
Plazalar garip yerlerdir. Hele de dış cephesi tümden camla ya da aynayla kaplı olanlar. Mesela oralarda masa tutmuş birini sıklıkla şu vaziyette görebilirsiniz: Telefonda bir "müşteriyle" konuşur, türlü nezaket cümlelerini dizer ardı ardına; telefonu kapattığı andaysa büzer ağzını yüzünü, kimseye duyurmadan basar küfrü.
Plazalar, biçim verir insana. Orada -hele de yönetici pozisyonunda- çalışmaya başlamak, başka hiçbir vasfın olmasa bile önemli insan yapar seni. Steril salonda, steril takım elbisenle sen, artık sen olamazsın. Kendini koca plazaya dayatacak halin yok ya; çaresiz, sen artık o olmaya çalışırsın.
Bir yandan üstelik, kapitalist üretim ilişkilerinin, toplumsal yapının mikro ölçekli -ve özene bezene yaratılmış- bir örneği bulunur, plaza camlarının ardında. Bir grup "vasıflı" arasında geçişli ama belirgin bir hiyerarşi; başka bir kast ise yalnız ücretli köle... Beyaz yakalılar içinden biri, belki lütfedercesine her gün selam eder temizlikle görevli Hatice Abla'ya (malum, o Haticanım olmayı "hak etmemiştir"); ama selamında bile sömürgeciliğin versiyonu vardır.
***
Gazetecilik, hayatın, halkın gerçeğini duyurma, yorumlama işidir. Dolayısıyla gazeteci dediğin, halkın hayatına, mahallesine, zihnine, yaşama biçimine ne denli uzaksa, o kadar güvenilmez olur. Elinde değildir: Hangi safta olursa olsun, hamaset üretir. Çevreni sarmış steril plaza camlarının ortasında gerçekten kalkınarak üretmek, zor zanaat değil midir?
Hürriyet gazetesi mesela, böyle bir plazada iş görüyor. Plazada yapılan herhangi bir işin belirleyeni memleket gerçeği olamayacağına göre, onlara da yön veren "sokaktaki vatandaşın" kaygısı, tepkisi olmuyor tabii. Doğan Medya'nın hisse senetleri, o veya şu dönemde girdiği angajmanlar, iktidarın düşeceği ya da yükseleceği kokusu...
Gazetenin 1 Kasım seçimleri ardından yaşadığı dönüşüme bakarsanız, plazanın içinde olup bitenleri anlayabilirsiniz.
***
Radikal gazetesi ise Doğan Medya'nın değişmez sol lobu. Holding en sağ iktidara eklemlendiğinde dahi değişmiyor misyonu. Solun aklını, vicdanını, eylemini ve söylemini sistem içi kavram bulutuyla buluşturmak, ehlileştirmek, eğer bunun dışına taşan bir eylem gelişirse "entelektüel" bir tavırla karşısında durmak...
Şimdilerde Radikal de Hürriyet'in camlı plazasından yayın yapıyor. Birkaç gerçekten samimi ve fevkalade yetenekli gazeteci var, emekçisi. Hakkında çalıştıkları meselelerde önemli dosyalar, haberler ürettiler. Fakat biz onların yüzü suyu hürmetine takip ederken, öte yandan başka bir zoka sunuldu hep. Ne zaman öfkemiz direnişe dönüşse, ne zaman varlığımıza küfreden kamu binalarına, heykellere dönüp de "Git buradan" desek, naif başlayıp giderek parmak sallamaya dönüşen bir tavırla karşılaştık. "Aman" dedi Radikal, "Bunlar demokratik normlara uygun değil!" Ne zaman ayağımızı sistemin "demokratik" sınırları dışına atsak yapıştı ayağımıza, "Geri dön!" dedi. Görevi buydu, hep buydu. Başında Kabataş yalancısı İsmet Berkan varken de, Ezgi Başaran varken de...
***
Ezgi hanım, bir yazı yazmış önceki gün (29.12.15). Başlığı, "Kürt hareketinin özyönetim hastalığı".
Parmağını sallıyor Kürtlere, "Cıs olursunuz, yapmayın böyle" diyor, özetle.
