‘’Yılanlara dair birçok hikayeyi nenemden dinlemiştim. O yılanlarla ilgili bilinen kötü imajın aksine bir şeyler anlatıyordu. Nenemin yılanları korkunç değildi. Dağlık alanlarda karşılaştıkları çift başlı, kara, kör yılanlar ve Şahmaran’la ilgili bolcana hikayesi vardı ninemin. Çift başlı yılanlar, suya bırakılan yumurtalar ve o suyu içtikten sonra hamile kalan genç kızların hikayelerini anlatırdı. Yılanların asla öldürülmemesi gerektiğini de tekrarlayıp dururdu. Ona göre yılan öldürmek en lanetli davranışlardan biriydi. Hatta vakti zamanında diğer torunu bir yılan öldürdüğü için onu asla affetmemişti. Her gördüğünde „sen o yılana kurban ol emi“ diyerek tepkisini dile getirirdi. Bir keresinde anlattığı o kadar enteresan bir olay vardı ki kadın ve yılan ilişkisi konusunda hayretlere düşmemek elde değildi.
Bir yayla zamanında bir grup kadın olarak yol tutmuşken boynuzlu, yaşlı bir yılana rastlarlar. Kadınlar bağırmaya başlar ve nenem herkese, oldukları yerde durmalarını söyler. Yılan yollarına çıkmıştır. Bütün kadınlar durduktan sonra nenem ‘içinizde kanaması olan var mı?’ diye sorar. Yengem ise ‘benim var’ deyince, nenem alelacele ona ‘çabucak şalvarını çıkar’ diyerek ona taraf yürür ve şalvarını bir çırpıda alarak bir paçasını ters çevirdikten sonra yılanın başının üstüne atar. Herkes nefesini tutup beklemeye başlarken nenem, yılanın önünde dizlerinin üstünde eğilerek yılana döner ve Kürtçe kadınlarla ilgili bildiği şarkıları söyleme başlar. Arada bir soluklanırken de „xanimê, xatûnê, delala mala min ê“ gibi sözleri söyler.
Bir süre sonra yılanın her iki boynuzunu bırakıp gittiğini, nenemin o boynuzları alarak deldiğini ve boynuna astığını anlatırdı. Neden böyle davrandığını sorduğumuzda ise; ‘O yaşlı bir yılandır. Boynuzları ilaçtır. Biz buna penzewar (panzehir) diyoruz. Yılan kadının kokusunu çok sever. Ona doğru gelir ve o yüzden boynuzlarını bırakır. Yılanın boynuzları sarılık hastalığına, korkudan kaynaklı bütün hastalıklara şifadır. Yeni doğum yapan kadınlar eğer loğusa döneminde korku geçiriyorlarsa, kadının sütü çekiliyorsa, aşırı adet kanaması geçiriyorsa boynuzlar şifa olarak kullanabilir. Küçük çocuklar eğer çarpılırsa, sararırsa ya da kriz geçirirse ona da boynuzlar iyi gelecektir. Yılan boynuzu bütün bunların ve aynı zamanda kendi zehirinin de panzewaridir. Yine o boynuzlar suya konulduktan sonra, o su içilirse birçok hastalığı iyileştirdiği düşünülür. Yılan bu yüzden asla öldürülmez’ derdi. Ninem hayatı boyunca o boynuzları boynundan hiç çıkarmadı ve hayata öylece gözlerini yumdu...“*
Nenelerimizin gözündeki yılan tam olarak böyle bir şeydi... Belki de daha fazlasıydı. Oysaki çoğunlukla böyle anlatılmazdı bize. Daha ürkütücü hikayelerin konusuydu yılanlar ve kadınlar...Ya da piravoklar...Ya da baştan çıkarıcı yılanlar...

