Hitler ve "tek"çi Mussolini, Kilisenin alt kesimleri yandaşlaştıran etkili gücüne arka dayayıp, "Allahsız Komünistler" diye diye muhaliflerini biçmişlerdi. Ordu ise yandaş sermayeye pazar bulmada, engel kapıları kıran koç başıydı.
Daha çok pazar elde edip, yandaşları doyurmanın yayılmacılık serüveni, sonra dünyayı kandan nehre çevirecekti.
Hitler'in şoven ve ırkçı ruh aşısı şırıngası yemiş SS ve SA kıtaları etrafta, bertaraf edilecek Yahudi, Roman (Çingene), Mussolini’nin haki gömleklileri ise yabancı arıyordu. Türk ırkçısı "tekçiler" Erdoğan'ın rüzgarına kapılıp Alevi, Êzîdî inancını aşağılıyor, sefaletlerini Noel Baba’yı sünnete vardırılıyorlardı.
Irkçı vandallık, Kürtçe konuşan, müzik mırıldanan, Kürt olduğunu gizlemeyenleri görünce, "teklik elden gidiyor, ülke bölünüyor lan" narasıyla bilinçlerini kaybediyor, yani galeyana gelip, "bütünleş" naralı saldırı sopası kesiliyorlardı.
Daha iki gün önce minibüste, çalan telefonuna Kürtçe konuşarak cevap veren Üniversiteli genç, "tekliğin ruhuna uygun" bütünlüğü sağlama, "tek bayrak altında kardeşliği pekiştirme" adına barbarların hücumuna uğruyordu. Afyon ve Erzurum’da Kürt öğrenciler üstüne sefer düzenleniyordu. "Tek devlet, millet, tek bayrak" nöbetçisi polis de "tekliğe" uygunlukla davranıyordu. Maraş, Bolu, Sivas, İzmir, Artvin’de benzeri yaşanıyordu.
Rejimin adliyesi ise önüne gelen Kürt’e "tekliğe aykırı" davranıştan ceza kesiyor, 10 bin Kürt’ü dama tıkıyordu. Onlara, en son Şırnaklı Suzan Gül katılıyordu.
Gün boyu dükkanında işi, gücüyle meşgul Suzan Gül’ün, kapısı daima açık kömürlüğünde şişe ve benzin bulununca, telefonda arkadaşına "gelirken bana çiğ köfte getir" sözü de "molotof kokteyli"nin şifre kabul edilip, 12 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı, teklik ilkeli devletin adliyesi tarafından. Dönüp, savunma delillerine bakmaksızın…
Tutuklu Türk parlamenterler için geçerli olan hukuk, utanma pazarında zor bela da olsa, sonunda Kürtlere de uygulanabiliyordu.
Kürt hareketiyle, niyetlerini karanlıkta tutarak "süreç" adı verilen bir diyaloga başlayıp, Rojava’da El Kaide üstünden sıcak savaşa giriyor, içerde ise yasal ve hukuksal tek adım atmıyor, fırsatını buldukça katliam yapıyor, cinayet işliyorlardı.
Kürtler, bütün bu olanlara bakarak, olan umutları da bitiriyor "al sana kardeşlik, birlik, beraberlik" diyerek uzaklaşıyor, ayrılığa doğru makas ağzını "ben kendi evimde, sen evinde" söylemiyle, iyice açıyorlardı.
Başbakan ise her Cuma ülkenin imam efendisi kılığına bürünüyor, sevgili halkının yatak odalarına gözünü sokup, kaç çocuk doğurmaları gerektiğini fısıldarken, bir yandan da yandaşlara pazar bulmanın emperyal güdüleriyle, Hitler'i taklit eden geri kalmış kurnazlıkla, ilkin güler yüzlüydü. "İyi yürekli insan" pozunda, ta Burma dincileri, Somali'ye uzanıyor, Amerika’dan aldıkları yardımla, "Ortadoğu'da bölgesel güç olduk" diye övünüyordu.
Ama, karanlıkların efendisi hırsız misali Irak’ın içlerine dalıp, kargaşa entrikalarıyla Mısır’da yandaş "Müslüman Kardeşler"e arka çıkıp, Suriye'de törensellikle insan kesen terörist El Kaide’ye yardım ve yataklığa başlayınca, foya ortaya çıkıyor, Amerika yardım elini çekiyordu.
Fakat, uyarı işaretleri fayda vermiyordu. Bunun üzerine, mahdumu Bilal’in El Kaide kasassı El Kadı ile alış-veriş pazarlığında çekilmiş fotoğrafı, Bakanlar kurulu üyelerinin uluslararası altın kaçakçılığı, kara para aklama Mafyasıyla rüşvetin içli, dışlılığı arzı endam ediyordu. Gel gelelim orta doğunun son kurnazının dilinde kumpas ile dolar alış-verişi suç değil, ortalığa saçılması komplo olmuş oluyordu.
Ahmet Altan’ın "yakalanacağını anlayan katil, suç izlerini kaybetmek için yeni cinayetler işler" mealinde bir sözü vardır. Türk rejimi de, o şaşkınlıkla yeni suçlar işliyordu.
Amerika, El Kaide gibi insanlığın felaketine karşı, yıkmak istediği Esad’a tav olup, Cenevre’de uzlaşma toplantısı düzenlerken, Türk rejimi, bu insani girişimi sabote ve katliamları sürdürmesi için, El Kaide’ye silah ve mühimmat gönderiyor, yüke el koyan savcı iç hukuka aykırı, devre dışı bırakılarak içeriye salınıyordu.
Az gelişmiş beyinlerin "el yordamıyla emperyalizmcilik" oynamaya kalkışmasının sonuydu, bu. John Steinbeck’in "Ay Battı" romanındaki gibi, sinekler kağıda sürülmüş ilaca yapışmış, El Kaide ile emperyalizm oyunu, uluslararası olarak suç olarak boğazına dolanmıştı.
Batı, şimdi, Ortadoğu bölgesini, düne kadar "örnek İslam demokrasi" övgülerine boğduğu Türk rejimini, sırtında yük olarak görüyor, Ortadoğu bölgesini, entrika tasallutlarından kurtarmaya çalışıyor.
Faşist yayılmacılığın sefaletinde dara düşen Türk devletinde, yaşanan krizin doğru okunması bu…
Faşist yayılmacılığın sefaleti ve Kürtler
Pembe yalanlar, ırkçılık, dinin yeni kurtarıcısı olma rolünü üstlenmek, Faşizmin düşük profilli karekteridir. Irkçı, yayılmacı sloganlarla garibanların gücünü yedekleyip, gölgesinde yandaşlara talan alanları açmak da görevidir, Faşizmin.