"Aslında söyledikleriniz tartışılabilir şeyler ama şimdi bunları bir kenara bırakıp önce devletle görüşme platformunun oluşması için gayret göstermeniz lazım" diyor.
İstenenin pratik hiçbir karşılığı yokmuş da, tek yaptığı Türkiye'nin sinir uçlarına dokunmakmış. Olan biten zaten, "Kürt hareketinin eski bir özyönetim hastalığının tezahürüymüş.''
İşi demagogluğa vurmak istemem, ama Kürdistan'da yaşananları birkaç cümleyle özetlemek isteyen herhangi bir manzume, plaza insanına demagoji gelecek kadar keskin bir acıyla malul olmak zorunda.
90 günlük bebekten 80'indeki ihtiyara kadar insanlar katlediliyor; kentler tanklar, toplar, helikopterler ve özel harekat polisleriyle zapturapt altına alınıyor; duvarlara bizzat devlet tarafından "Kızlar geldik, ininize girdik" ayarında yazılar yazılıyor; Başbakan ve Cumhurbaşkanı olan bitenden bir kahramanlık destanı gibi bahsediyor; kaymakamlar, valiler, bir savaşa öncülük etmek halet-i ruhiyesiyle, sömürge valisi refleksleriyle hüküm sürüyor... Ama Ezgi hanımın plazasının camından, yalnız bu tarihsel zulme direnen Kürtlerin uyguladığı savunmacı şiddet görünüyor.
***
Herkese değil, sizin gazetenizin, hem de en popüler olduğu dönemde, birkaç yıl önce manşetten, "Teröristlerin öne sürdüğü çocuk" diye yazdığı 13 yaşında katledilen Doğan Tayboğa'nın annesine, babasına soralım, "Ne demek oluyor bu öz yönetim" diye... İsterseniz, "Kentin ortasına hendekler kazmak, böyle silahlarla direnmek yanlış değil mi" diye de sorarız... Hatta isterseniz, Kürt'ün dünü ve bugününe dair her şeyi, başka kimseden, hiçbir yöneticiden değil, yalnız o anadan sorabiliriz.
Doğan, 13 yaşındaydı; babası Güney Kürdistan'da işçiydi, anası Van'da ırgat. O, Şırnak'ın Silopi ilçesinde dondurma satıyordu, Ezgi hanım, bildiniz mi?
Doğan, Silopi'deki bir eylemde, polis tarafından, hani şu insanların üzerine üzerine sıkılan gaz bombaları var ya, onlarla katledildi Ezgi hanım, hatırladınız mı?
Ardından mahalleden arkadaşları, abileri, ablaları, halkı cenaze töreni yaptı. Öfkeliydiler. Bunun sadece 13'ündeki Doğan'a değil, Kürt halkına yönelik bir katliam olduğunu biliyorlardı. Siz Radikal'in manşetinden "Doğan'ı ön safa sürükleyenler, cenazesinde 'şehit' pankartı açtı" diye yazdınız.
O günlerde Silopi'de hendek, barikat yoktu Ezgi hanım. Ama siz o zaman da kördünüz, hala körsünüz.
Köyler yakılırken, faili meçhul denen cinayetler işlenirken, Kürt'e alev silahıyla saldırılırken... Hep kördünüz.
O yüzden, bu savaştan, katledilen her bir Kürt'ten siz de sorumlusunuz Ezgi hanım.
Doğan'ı anlamadınız, öncesini, sonrasını... Hala anlamıyorsunuz. Bari susun. Sizin camlı plazanızın penceresinden anlaşılır, anlatılır hal değil bu.
Çünkü Ezgi hanım, Kürt halkının öz yönetim isteği bir hastalıktan kaynaklanmıyor; ama sizin Kürt'ü anlayamamanız, sömürge insanına özgü onulmaz bir hastalıktan kaynaklanıyor.
Ama...
Okuyun Ezgi hanım, koskoca Sartre bile sizi yazıyor:
"Onları ısıtan ve aydınlatan ateş, size ait değil. Siz, saygılı bir mesafeyle duran siz, kendinizi kaçak, geceye özgü, işi bitmiş hissedeceksiniz. Şimdi sıra sizde. Bir başka şafağın doğacağı bu karanlıklarda artık zombi sizsiniz."