"Türk milliyetçisi Kürtler" belki, "kardeşi zem" diyecekler, ama gerçeğin tesbitidir, bu: Türk halkının bir kesimi, geleni depreşen militer ruhun baş ve topuk selamıyla karşılamaya, gideni sövgüye boğmaya talimlidir.
Osmanlı Sultanı, uğrunda ölünesi kutsal kişi, kendileri hizmetteki sadık "kul"du. Günde beş vakit, can feda şekilde "çok yaşa Padişahım" diye bağırmak, onun için yaranmanın sadakat tazelemeydi. Fakat günün birinde kavuğu devrilince, o kutsal adam anında "hain" deviren kişi, hem kurtarıcı, hem de önünde secde edilen "mübarek ata" oldu. Her bir yana, Atatürk’ün tapınak heykelleri dikildi.
Sonra, Kürt İsmet Paşa'ya (İnönü) baş ve topuk selamına geçildi. O milli şefti. Heykellerine kuşlar da konuyordu. Gittiğinde ise ardında kurtulma davullar çalınıyordu.
Övgüye hak kazanan yeniler, Celal Bayar-Adnan Menderes ikilisiydi. Kimileri, Menderes'e tapınma aşkıyla oğlunu yere yatırıp, kesme girişiminde bulunuyordu. Fakat, idam edildiğinde, sövgüyü hak eden, Mayıs darbecileri de kutsanandı.
Demirel darbecilerin yerine kurulunca, gidenler bir kere daha tükürülendi. Ta ki, yeni darbeye kadar.
Eylül darbecileri çiçekler, hançerelerde fışkıran "ordu-millet el ele" naralarıyla karşılanıyor, devletin sivil kadroları, Anayasa Mahkemesi, Yargıtayı ile Türk adaleti, dünyada bir görülmemişlikle, darbecilerin önünde baş ve topuk selamına geçiyordu.
Çetin Altan’ın deyimiyle "işini bilen biliyordu, şekerim" dünyasıydı. Gelene baş ve topuk selamı gidene sövgü tertibinden, herkes orduya yaranma kuyruğundaydı.
Demirel’in adamıyken, onu deviren ordunun saflarına geçen Özal, "yeni gelen güçlü adam" olunca, kaymağa hücumun öncü yiyenlerin dili ve kaleminde "bağışlanmış kurtarıcı" sonra Demirel yeni baştan "baba" Tansu Çiller ise, ülkesinin bankasını da soyan suçlamasıyla başlayan sövgü zamanına kadar, "topuk sesleriyle yeri göğü çınlatıp, takırdatan dişilik sembolü" ve "halkının güzel anası"ydı.
Ordu, Ecevit’in övgü ile sövgü tahtaravallisinde inip çıkmasından sonra, eski simitçi çocuk Recep Erdoğan, hala baş ile topuk selamının ılıman sularıyla yıkıyor, ruhunu. Böyle giderse, sövgü gününe kadar, Recep Bey'in ermişliğine ek olarak, peygamberliğini de ilan edecekler. Çünkü, ellerindeki yağı sürecek başka yer kalmadı.
Ülkenin şıngır mıngır tapıcılık halleri süre dursun, dün TC’de 12 Eylül 1980 darbesinin yıldönümü ve bir kere daha sövgü günüydü.
En çok söven de, kaymağını yiyen AKP ve Eylül sabahı, "neden geç kaldın, canikom?" serzenişiyle, orduya küs bakıp, anında baş ile topuk selamının şak, tak sesleri arasında, yandaş hizmete geçen, şimdilerde, başları AKP’nin yem torbasına gömülü kalemlerdi.
Kalemlerin nimetler çayırında çakması bir yana, AKP günde beş kere öpmesi gelen ele tükürüyor, önünde secdeye gelmesi gereken yüzlere de sövüyordu. Dedik ya, şaşırtıcı olmayan, tersine alışık olunan vefasızlık: Kaymağı çalıyor ve sahibine sövüyorlardu.  
AKP, her yanından ırkçılık fışkıran Eylül anayasasını afiyetle uyguluyor, "sıkı toplum" formülü üstünde de, keyif çatma taklaları atıyordu. Elinde tuttuğu, en çok gazeteci, yazar tutuklama, basını baskı altına alma rekoru, Eylül anayasası sayesindeydi.
Eylülcülerin, Kürtlere mahsus "devletin dili Türkçedir" dünya garabeti ibare, kutsal mirası koruma kurumu olan AKP eliyle, bir kere daha dünya durdukça dokunulamaz oluyordu.
AKP, Kürtçenin köylerde konuşulmasını "kendi bağışı" gibi gösteriyor, ama yalandı. Çünkü, Atatürk bile başa çıkamamış, Eylülcüler de her eve bir, her köye bir kaç dil muhafızı koyamamıştı. Güçleri de yoktu. Ama eğitimde yasağa güçleri yetiyordu. AKP aynısı ile sürdürüyor.
Gasp edilip, inkar suyundan geçirilmiş köy, dağ, bayır isimleri yasağı Eylül'ün korku rüzgarlarıyla takviye edilmiş, AKP de sahiplenmiştir.
AKP’nin pek övündüğü Kürtçe televizyon, General İlker Başbuğ’un "onları dilleriyle vuralım" önerisi ve Milli Güvenlik Kurulu kararıyladır. Televizyon, Kürtlere Kürtçe olarak AKP’nin propagandasını servis etmektedir.  
Ordunun "vesayeti kırıldı" deniyor, fakat, Generallerin sıralandığı Milli Güvenlik Kurulu, parlamento üstü statüsüyle, iç uygulamalar, dış politikanın ana hatlarını çiziyor, ülke gidişatının yönünü belirliyor, parlamento ise içeriği, felsefesinden habersiz, kanunlarını onaylıyor.
Subaylara ticaret ve sanayi ile kazanç sağlayan Ordu Yardımlaşma Kurumu, vergi dışı ayrıcalıklarıyla kazanç meydanlarında kuşuyor. Subayların maaşını kimse bilmiyor, ordu harcamaları ise gizli tutuluyor.
Üniversitelere yasakları duvarı ören, kışla düzeni kuran YÖK iş başındadır.
Eylül adaletinin ruhu, özel yetkili mahkemelerde yaşıyor. Kürtler, Eylül'de de topluca tutuklanıyor, gerekçe sonra uyduruluyordu. AKP, sekizbin Kürt’ü bilinmezlik içinde elde tutuyor.
Yandaş olmayan herkes fişlenmeyi, telefonu, internetiyle izlenmeyi, AKP adaletinin gereği sayıyor.
Eylülcüler sokağa çıkmayı yasaklamışlardı. AKP polis gücüyle her yanı işgal ediyor, yürüyene zehirli gaz, zırhlı araç, göz çıkaran, sakat bırakan silahlarıyla saldırıyor.  
Eylülcülerin "çatışmada öldü"leri, AKP günlerinde "arkadaşları tarafından dövüldü" ya da "damdan düştü" oluyordu. Yalan aynı, kelimeleri farklı yani…
"Bunlar, öpmeleri gereken ele neden tükürüyorlar ki?" diyeceksiniz… Eee, gelene övgü, gidene sövgü döngüsüdür, bu. Aksi olursa aykırı düşer!..