Lanetlenen Lilith, teslimiyetçi Havva

Geçmişimizde ne kadar çok yılan hikayesi vardır; mitolojide, destanlarda, tarihi eserlerde, hikâyelerde ve kutsal kitaplarda… Ancak yılan denilince en çok hangi hikaye gelir aklımıza diye sorarsak sanırsam çoğumuz Adem ile Havva’yı anmadan geçemeyiz, değil mi? Ne de olsa o dünyanın en nam-ı değer hikayesi…
Adem ile Havva’nın hikayesi oldukça tanıdık roller anlatır bize. Beş bin yıllık bir tarihin, kadınların ve erkeklerin hikayesidir bu... Günümüz toplumu bu hikayenin farklı tezahürleri gibidir. Dikkat çekici yönü ise Tevrat’taki öyküde Havva’yı süzülerek gelip bilgi ağacının meyvesinden yemesi için kandıran yılandır. Adem ve Havva’nın kendilerine yasaklanmış olan bilgi ağacının meyvelerini yemeleri üzerine hayat ağacı da yasaklanır ve her ikisi de ölümlü hale gelirler. 
Ancak Tevrat’taki bu öykünün daha eski versiyonlarında tarif edilen yılan başka bir şekilde karşımıza çıkar. Ayartıcı yılan figürü yerine, vücudunun alt kısmı yılan şeklinde olan bir başka kadın, Adem’in ilk eşi Lilith anlatılır. Aslında öykünün bu versiyonu çok daha çarpıcıdır. Bu hikayede tanrının insanı, yani kadın ve erkeği birlikte yarattığı söylenir. Erkek bildiğimiz Adem, kadın ise Lilith’dir. Bu ilk insan çifti cennet bahçesinde birlikte yaşamaya başlarlar, ancak sürekli kavga halindedirler. Lilith hiçbir zaman Adem’in isteklerini tam olarak yerine getirmez. Adem ondan tipik bir kadın gibi davranmasını ister. Lilith Adem’e „madem aynı topraktan yaratılmışız, o zaman eşitiz“ der ve onun dayatmalarını kabul etmez. Adem’in sürekli kendisine üstünlük taslamasına tepki gösterir. Birlikte yaşamalarının koşulu böylelikle ortadan kalkmış olur. Çünkü bu eşitsizliği dayatan bir beraberliktir.
Lilith kararını verir ve Tanrı’nın söylenmemesi gereken adını anarak -ki bu isim cennetten çıkış için söylenmesi gereken tek kelimedir- cennetten uçup gider ve yeryüzüne iner. Cennetten çıkmıştır o artık. Hikayede onun cinlerin kralıyla evlendiği söylenir. Lilith lanetlenir. İnanışa göre dünyadaki kötülüklerin bu kadar yaygınlaşmasının sebebi yılan kılıklı Lilith’tir. Lilith artık kesinlikle „kötülerin“ yanındadır.
Cennette yalnız kalan Adem ise Lilith’i geri getirmesi için Tanrı‘ya yalvarır. Lilith geri dönmeyi kabul etmez. Lilith’in dönmeyeceğini anlayan Tanrı, Adem uyurken o çokça bildiğimiz kaburga kemiğiyle Havva’yı yaratır. Havva aslında Adem’in ruhundan yaratılmıştır. Yani erkeğin bir parçasıdır. Bu yüzden de kendisinden yaratılan ona karşı çıkmayacaktır. Hikayede Adem’in kendisine karşı çıkmayan Havva için „evet o gerçeğin sırrına erdi“ diyerek kadını bu haliyle kabul ettiği söylenir. Yani Havva’yı...
Hikayenin sonu ise herkesin bildiği gibidir. Yılan ve şeytan aynı figürde ele alınarak kötücül anlamlarla yüklenirler. O tarihi rol, yani yoldan çıkarıcı rol böylelikle oynattırılmış olur... Hatta insanın cennetten kovuluşunda Lilith’in parmağı olduğu düşünülür. Hikayenin bazı versiyonlarında Havva’nın „baştan çıkarılışı“ ile ilgili tasvirlerde, kadına yasak elmayı sunanın yarı kadın yarı yılan Lilith olduğu söylenir.
