
Saat, akşamın dokuz buçuğu. Yeni bir iş gününe başlamak için Kızıl Haç’ın Aachen’daki mülteci kampına geldim. Bu kampta ilk göze çarpanlar, Suriye ve Irak’taki iç savaştan, Afganistan’daki kaostan kaçıp gelenler... Her biri farklı dillerde selamlıyor, içeri gireni...
Büroya girmemin ardından on dakika geçmemişti ki, Şengal’in Xana Sor kasabasından Êzîdî Kürt Barkat girdi içeri. Kısa bir selamlaşma ardından çay: “Bugün ne yaptın Barkat?” Cevap aylarca aynı: “Ne yapalım? Her günkü gibi mahkemeden iltica talebine cevap bekliyorum.”
Buradan, Barkat’ın hikayesine geçiyoruz. Nereden geldi? Nasıl geldi? Neler yaşadı? Başlıyor anlatmaya...
‘Mutluyduk, muhtaç değildik’
“DAİŞ kasabamıza girmeden önce köyde çiftçilik ve hayvancılık yapıyordum. Domates ve salatalık bostanlarımız, davarımız vardı. Bu işlerle geçiniyorduk. Mutluyduk, kimseye muhtaç değildik. Ta ki 3 Ağustos 2014’e, öğleden sonra üç buçuğa kadar... DAİŞ Şengal’e ve kasabamız Xane Sor’a girdi. Mutlu ve huzurlu yurdumuz aniden karardı, cehenneme döndü. Hakkımızda yeni bir ferman daha yazılmıştı. 3 Ağustos 2014’te bu fermanı çocuklarımızla birlikte yaşadık.
Katlettiler, ırza geçtiler
Gelenler sözde Müslüman’dı ama insana bile benzeyen yanları yoktu. Geldiler, gençlerimize, ‘İmana gelin, asıl dininize dönün, İslam Ordusu’na katılın, o zaman size bir şey yapılmayacak’ demeye başladılar. Kabul etmeyenleri, karşı koyanları vurdular, gençleri zorla götürdüler, yaşlı kadınların, erkeklerin kafasını kestiler. 9’unda 20’sine kadar gencecik kızlarımızı alıp götürdüler. Kızlarımızı pazarlarda sattılar, bebeklerimizi kaya diplerinde kestiler. Anne kucağındaki küçücük bebeklerimizi bile yerlere attılar, kadınlarımızın ırzına geçtiler. 9’undaki kızlarımızı bile kendilerine karı yaptılar. Dediğim gibi işte, hakkımızda yeni bir ferman yazılmıştı. O gün bizim için kara bir gün olarak tarihe geçti.”
İncir yaprağı yedik, topraktan su emdik
Barkat, anlatmayı sürdürüyor. DAİŞ’in geldiği günü, şu sözlerle kaydediyor, ses kayıt cihazına:
“DAİŞ’in geldiği akşam, peşmergeler ortadan kayboldu. Biz kendimizi Şengal Dağları‘na verdik. 14 gün aç, susuz o dağlarda kaldık. İncir ağacı yapraklarıyla beslendik. Çocuklarımız açlıktan, susuzluktan hastalanmaya başladı. Kadınlarımızın sütü kesildi, çocukları emziremez hale geldiler. Birlikte kaçırabildiğimiz davarımızın sütünü sağdık, çocuklarımıza verdik. Keskin aletlerimiz yoktu, koyunları keskinleştirdiğimiz kaya parçalarıyla kestik. Etleri o kayalarla ayırıp taşların üstünde tuzsuz pişirdik, yedik. Hayatta kalmaya çalışıyorduk. Toprağı dört beş karış eşerek nemli toprağı çıkardık, suyunu şişelere damlattık, çay kaşığıyla ve kapakla içtik. Bebeklerimize çay kaşıklarıyla su verdik. Dağdaki 12. günümüzde birileri Şengal’e Amerikalıların girdiği söylentisini yaydı. Kimi de peşmerge girdi diyordu. Fakat biz ne Amerikalıları gördük, ne de bizi terk edip kaçan peşmergeleri. Aradan fazla bir zaman geçmedi ki, YPG güçleri bize ulaştı. Bizi kucakladılar, yalnız olmadığımızı, bizi kurtarmak için geldiklerini söylediler. Yanlarında getirdikleri ekmeği ve suyu bizimle paylaştılar. Şengal Dağı’ndan Rojava’ya doğru yola çıktık. YPG’nin bizim için açtığı koridor vardı. Bir taraftan bizi koridordan geçiriyorlardı, diğer taraftan DAİŞ‘le çatışıyorlardı. Yaklaşık 15 bin kişi dağlara dağılmıştık.”
YPG gelince rahat nefes aldık
Barkat anlatmayı sürdürürken, içeriye arkadaşları Mahmud ile Samir girdi, onlara da çay doldurup Barkat’ı dinlemeye devam ettik:
“120 dönüm arazimiz vardı. Şimdi arazimizde kimler var, bilmiyoruz. Her şeyimizi bıraktık, geldik. Evimizi yapmak için çok emek vermiştik. Topraklarımız, hayvanlarımız... Her şey orada kaldı.
