Batı, Saddam Hüseyin’e karşı bu kadar müsamahakar davranmadı. Suçlarına gözlerini kapamadı dünya. Kuveyt’i işgale çıktı ama orada katliam yapmadı. Komşu ülkelerden herhangi birinin paramparça yıkımı için çeteler örgütleyip içeriye sokmadı. Buna rağmen, onu affetmediler. Ülkesini başına yıkıp saklandığı delikten çıkardılar. Yargılayıp idam ettiler.
Oysa Türkler, Kürdistan dağlarını; dağların çiçeğini, otunu, kurdunu, kuşunu ateşe verdi. Füzelerle kalbura çevirdi. Şehirleri dipten havaya uçurdu.
Yakaladıkları çocuk ve gençleri diri diri yaktı. Önlerine ne çıktıysa talan etti. Yıktıkları Cizre, Nusaybin, Sur, Yüksekova, Silopi, İdil, Şırnak ve öteki şehirlerde evlerdeki muslukları bile söküp çaldı. Yıkıntılardaki hurdayı ihale ile sattı.
Kesip yiyemedikleri koyunları, sığırları topluca öldürdü. Ateş topuna çevirdi. Sonra rejime karşı oluşan darbe girişimini bastırmak için baskına çıktı.
Ordu içindeki 'Ergenekon' kliği, şimdilik neye karşılık olduğu anlaşılamayan bir bedelle hazırlıkları satmıştı. Olayı fırsat bilip Kürtler ve muhalif Türkler arasında insan avına çıktılar. Bütün bir coğrafyayı zindana çevirdiler. Düşman belledikleri herkes teröristti.
Ahmet Altan gibi bir kalem, Kadri Gürsel ve Ahmet Şık benzeri saygın gazeteciler de teröristti.
Ağır bir faşist çöküntüydü, bu. İnsanlık boğulurken, evrenin nizam bekçisi ve vicdanı rolündeki sessiz, kıpırtısızdı.
Oysa ortalık, kan nehirleriydi. Dünyanın gazabıyla asılan Saddam, benzeri insanlık suçları işlememişti. O, bunların yanında akpak kalıyordu.
O nedenle, çağımızı kirletenler, dünyanın sessizliğinden aldığı güçle, saldırgandı. Kiralık katillerden, İslamofaşist çeteler derleyip Suriye içlerine dalıyor, Kürtlerin tepesinde dönderiyorlardı.
Amerika ve Rusya anladıkları dille cevap vereceğine, Kürtleri Türk katliamdan korumak için çember oluşturuyorlardı. Ancak, faşizmin de menzili, nihai ömrü vardı. Yeryüzünde, hiç bir ırkçı, yayılmacı güç sür-git olamamıştı.
Ta Neron dönemi, Moğol vandallığından beri bütün despotlar son menzilde birer kazığa saplanmış, kendi zulüm sularında boğulup gitmişlerdi. Mussolini bacaklarından asılmıştı. Hitler, kendi kafasına kurşun sıkarak sonuna koşmuştu. Yunanlı albaylar, Arjantinli generaller hapishanelerde ömür doldurmuş, Şilili Pinochet gittiği Londra’da tutuklanıp ülkesinde lanetleyen öfke arasında can vermişti.
Erdoğan’ın ardı, kan nehirleriydi. Yüzbinler değil, milyonların ahı, hayalet gibi üstünde dolaşıyordu. Katledilmiş çocuklar, bebekler, köpeklere yem edilmiş nineler, evsiz, yurtsuz bırakılan yüzbinler, Türk-İslam faşizminin kurbanlarıydı…
İşlediği suçların farkında olduğu için kendini korumaya almaya çabalıyor, çırpındıkça sağa sola toslayarak yeni suçlar işliyor. O telaşla tehditler savuruyor; ırkçı, dinci yol haritasını Avrupa’ya da sıvamak istiyordu. Yıllardır kullandığı Almanya zemininde, ilk defa yolu kesildi. Avusturya ve Hollanda, İsviçre, Danimarka, İtalya da Almanya’nın yanında yer alınca faşizm zıvanadan çıktı. Erdoğan sövgülere başladı.
Elinde kan izi, üstünde hırsızlık, soyun lekesi olmayan Avrupalıyı, aynaya bakıp konuşurcasına faşizmle, Nazizmle suçladı. Oysa Avrupalı liderlerin ayak izlerinde, faşizmin ırkçı histerisiyle diri diri insan yakma, şehirlerin yıkımı ve insan kırımı, Roboskî benzeri katliamları yoktu. Ama suçlunun telaşı vardı. O telaşla önüne çıkana saldırıyordu.
Kim bilir belki de sonunu gördüğü için panikliyor, panik içindeyken ne dediğini de bilmiyordu. Ne de olsa Saddam’ın akibetine uğramak da vardı. Üç bin kişilik bir ordu tarafından korunduğu halde kazaya uğramak da…
Normal yoldan gitmeyen Faşistlerin kaderi, bu gibi olaylarla doluydu. Hiçbir faşistin koşusunun finali, hoşluk ve iyilikle değildi. Bu gibilerinin, gırtlağına dolanan kemendi söküp atarcasına, faşistliğini ona buna fırlatması deliliğin haleti ruhiyesi açısından normal ama kurtuluş değildi.
Faşist koşu, Saddam ya da Mussolini gibi ama sonunda müstahakkını buluyordu.