Evet, Lilith yüzyıllardır kadınlara atfedilen bütün olumsuzlukların taşıyıcı yılan-kadınıdır. O her yönüyle ayartıcı, fahişe, cadı, cinlerin ve kötücül güçlerin öncüsü, canavarlaşan korkunç bir kadındır. Aynı zamanda şeytandır. Boyun eğen, itaat eden, edilgen olan Havva’nın tersine aslında Lilith ne istediğini bilen, erkek egemenliğini kabul etmeyen bir kadındır. Hal böyle olunca da Lilith, Havva tiplemesinin karşısına yılan kılığına giren şeytan rolüyle çıkartılır. Çünkü din adamları da bilirler ki uysal, söz dinleyen, erkeğe bağımlı, köle ruhlu kadının tam tersidir Lilith. O yüzden lanetlenmelidir. Sadece Lilith değil, temsil ettiği değerler de... O boyun eğmemenin bedeli olarak lanetlenmiştir. Ve yeryüzünden gerçekleşen bütün kötülüklerin kaynağı olarak gösterilmiştir, tıpkı Pandora’nın Kutusu gibi...

Kadın-yılan-şeytan üçlemesi
Erkek egemen yaratımı olan bu tarz mitolojilerde yılan-kadın ve kocaman yalanlar birlikte ilerlemiştir... Ve asırlar boyu -neredeyse beş bin yıldır- kadınların ve erkeklerin geleneksel rolleri bu hikayedeki gibi belirlenip birer toplumsal kabule dönüştürülmüştür. Sanki ezelden beri bütün kadınlar Havva’ymış gibi... Erkek egemen tarih yazımında insan kültürünü, kadın ve erkek rollerinin belirlenmesinde bu kadar etkili olmuş başka bir efsane yok gibidir...
Çünkü kadın-yılan-şeytan üçlemesi bütün tek tanrılı dinlerde özdeş kavramlar olarak işlenmiştir. Her üç dinin kitaplarında ayrıca Şeytan, Deccal, Dabbe olarak da geçer. Dabbe sürünerek giden, kıyametin habercisi olan yılan biçiminde tasvir edilen bir yaratıktır. Tevrat’ta Leviathan olarak karşımıza çıkar. Benzer temalar İncil’de de işlenir. Yılanlar, ejderhalar, canavarlar vb. Lilith, İncil’de ayrıca ejderha kılığına bürünen kötücül gücü temsil eder...
Dinlerden önce daha olumlu bir anlama sahip olan kadın-yılan-büyü algısı tek tanrılı dinlere geldiğimizde tümüyle ortadan kalkmış, tersi bir anlamla karşımıza çıkartılmıştır. Artık hem kadın hem de yılan canavar olarak görülür. Dünyadaki bütün kötülüklerin kaynağı bu iki canlının varoluş sebebi gibi yansıtılır. Kadın ve yılan, geçmiş anlamlarının tersine eksen değiştirip hızlıca bütün kötülüklerin kaynağı haline getirilir. Erkekler bu algıda dünyanın masum melekeleri olarak sunulur... Pir u pak.. Hakikat ancak bu kadar tersyüz edilebilir... Oysa ki binlerce yıl boyunca yılan, kadın ve büyü sözcükleri birlikte telaffuz edilmiştir. Ayrıca yılan etinin büyücülükte ve tedavi amaçlı olarak uzun dönem kullanılmış olduğunu da biliyoruz.