DAİŞ Şengal’e girmeden önce Almanların gönderdiği silahlar peşmergelerin eline geçti. Peşmerge ise Alman silahları yerine bize kendi eskimiş silahlarını verdi. Birçoğu düzgün çalışmıyordu, kimiyse hiç patlamıyordu. Êzîdî olduğumuz için bize bunu yaptılar. DAİŞ geldiğinde ise kaçacak delik aradılar ve Êzîdîlere ihanet ettiler. Kendimizi dağlara verdiğimizde yanımızda hiç kimse yoktu. Ancak YPG gelince rahat bir nefes almaya başladık. Ne ABD’yi gördük, ne Rusya’yı ne de peşmergeyi... Gördüğümüz tek şey, Şengal Dağları’nda bizi kucaklayan YPG savaşçıları oldu.”
Kafa mı kestik, hırsızlık mı yaptık?
Sözün burasında Mahmud araya giriyor. Gözlerinden ateş fışkırırcasına bakarak anlatmaya başlıyor:
“Sözde bu Müslümanlar, Êzîdîlerin kafir olduğunu söylüyor, biz kime ne yapmışız? Biz kimsenin kafasını mı kesiyoruz, hayvanlara işkence mi ediyoruz, hırsızlık mı yapıyoruz, insanların ırzına mı geçiyoruz? Hayır, hiçbirini yapmıyoruz. Bırak bir insanı, bir karıncayı bile yerde gördüğümüzde yolumuzu değiştiriyoruz. Size bir soru sormak istiyorum. Başımıza 74 ferman gelmiş, neden bu fermanlar hep bizi bulmuş? Benim komşum Arap bir Müslümandı, bana bir gün uğramasa yapamıyordu, belki bin defa yemeğimi yemiş, çayımı içmiştir. Ama DAİŞ Şengal’e ve Xane Sor’a girdi, bu komşumuz bile zulmetmeye başladı. Madem biz kafirdik, o güne kadar neden ekmeğimizi, suyumuzu paylaştı? Ne oldu da ekmek, su verdiğimiz insanlar, bizim canımızı almaya başladı?
Peşmerge bırakıp kaçtı
Biz bugüne kadar ne PKK’ye, ne YPG’ye, ne de peşmergeye destek verdik. DAİŞ topraklarımızı işgal ettiğinde peşmerge bizi bırakıp kaçtı. Kendimizi Şengal Dağları’na verdik. Aç kaldık, susuz kaldık, hayvanlarımızı kaya parçalarıyla kesip taşlar üzerinde pişirdik, incir yapraklarıyla karnımızı doyurduk, ölümün eşiğindeydik. İşte tam o günlerde YPG bize ulaştı, bize kucak açtı, bize sahip çıktı. Bize su verdi, ekmek verdi. Bizi Rojava’ya götüren güvenli bir koridor açtı.”
Dostu, düşmanı gördük
Burada, Samir devralıyor sözü...
“Zaten orada biz kimin dost kimin düşman olduğunu öğrendik. Daha önce Apo’yu çok duyduk, televizyonda gördük. YPG’nin gelmesiyle güvenliğimize kavuştuk ve şunu anladık: Bir halkın başında bir lider olmadığı zaman, o halkın yekvücut olması zordur. Biz daha önce YPG’yi de, PKK’yi de böyle yakından tanımamıştık. Apo’nun Êzîdîlerle ilgili düşüncelerini şimdi daha iyi anlıyoruz. Yaklaşık 1 milyonluk bir halkız ama dünyanın dört bir tarafına dağılmışız. Bir avuç toprağımız vardı, o da talan edildi. Bundan sonra bu dünyada bizim için bir lider varsa, o da Apo’dur, onun kurduğu gerilla hareketidir.”
3 yaşındaki çocuk da ‘Bijî Apo, YPG’ diyor
Barkat, tekrar alıyor sözü ve uzun uzadıya, olabildiğince açık anlatıyor, olan biteni:
“YPG’nin hakkı inkar edilemez. Biz Şengal Dağları’nda ölümle savaşırken, çocuklarımızın, kadınlarımızın, yaşlılarımızın ırzına geçilirken, halkımız katledilirken, sözde melemiz burada, Avrupa’da karnını doyuruyor, yiyip içip yatıyordu. ‘Nerede mellemiz’ diye sorduğumuzda, ‘Hastadır, Almanya’da hastanede kalıyormuş’ diyorlardı. Böyle liderlik olmaz. Tüm dünya şahittir, bizi kurtaran YPG’dir, PKK’dir. Şimdi Şengal’de üç yaşındaki çocuktan 70’indeki ihtiyara kadar herkes ‘Bijî Apo’, ‘Bijî YPG’ sloganları atıyor.
