Zamanın hazana açılan kapısı eylülde yaşamak biraz da bu ağır çelişki üzerine kuruludur. Umut ile umutsuzluk… Coşku ile durağanlık… Direnmek ile yılgınlık!...
Egemenler bunu biliyor olmalılar ki zulüm çoğu kere eylülde gelir. İnsanın ruhuna çöken hazanı fırsat bilen zulmün efendileri insan ruhuna kurdukları tuzağın kapanını eylülde açarlar.
Şimdilerde televizyon ekranlarından, gazete ve kitap sayfalarından „Milat” öncesi bir zamanda yaşanmış ve „Geçip gitmiş!...” gibi masalsı bir dille anlatılan 12 Eylül 1980 askeri darbesi de zulmün kapanlarını hazan mevsiminde açmıştı. Tek katlı gecekondularımızın oluşturduğu dar ve uzun sokağa açılan kanatlı kapıdan bakkala gitmek için dışarı çıktığımda henüz güneş yeni doğmuştu. Yakıcı yaz sıcağından geriye kalan Malatya’nın bozkır iklimini ısıtmak için direnen güneşin ışıkları daha ergenlikten gençliğe evrilen bu canın bedeniyle buluşmadan bir ses!... „Ulan bayozli nere gidiysen?! Çabux gir içerı!” Ellerinde, göğüslerine çaprazladıkları silahlarla bir sürü demir şapkalı adam!... Sokağın her iki çıkışı tutulmuş, sokak boyunca yukarı aşağı dolaşan askerler! „Bak…” Sözüm yarım kaldı! „Bakkala gitmem gerek.” diyemedim. Çünkü Türkçe konuşmaya çabalamasından ve aksanından Kürt olduğu belli olan asker bir eli ile silahını tutarken diğeri ile beni kapıya doğru itmiş ve konuşmaya çabaladığımı görünce de silahını yüzüme doğrultmuştu! Sözüm boğazımda kalarak kanatlı kapıyı yarı açık bırakıp durakaldım… Ama asker beni içeri itip, kapıyı da sertçe kapattı…!
İçerden anacanım seslendi „N’oldu Kemal?...” Bu soruya cevap veremedim. Çünkü sokağa ilk adım attığımdaki şaşkınlığım giderek kaygıya ve kendime bile tarif edemediğim bir korkuya dönüşmeye başlamıştı! İşte tam o anda kapı kırılırcasına dövülmeye başlandı. Açtım mecburen!... Demir şapkalı, gön postallarıyla hızla içeri daldılar. Ekin tarlasına hücum eden aç çekirge sürüsüne benzer bir halleri vardı. Yatak, yorgan, kilim, dolap ne varsa darmadağın edip bir birine karıştırdılar. Sanki önceden gelip bir şey saklamışlar da onu arıyorlar gibi didik didik ettiler sadece fukara evindeki eski püskü eşyaları değil ruhumuzu ve kişiliğimizi de!...
Anacanımın „N’oldu Kemal?” sorusunun cevabını ben veremesem de demir şapkalı gön postallı adamlar yabanilikleri ile biraz ifade etmişlerdi.
Evet, anacanımın sorusu hala beynimde uğulduyor! „N’oldu Kemal?...” Bu soruya tam cevap verebilmek için „Olanın” olup bitmesi gerekiyordu. Oldu ama bitmedi! 30 Yılı aştı hala olmaya devam ediyor! Ne olmadı ki? Demir şapkalı, gön postallı adamlar bedenimizi ters yüz edip, beynimizi kafatasımızdan çıkarmak için bildikleri ve bilmediklerini de bize zulüm ederken öğrendikleri işkenceleri yaptılar. Yaşama düşen sadece korkunun gölgesi değildi. Yaşamın, zamanın ve yaşamla zamanı var eden tüm değerlerin içine enjekte edilen çürütücü 12 Eylül bakterisi farkına bile varmadan içten çürüttü Türkiye toplumunu. Ezildik, horlandık, itildik… İşkenceler ruhumuz bedenimizden koparılıp varlığımızı oluşturan dilimiz, kültürümüz, inancımız bir „Anayasa” ile ayaklar altına alındı. …Ve hala siyasetin „Tekçi” aktörleri ile medyanın „Bekçi” aktörleri „Demokratikleşmeden, açılımdan, çoğuldan” dem vurup, bildik oyunlarına devam ederken, Türkiye toplumu bedenine zerk edilen 12 Eylül bakterisi ile içten çürümeye devam ediyor!...
Şimdi yeri göğü sarsan uçak sesleri ve hazan mevsiminin eylüle açılan kapısında antik zamanlardan kalan sarımsı hazinenin üzerine yağan bomba seslerinden irkilen anacanımın ışıklar içindeki yüreği yine soruyor. „N’oldu Kemal?...” Ben cevap veremiyorum. Utanıyorum!... Hakka yürümüş, ışıklar içindeki anacanımın yüreğine,“Anacan doğa bombalanıyor, insan bedenleri parçalanıyor ve Tekçiler ile Bekçiler bundan haz duyuyorlar. Senin çok sevdiğin ve istediğin barışı henüz sağlayamadık!” diyemem ki!... „Hükümet entegre savaş” başlattı da diyemem. Eminin anacanım „Entegre savaşa gücü yeten hükümet, entegre barış niye yapmıyor?” diyecektir…