TC, bir yönüyle sahtekarlıklar ve kalpazanlıklar bataklığıydı. Bataklıkta, su üstünde yüzen hakikat değil, aldatmacaydı. Görünen her şey sahte, parlamenter sistem ise "maksat demokrasi var desinler" niyetine süstü.

Hukuk hiç bir zaman olmadı. Tepeleri, su başlarını tutanların edası, ağızlarından çıkan lakırdı, günün hukukuydu. Kürdistan ise namlunun ucu, ölümün adı ve sopanın gücüyle, her sabah yeniden şekillenen, kesintisiz cehennem.

Parlamentonun, iktidarı denetlemeye ilişkin "yarım ağız yetkileri" de, 12 Eylül 1980 darbesiyle budanmış, seçilmişlerin varlığı, Generallerin çoğunlukta olduğu Milli Güvenlik Kurulu tarafından hazırlanan kanunlara hukuki kılıf geçirmekle sınırlı kalmıştı.

Batı demokrasilerindeki gibi, yel önünde kımıldayan yaprağın ritmini denetleme hep hayalde kaldı. Savaşlar, kırım ve yıkımlar bile tartışmalara konu olamadı.

Mesela, Türk devleti, bir seneye yakın zamandan beri Kürdistan’da vahşetle kirlenmiş bir savaş sürdürüyor ordu ve polis, "terörizmle savaş" görüntüsü altında, her biri yüzbinleri nüfusu barındıran Kürt şehirlerini kuşatıp karadan tanklar, toplarla, havadan da helikopterlerle bomba, füze yağdırıyor, sonu gelmez sivil katliamlar yapıyor, katliam serisinde korunaklı buldukları bodrumlara sığınmış insanların üstüne benzin döküp kibrit çakarak, insan bedeninden eğlencelik yürüyen meşale yaratıyor, evleri, dükkanları, iş yerlerini soyuyor, ardından dinamitliyorlardı.

Fakat, Şırnak temsilcisi Ferhat Encü, parlamento mikrofonunda "Kürdistan’da katliam var" deyince, AKP’lilerden oluşan 150 kişilik bir grup üstüne hücum ediyor, genç adam arkadaşlarının yardıma koşması sayesinde, tekme darbeleriyle ezilmekten kurtuluyordu.

Parlamento Anayasa Komisyonunda, insanlık kırımını duyurma "suçu" işleyen Kürt temsicilerinin dokunulmazlıklarını kaldırıp hapse atma çabasına karşı çıkan seçilmişleri linç taarruzu düzenleniyordu. Saldırıdan sonra, Kürtlerin salondan ayrılınca düzen partileri (CHP, AKP ve MHP) başbaşa kalıyor ve Kürtlerin parlamento dışına atılmasını öngören anayasa değişikliğini onaylıyor, günün Başbakan Ahmet Davutoğlu da, olayı "destansı başarı" olarak övüyordu.

Davutoğlu, "destan" demekle efendisi Recep Erdoğan’ın gözüne gireceğini ummuştu. Ancak, İtalyan Faşizminin kurucusu Benito Mussolini’nin "tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek dil, tek lider" sloganının kullanıcısı Erdoğan, ertesi gün, tepesine iniyor ve sinek fiskeleyen bir darbeyle, onun siyasi tarihini ve seçilmiş Başbakan dönemini birlikte kapatıyordu.

Türk devletinde yeni bir süreçti, bu. Faşizm bir adım daha ivmelenmiş, dayanağına oturmuş, Recep Erdoğan, Anayasaya değil "filli" olarak, Başkan’dı. Kendine kaçak cinsinden saray yaparken, "gücüne güvenen gelsin, yıksın" diyerek karşı çıkanlara meydan okuyan adam, artık Ortadoğu diktatörlükleri serisinden "reis"ti.

Kendisi, orduların başkomutanı General Hulusi Akar’ın güvencesi altındaydı. Gücüne güvenen beri gelsindi.

Artık, Faşizmin yasaları geçerliydi. Seçilmiş Başbakanlar dönemi yok, "reisin seçimi" vardı.

Kullanılıp sonra, kirlenmiş peşkir gibi tiksintiyle öteye fırlatılanlardan Abdullah Gül, Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik en başta, eski Göbbels edalılar, Göring havalılar artık yasta. Herhalde, "ah dostlar, ben bir zamanlar neydim" diye iç çekiyor, "meğer vefa, İstanbul’da bir semtin adıymış" diye diye hallerine ağlıyorlardır.

Oysa Gül, Arınç ve Çelik üçlüsü bir arada, Akbil yolsuzluğu ve kalpazanlıktan sanık Recep Erdoğan’dan, "reis" yaratan adamdı, bir zamanlar...

Onlara, daha düne kadar Don Kişot uşağı Şanso Panso muamelesi gören, Ahmet Davutoğlu da katıldı. Pişmanlardan hüzünlü bir demettir, şimdi onlar.

Ancak pişmanlığın faydası yok. Bir araya gelip, güç ve işbirliği ile Recep Erdoğan’ın karşısına dikilseler ne çıkar? Onlar kullanılmış, bütün suçlara ortak edilip itibarsızlaştırılarak, sokağa atılmış tiplerdir.

Öne çıkıp başkaldırı ateşini yaksalar kim bakar, yüzlerine. Faşizmin treni kalktı, hızlanmış uzaklaşıyor. İlk ateşçiler de onlardı…

Kürtlere gelince, Türklerle tek siyasi müşterekleri parlamento zeminiydi. Darbe dalgaları, dokunulmazlığın kaldırılmasıyla onu da altına aldı. Parlamentonun varlığına kama saplandı. Faşizm hak, hukuk tanımaz ırkçılıkla dolu dizgin, barbarizme koşarken, Cizîra Botan ya da Amed surları ortasındaki enkaz yığını arasında temeli atılacak Kürdistan parlamentosunun tam zamanı…  

Tarih bize diyordu: Zalimin zulmüdür, halkları kendi devletlerini inşaya götüren…