Ana eksenli toplumlarda kadın-büyü-yılan gibi olgular oldukça kutsal bir yere sahipti. Daha eski mitolojilerde yılan farklı bir motif olarak da karşımıza çıkar. Bir zamanlar tanrılar kadınken, tanrıçaların en yücesi İştar’dı, Kibele’ydi, Anahita’ydı, Ninhursag’tı, Tiamat’tı... Kadınlar bir zamanlar tanrıçaydı, yaratırdı, doğururdu...Bütün canlılarla ve doğayla barışıktı. Yılanlarla da... Onda şifayı bulurdu. Zehirini ve derisini, etini tedavi amaçlı kullandı. Yılanla dost oldu. Onda gizemli bir taraf olduğuna inandı ve kutsadı. Ölümsüzlüğü onda aradı. Deri değiştirmesiyle kadının devinimlerinin benzer olduğunu farketti. İkisi de sürekli yenileniyordu. Yaşam ve ölüm döngüsü ikisinin vücudunda cereyan ediyordu. Kadın onu asla bir düşman olarak görmedi. Kendisini yılana, yılanı kendisine ait bir yaşam parçası olarak algıladı. Onu sembolleştirdi. Şifanın, otacının, gücün, gizemin, kudretin, büyünün, ölümsüzlüğün simgesi haline getirdi. Duvarlara, mağaralara, çömleklerin üstüne onun resmini nakşetti. Sonra kadın-ana, kendi tacına, kollarına, vücuduna resmetti onu. Yılanların dünyayı, evreni döndürdüğüne inandılar. Çünkü yılanın olduğu yerde yeni bir hayat da vardı. Ondandır ki birçok resimde yılan, hamile kadının göbeğinin üstünde büyüyen bir bitki gibi ya da kıvrılıp çöreklenmiş olarak çizildi. Toprak altındaki yaşamıyla da eskiyi, yani başka bir yaşama gitmiş olan eski zaman bilgelerine ulaştığı ve geçmiş zaman bilgisini de, aklını da taşıdığına inanıldı...

Tersyüz edilen yılan sembolü

Yılan ve şifa, yılan ve yaşam, yılan ve kadın, bilge kadın, otacı ve büyücü kadın... Bilgeliğin kadınsı sırrı, hakikatin bilgelikte, bilgeliğin yılanda ve kadında sembolleşmesi.. Sonrasında kadınlara dayalı yaşam deneyiminin bilgisi, yaşamın ve evrenin sırrı... Bunu devralan cadılar... Büyücüler... Ortaçağ’ın kabusu, korkusu, tek tanrılı dinlerin ürktüğü bilge-cadı kadınlar... Asi kadınlar. Yakılması gereken kadınlar. Boyun eğdirilmesi gereken kadınlar. Havvalaşması gereken kadınlar... Nefret edilmesi gereken Lilithler... Yılan-kadın... Gücün, kudretin, hakikatin, bilginin, yaşam deneyiminin ve ölümsüzlüğün simgesi. 
Bundandır ki, erkek egemenliği yavaş yavaş kadın bilgeliğini ve değerlerine saldırarak yerine erkek tanrıları koydu. İşte tam da o zaman yılan ve kadının hikayesi tersyüz edilerek lanetlendi. Kadınlar ve yılanlar birlikte „sinsi, ayartıcı, düşürücü, soğuk, yoldan çıkarıcı“ gibi sayamayacağımız kadar özelliğin sahibi oldular. Yılanın ve kadının kötü olan hikayesi böyle başladı. „Yılan gibi sinsi, yılan gibi soğuk, yılan gibi kötü, yılan gibi korkunç“ olan benzetmeler bu süreçten sonra bolcana yapılıp, toplumların beynine bir algı olarak yerleştirildi. Geçmiş kutsal algının üzerine kötü bir sis perdesi çekildi.
Yılan sembolünün özellikle insanın yaratılışı ve bilgeliği ile ilgili mitlerde bu denli çok yer alması sadece tesadüf olabilir mi? Tabii ‘yılan ve kadın kötü’ denilmesiyle hemencik kötü olmadılar. Ve o bilinen ünlü masal oluşturuldu. Yukarıda Adem ve Havva’yla ilgili anlatılan hikaye ve kadın-yılan ikilisi tamamıyla böyle bir tarihsel sürecin üzerine oturtularak oluşturuldu. Çünkü cennetten kovulmakla, toplumsallaşmanın yaratıcı gücü olan kadının toplumdan tamamıyla dışlanması aynıdır. Toplumun ve neolitiğin kendisi kadınların geçmiş zaman cennetiydi. Erkekler bu hikayeyle kadınlara şu ölümcül hediyeleri sundular: Haram, ayıp, günah, namus, ölüm, cezalandırma, kapatılma... Bunların arkasına hapsedilen kadın aynı zamanda yasaklanan kadındır da... Yılanın ayartıcılığıyla bilgiyi yiyen kadın, kabul görmeyen, cezalandırılan kadındır. Ömür boyu acı çekecek olan kadındır.
