“Körlerin ülkesinde, tek gözlü insan kral olur.” Desiderius Erasmus
Türkiye siyasi şampiyonunu arıyor. Her seçim süreci bir yarış komplikasyonu sunarken, kazanmaya giden her yol, yöntem olarak geçerli olan kazanma hırsı bir araç mekanizmasında sınır tanımaz bir görünüm sergiliyor. Kazanmak daha çok hırs demektir. Daha çok çalışmak, daha çok yaşamsal sunumlar geliştirmek olarak, gerçeğin ötesine geçen sözlerde varlığını absürt olgularda sınayan siyasetçilerin sesinde görmek, oldukça tanık olduğumuz bir yelpazedir. Bize çok normal gelen bu siyasi panorama, aslında korkunç olan hırs serüvenini de göstermiş oluyor. Kazanmak birilerine her koşulda güzel bir duygu sunarken, bir diğerinin de cehennemi oluyor kaybetmek. Oysa tarihsel handikapları olan bir ülkede politikaya soyunmanın, kazanmanın da kaybetmenin de çok riskli bir yüzü olduğunu hep göz ardı eden siyasetçilerle ve onları destekleyen seçmenleriyle dolu olduğunu görmekteyiz. Belki de en zor olan kazanmak olurken, sistemin dokunulmaz taşlarını yerinden oynatamamanın kazanımına gitmek ta baştan kaybetmek olurdu...
***
Her başlangıç kendi değerini ortaya çıkarır... Amaç, kazanmanın da ötesine geçmektir. Bir şeyleri revize ederek, onararak, reforme ederek kazanmanın yolunu aralamak, yeniden demek değildir. Ta baştan kaybetmenin belirtisidir. Devrimci düşüncenin egemen olması, kökten yaklaşımların atmosferini yaymaktır. Değiştirmek, köklü olan düşüncenin ısrarında, var olanı revize etmek değil, var olanı reddetmekle başlar. Çünkü var olan görüntü, varlık sebebimize kasti olan siyasi çürümüşlüğün ana sebeplerindendir. Bu yüzden, sistemin sunumlarını kitlelere aşılamış ve onları bu sunumların normları ile kendi çemberine almak isteyen anlayışa karşı, yeni bir anlayışın çembersizliğini amaçlamak, geçerli olan devrimci doğrudur. İnsanları çemberin içine almak değil, çemberin dışına itmek, örgütlü olmanın belki de en özgür halidir.
***
Düzen kendi siyasetçileri ile âdeta uçmaya başlamış durumdadır. Bu durum yeni tanık olduğumuz bir durum değildir. Kanıksanmış ve tescillenmiştir. Her dönem uçan ve uçarken tekmeleyen siyasetçiler ülkesidir Türkiye. Tekmenin nereye gittiğini hesaplamayan ve tekmeyi yetersiz bularak yumruğunu devreye sokan siyasetçi, her kalkıştığı darbenin kendisinden eksildiğinin farkında bile değildir. Her yaptığını doğru bulan bir ülkenin siyasetçileri, yansıttıkları halin, özünü nereden aldıklarını açık olarak bildiklerinden, şaşmaz tekrarların alkışı, onların her defasında aynı düzeyin yolcuları olmasına katkı sunuyor. Ezberlenmiş klişelerin kazanımına inanan siyaset, statükonun korunmasını amaçlayan hesaplar hep aynı biçimde tekrarlanır durur.
Neden yaygınlığı olan, ‘’işini bilen’’ siyasetçinin hırsına hep destek oluruz? Geçmişten kalan, bildiğimiz, ahlak, ‘’işini bilen’’ siyasetçide ifadesini gösteriyor. Bu halkın ötesine geçmiş olmanın öğretisidir. Güç, her koşulda affedilir bir durum arz ederken, sinmiş, korkutulmuş yığınların bilinçaltında, varmak istedikleri yer, aslında o siyasetçinin yeridir. Olmak istediği durumu gören insan, hataların alkışından geri kalmaz. Türkiye’de ‘’işini bilen’’ anlayış, alkış toplayan ve destek gören anlayıştır. Budur ki siyasetçileri, cesur ve alıkonulmaz kılan...
***
Bu durumun en güzel örneği son on dört yılda tanık olduğumuz görüntüdür. Dizginlerini koparmış yabani at gibi soluyorlar. Durmadan koşuyorlar, nereye varmak istediklerini bilmeden... Alkışlıyor, bakıyor ve o atın terinden parlayan aynaya dönüşüyoruz. Neyi gördüğümüzü bilmeden, sorgulamadan... Gerçek bazen, yanı başımızda haykırırken, alışık olduğumuz, düzenin alışkanlıklarından uzaklaşmak biz insanlara zor gelirken, bu zorbaların, ezberinden çıkan sözcüklerin, küfür olduğunun bile farkında değiliz. Başkalarına küfür ederek, en temel değerlerini yok sayarak, yeniden diyebilme cesareti pişkin bir cesarettir. ‘’Hayır’’ diyebilmek, yeni, düzgün, dürüst, genç ve toplumsal geleceği olan siyasetçilerin öncülüğünde hayatımızın cehennemini sorgulamak, yeni başlangıçlara ‘’evet’’ demektir. Bu, nereye, neden yönelmemiz gerektiğini açıklıyor! Demokrasi sözcüğünden öte, yaşamsal varlığımızın, dizginlerini kendi elimize almamız, süregeleni reddetmekle başlar.