Yeni rejimin inşaası her alanda hızlandırılarak devam ettiriliyor; bir gecede kamu ekonomisinin en fazla katma değer üreten kurumlarının neredeyse tamamının Varlık Fonuna aktarılması bu sürecin en önemli unsurlarından birisi olarak devreye sokuldu.
Böylece Saray rejimi açısından tipik faşist korporatist ekonominin inşaasına giden yolda bir aşama daha geçilmiş oldu!
Üst yapıda kendini ‘’Başkanlık Sistemi” olarak yeniden dizayn eden Saray rejimi, alt yapıda daha şimdiden ‘’Varlık Fonu!” benzeri uygulamalarla ‘’korporatist ekonomi“nin(*) inşaasına hız verdi.
Bu yolla hem siyasal hem de ekonomik süreçler tamamen bir kişinin ve onun etrafında kümelenmiş bir çevrenin kontrolüne girmiş oluyor.
Günümüz toplumlarında artan kamusal ihtiyaçlar nedeniyle kendiliğinden büyüyen kamu ekonominin yanı sıra, kontrolü zaten hazinede bulunan kamu sermayeli şirketlerin Varlık Fonu’na aktarılması ekonominin tamamen AKP ve Saray etrafında kümelenmiş bir çevrenin kontrolüne girmesi anlamına geliyor...
Aslında olan şu; bir çevre sürekli kriz yaratarak, toplumu sürekli terörize ederek ülkede sermayenin el değiştirmesini sağlıyor.
Bütün bu uygulamalarının sadece bir anlamı var: ‘’Ülkede üretilen refah ve birikmiş sermaye devlet eliyle önce bir havuzda toplanıyor; ikinci aşamada AKP ve Saray çevresinde bir araya gelmiş bir çevreye şimdilik kontrolü sonra mülkiyeti aktarılacak.”
Osmalıdan devr alınan Müsadere ve ülkenin içerden sürekli yeniden fethedilmesi geleneği AKP ve Saray iktidarında da hız kesmeden devam ediyor; biraz geriye dönüp baktığımızda benzer süreçlerin Cumhuriyet kurulurken de yaşandığını görüyoruz.
İttihatçılarla başlayan, Cumhuriyetle devam eden süreçte; gayrimüslimlere ait birçok menkul ve gayrimenkul; kimi zaman açık katliamlarla, kimi zaman ise komplolarla Kemalist seçkinlere aktarıldı.
Günümüzün Sabancıları; Koçları hep bu sürecin sonunda ortaya çıkmış sermaye gruplarıdır ve bundan dolayı kendilerini eski Cumhuriyete karşı sorumlu hissederler.
1923/50 dönemi boyunca devleti yönetenler de günümüz AKP’si ile aynı anlayışa sahipti; ne kadar AKP ve Kemalistler kendilerini bir birinin zıddı olarak tanımlasalarda; her iki kesim için de toplumsal alanın merkezide devlet, devletin merkezinde ise bizzat kendileri vardır.
Hem etnik ve dinsel farklılıklar; hem de toplumda var olan sınıfların her geçen gün daha fazla görünür hale gelmesi Kemalistleri de tıpkı günümüzün AKP’si gibi rahatsız ediyordu.
O yıllarda da tıpkı günümüzde olduğu gibi; hızla tek tip, toplumun tüm unsurlarının resmi ideoloji çerçevesinde örgütlendiği; toplumsal farklılıkların şiddetle ezilmeye çalışıldığı bir siyaset sürdürülmüştü.
Uygulanan baskıcı siyaset yoluyla toplum resmi ideoloji ekseninde şekillendirilmeye çalışılmış; buna karşı koyanlar şiddetle cezalandırılmıştı.
Aslında şimdi de benzer bir süreci yaşıyoruz; ancak burada bir fark var; dünün muktedirleri olan Kemalistler günümüzün mağdurları olmaya adaydırlar. (Yani bir tür etme bulma dünyası durumu ile karşı karşıyayız.)
Öyle anlaşılıyorki FETÖ/AKP kavgası ile başlayan; yenen tarafın yenilen tarafın bütün mal varlığını gasp etmesi ile sonuçlanan süreç; Saray etrafından toplanmış bir avuç çevre hariç herkesi içine alarak devam edecek.
Bu çağ dışılığa, bu kepazeliye daha fazla müsaade etmemek için daha güçlü ‘’HAYIR” demeliyiz.
(*) Korporatist ekonomi, nispeten lonca sistemine benzeyen ve üretim ile tüketim arasındaki ilişkileri değiştirmeye yönelik bir ekonomipolitik sistemdir. İlk kez İtalya’da faşist Mussolini’nin iktidara gelmesiyle uygulanmış, ardından ise Hitler Almanyası ve Franco İspanyasında uygulanmıştır.