Dünya kör, sağır kaldı
Dünya bize yapılan fermana kör kaldı, sağır kaldı. Şengal Dağları’nda yaşadıklarımızı, gördüklerimizi hiç unutmuyorum. O dağda ölmüş, yerde yatan kadın ile çocuğu bir türlü aklımdan çıkmıyor. Kadın ölmüştü ama beş altı aylık bebeği yaşıyordu, annesinin memesini ağzına almıştı, can çekişiyordu. Biz bunları yaşadık, gördük. Bizim dışımızda kimse de bunları ne gördü, ne de yaşadı. Dünya kör kaldı, insanlık sağır oldu.
Yeğenim ellerindeydi
Benim yeğenim, 19 yaşındaki kız, DAİŞ’in eline esir düştü, üç ay ellerinde kaldı, şimdi Hannover’de yaşıyor. DAİŞ kızımızı Şengal’den alıp Til Afer’e, oradan Musul’a, oradan Reqa’ya götürmüş. Sonra kızımız DAİŞ‘ten kaçmış ve kurtulmuş. Hem Kürdistan’da hem de Almanya’da aylarca psikiyatri tedavisi gördü, sakinleştirici iğneler yaptılar. Biliyor musunuz? Rahmetli babam, bundan dört yıl önce bize şunu derdi: Aman ev filan yapmayın, tüm emekleriniz boşa gidecek, büyük bir ferman daha biz Êzîdîleri bulacak. Ben de, kardeşlerim de babama, ‘Kafayı mı yedin? Ne fermanı’ deyip gülüyorduk. Babam bugün yaşananları önceden sezdi, dediği doğru çıktı. Biz Êzîdîleri büyük bir ferman daha buldu, toprağımızdan, vatanımızdan, ailemizden uzağa koydu. Yüzlerce dönümlük arazilerimiz vardı, evlerimiz vardı, şimdi altı kişiyle 20 metrekarelik bir Alman kampı odasında yaşıyoruz.”
Êzîdîlere ne lazım?
Kimsenin konuşamadığı, soru soramadığı bir an bu. Mahmud, aklından geçeni söylüyor: “Bize silah lazım, toprak lazım, devlet lazım. Yoksa yeni vahşetler gelecek, yine katliamlar olacak, yok olup gideceğiz.”
Barkat, itiraz ediyor ve yeniden konuşmaya başlıyor:
“Hayır, bize en başta silah değil lider lazım, Kürtlerin o liderle yekvücut olması lazım. Kürtler bir olmadan Êzîdîlerin eline silah geçse ne olur, geçmese ne olur? Dört bir tarafımız düşmanla çevrili, yine gelip fermanlar yaparlar. Êzîdîler tek başına kurtulabilir mi?
Düşünün, köyümüzde yaşlı bir kadın deli vardı. Köyün dışında ufak bir kulübesi vardı. Bu kadın yıllarca o küçük kulübede yşadı. Kimsenin evine de gitmezdi. DAİŞ geldi, hem kadını hem de kulübesini yaktı. Delimiz bile yakılarak katlediliyor. Bize silahtan önce birlik lazım, sağlam bir lider lazım.
Barzani biliyorduk, yanılmışız...
Biz bugüne kadar başkanımızın Barzani olduğunu biliyorduk. Yanlışmış. Barzani bize sahip çıkmadı, bizi terk etti, bizi arkamızdan vurdu. DAİŞ’in geldiğini duyar duymaz yüzüstü bırakıp gitti. Şimdi çıkmış, Êzîdîleri kendisinin kurtardığını söylüyor. Tüm alem şahittir ki, bizi kurtaran YPG’dir. Hayatta kaldığım müddetçe YPG’nin hakkını inkar etmeyeceğim, hiçbir Êzîdî de etmesin.
Kürtler bir olmadan...
Samir, alıyor sözü; Barkat ile Mahmud’un arasını bulmaya çalışır gibi anlatıyor:
“Bize hem sağlam bir lider hem devlet lazım. Kendimizi yöneteceğimiz bir yönetime ihtiyacımız var. İnanın ki, yarın DAİŞ peşmergenin bölgelerine yine girsin, bu peşmerge Kürdistan’ı da terk eder. Ama Apo, halk içinde tam lider gibi görülüyor.”
Mahmud da bulunmuş bu orta yoldan memnun, giriyor söze: “Biz Êzîdîler, çobansız bir sürü gibiyiz. Mellelerimiz bile bizi terk edip Avrupa’ya kaçtı. Biliyoruz ki, sayımızla dünyaya hakim olamayacağız ama kendimizi yönetebileceğimiz bir toprak parçamızın olmasına ihtiyacımız var.”
Son noktayı, yine Barkat koyuyor: “Kürtler bir olmadan Kürdistan kurulmaz, Êzîdîlerin de dünyada yeri olmaz, olmaz, olmaz.“
MUSTAFA İLHAN/AACHEN