Sanat özü itibariyle insanın, kendisi ve toplum, doğa, nesneyle yani diğerleri diye nitelendirebileceğimiz her türlü kendisi dışındaki şey yahut varlıkla kurduğu bir ilişki biçimidir. Kişi kendi kişisel özellikleri, toplumsal ve tarihsel var oluş süreçlerinin kendisine sağladığı birikimler üzerinden bu ilişki kurma gerçeğini bir gerçekliğe dönüştürür. Bu gerçeklik bir kurmacadır. Yani insanın gerçek karşısında verdiği tepki, aldığı tavır, geliştirdiği ilişki bir bütün olarak kurgusaldır. Dolayısıyla her kişinin, bütün bileşenlerinin onda yarattığı özelliklerden dolayı gerçek karşısındaki kurgusu birbirinden farklıdır. Bu farklılık bazen bir nüans düzeyinde iken bazen çok büyük mesafelere varabilmektedir. Aslında bir insanı tanımlarken kullandığımız, huy, karakter gibi ifadeler insanın gerçekle kurduğu ilişkinin şahsileşmiş halidir.
Bu şahsileşme hali aynı zamanda özgünlüğe de tekabül eder ki sanat adını verdiğimiz, gerçek karşısındaki en derin ve en bütünlüklü yorumlama ve ilişkilenme biçimini ortaya çıkarandır. Dolayısıyla bir toplumda kendisi ve kendisini var eden, sürdüren, barındıran her türlü çevre ile ilişkilenme biçimi ne kadar şahsi ve özgün özellikler taşıyorsa sanat için o derece büyük ve derin bir memba var demektir.
Günümüz sanatının yaşadığı en büyük handikap, hatta tükenme, bu özgünlük ve şahsilik meselesinde yatmaktadır. İster kişiler bazında gerçek karşısında özgün ve şahsi bir tavır alma ve gerçeklik kurgulamadan söz edelim isterse sanatsal üretimlerdeki şahsilik ve özgünlüğe bakalım ağır ve derin bir tektipleşmenin yaşanmakta olduğunu görmek mümkündür. Huy ve karakter diye tanımladığımız insan davranış bütünlüğünün kalıplaştığı, tüm insanların aynı olay, durum ya da gerçek karşısında aynı tepkileri verdiği, aynı sözleri kurduğu aynı şekilde üzüldüğü ya da sevindiği bir dünyadan söz etmek mümkün. Okuduğunuz her şiirde, her romanda, seyrettiğiniz her film, dinlediğiniz her müzikte aynı ortalama kurmacayla karşılaşmak ve buna alışmak ve bundan daha derinini, daha şahsi ve özgün olanını isteyememe halini yaşamak. Hıyar ve elma yerken aynı tadı almak.
Hıyar ve elma yerken, hıyar yahut elma yediği bilgisine sahip olmak ancak her ikisinin de birbirinden ayrılmayan aynı olan tadı vermesi kapitalizmin insan zihninde, insan duygusunda, insanı insan yapmayı bırakalım bir canlı yapan özelliklerinde yarattığı en büyük tahribattır. Tektipleşmek, insan denen canlının yok oluşudur. Tektipleşmek, insan türünün makineleşme sürecidir. Kapitalizm açısından tektipleşmiş insanı yönetmek, yönlendirmek ve kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda örgütlemek çok kolay ve çok verimlidir. Üstelik kapitalizm sahip olduğu iletişim teknolojileri ve her anımıza, her mekanımıza ulaşabilme kapasitesiyle bugün her zamankinden çok daha fazla kalıp insan üretme olanaklarına sahiptir.
Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin siyasal ve kültürel paradigması her şeyden önce bu tektipleşmeye, tekleşmeye, aynılaşmaya karşı farklılıkların, şahsilik ve özgünlüklerin korunduğu, bunların toplumu geliştiren bir zenginlik olarak görüldüğü bir esas ve motivasyon üzerinden hareket eder. Farklılık ve şahsilik birlikte olmanın engeli değil aksine farklılıkların birlikteliği kapitalizme karşı en büyük direniştir.
İnsanın olay, durum ve gerçekler karşısında özgün tepki ve kurgulara sahip olabilmesi yani şahsi ve özgün tavır ve pozisyon almasının söz konusu olmadığı yerde ne kapitalizme karşı güçlü bir karşı koyuş ne de bir devrim yaratmak mümkündür. Tüm buluşlar, bilimsel gelişmeler, sanatsal üretimler ve devrimler şahsilik ve özgünlüğün korunduğu birlikteliklerden doğmuştur.