Tabii yılan ve kadın hep böyle anılmadı. Dünyada birçok halkın mitolojisinde yılan ve kadın motifleri birlikte ele alındı. Toplumsal kültürün temel oluşumlarından biri olarak kabul gördü. Gerek Asya, gerekse Latin Amerika yerli mitolojilerinde yılan, insanın içindeki ateşi göstermenin, aydınlanmanın ve bilgeliğe ulaşmanın sembolü olarak işlendi. Aynı zamanda evreni döndüren temel gücün yılan olduğuna, simyanın, tamamlayıcılığın, ikililiğin, yaşam enerjisi olduğuna, aklı kullanmanın, sezgiyle yaşamın sırrına ulaşmanın, hakikatin izini sürmenin, kadınla yılanın ruhani birleşmesinden geçtiğine inanıldı.
Babil, Mısır, Girit, Anadolu, Mezopotamya mitolojilerinde de yılan kadın tanrıçaların sembolü olarak görüldü. Mezopotamya mitolojisinde yılan ayrıca yaşam ağacını yetiştiren toprağın, onu koruyan iyi dostu olarak ölümsüzlüğün sırrını bildiğine inanıldı. Yılanların yılda birkaç kez deri değiştirmeleri yani gençleşmelerine böyle bir anlam yüklendi. Ünlü Gılgameş destanındaki yılan ve ölümsüzlük arayışı tam da bunu anlatır.
Yine çokça bilinen yılan başlı Medusa’nın hikayesi ise erkek tanrılar tarafından ele geçirilemeyen, boyun eğdirilemeyen bir kadını anlatır. Medusa her yönüyle çok güzel bir kadındır. Ulaşılmaz ve kutsal olandır. Yunan tanrıları onu hiçbir şekilde elde edemezler. Denizlerin tanrısı Poseidon ise Medusa’ya ancak erkek aklından yaratılan Athena’nın yardımıyla tecavüz ederek ulaşabilir. Bununla da yetinmez, onu cezalandırmak için saçlarını yılana çevirir, bedeni paramparça edilerek kanı akıtılır. Yeryüzündeki bütün yılanların bu kandan oluştuğu söylenir. Medusa boyun eğmeyen, ruhunu teslim etmeyen kadındır. Aslında yılan saçlı Medusa’nın hikayesi ana eksenli toplumların sona erdiği, ataerkil kültürün Zeus’ların şahsında sembolleştiği bir dönemi de anlatır. Kimileri de Medusa’nın Yunan işgali karşısında direnen ve teslim olmayan Med halkı olduğunu söyler... Neolitiğin yılan başlı kadını ölümcül bir darbe yemiştir, Yunan tanrılarından...
Tıpkı Şahmaran hikayesinde de anlatıldığı gibi, ihanet eden yılan ve kadın değil, ihanet edilenlerdir. Kültürün yaratıcısı kadın başlı yılandır ilk ihanete uğrayan. Tarih bu uğursuz ihanetin yönüyle kendi kulvarını değiştirdi...
Oysa ki insan, yılan kadını dost bilip bilgiyi ve şifayı öğrenmek varken, onun yerine Şahı-Maran’ı öldürüp, ihanet etmeyi tercih etmiştir.
Evet, ne kadar da çok yanlış öğrendik, öğretildik... Yılanlar ve kadınlar... Lanetin simgeleri... Oysaki yanlış öğretinin lanetidir dünyayı büyüsüz, gizemsiz, şifasız kılan...        
Şimdi yılan ve kadın bilgeliğinin insanlığı yeniden ayartma ve kirlenmiş aklını baştan çıkarma zamanıdır. Çünkü hakikatin bilgisi kadınlarda ve yılanlardadır...            
 
* Bu olayı bizzat yaşamış olan sevgili arkadaşım Çiğdem’in dilinden olduğu gibi aktardım.