Faşizm denilen gerçeklik en fazla ulus-devlet ve sömürgeciliğin yaratmak istediği sahte zihniyetin hakim kılındığı bir mekanda yaşam bulur.

Faşizm, tek kelimeyle yekçi-tekçi zihniyettir. Daha geniş bir şekilde tanımlayacak olur isek: “Demokratik düzenin yerine aşırı bir ulusçuluk ve baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğretidir.” Kimisi ise faşizmi “Kapitalist döneme özgü ulus-milliyetçiliğini şoven ve ırkçı düzeyde bir araç olarak kullanan, her şeyin temeline ulus-devlet ideolojisini koyarak toplumun tüm gözeneklerine nüfuz eden totaliter, demokratik teamüller karşıtı ve her türlü şiddeti mubah sayan bir diktatörlük rejimi” olarak tanımlıyor.

Rêber Apo ise faşizmi: “Ulus-devlet herhangi bir iktidar biçimi değildir... Faşizmin izinde geliştiği bir devlet biçimlenmesidir. Kapitalist tekelciliğin ekonomi üzerinde kurduğu hegemonya ancak devlet iktidarının toplum seviyesinde kendini yaymasıyla, örgütlemesiyle mümkündür... Faşizm ise bu devlet biçimini içten ve dıştan ezilen ve sömürülen toplumsal kesimlerle, rekabet halinde olduğu güçlerle savaş haline girdiğinde vardığı aşamadır.” olarak tanımlar.

Şunu bilelim ki, ulus-devlet ve sömürge kültürüyle daha doğrusu faşizm kültürü ile büyüyenlerin, büyütülenlerin edinecekleri de faşizan kültür ve zihniyet yapısıdır.

Sömürgecilik sadece sömürge altına aldığı insanlar üzerinde etkide bulunmamakta, aynı zamanda sömürge ulusun bireylerini de sömürgeci kültüre mahkûm etmektedir. Çünkü sömürgecilik tabiatı gereği hükmetmek zorunda olan bir iktidar türüdür. Bunun için faşizan kültür milliyetçiliğini toplumun tüm hücrelerine sızdırmadıkça, bunu tam başarmadıkça, sömürge altına aldıklarının üzerinde istediği hakimiyeti sağlayamaz. Sağlasa bile sürekli kılamaz.

Örneğin; TC devleti, ulus-devletçi faşizan yapısıyla neredeyse tümden militarist ve milliyetçi bir kültürü toplumun tümüne yedirmiştir. “Vatan, millet, Sakarya”, “Her Türk asker doğar” sloganlarının özü budur. Bu tür slogan vari sözlerle, milliyetçilik suni olarak hep halkları galeyana getirerek, şişirme politikalarını bir strateji olarak seçmiştir.

Sömürgeciliğin, sömürge ulusunu kendi faşizan, sömürgeci ve ırkçı politikalarına tutsak ettiği en önemli kurumu hiç şüphe yoktur ki, eğitim kurumudur. Eğitim kurumlarında ilk günden başlayarak milliyetçilik bir kültür olarak pohpohlanır. Bir nevi sömürgecilik, çocukluktan başlayarak tüm sömürge ulusun bireylerinde yeniden yeniden üretilir. Anaokullarından başlayarak üniversite son sınıfına kadar, hatta lisans üstü eğitimde, bu milliyetçilik kültürü verilmeden bireyler rahat bırakılmaz.

Eğitim kurumunun yanı sıra milliyetçiliğin özenle kökleştirildiği bir yer de askerlik kurumudur. Dikkat edelim, Türk sömürgeci sisteminde askerlik yapmak neredeyse en büyük vatani görevdir. Öyle ki sakat olanların bile askere gitmek için çabaladığı bir toplum haline gelinmiştir. Askerlikle bireyin törpülenmemiş, milliyetçiliğin yedirilmediği yanları da milliyetçilik ve militarizmle doldurulur.

Milliyetçiliği dolasıyla faşizmi en çok geliştiren diğer bir kurumda din adına yürütülen çalışmalardır. Türkiye’de bunun adı Diyanet İşleri Bakanlığı’dır. Başka halkları üstelik Müslüman olan başka bir halkı TC devleti katletmeye giderken camilerde hutbeler okutulmakta, katillere şükür duaları edilmekte, katledilen ve toprakları işgal edilenlere ise lanetler yağdırılmaktadır. Öldürmeye gidenlere hayır duaları okunmaktadır. Bu hale getirilmiş bir ‘din kurumu’ özü itibariyle tam bir din dışılık, din karşıtlığı ve savaş makinası haline getirilme demektir ki, bu ise İslam’ın en temel ilkelerine karşıtlıktır. Dahası zamanının Muaviye’sinin Hz. Hasan’a ve Yezidi’nin Kerbela’da Hz. Hüseyin’e yaptıklarının tıpa tıp aynısıdır.

Eğitim, askeri ve din alanlarında milliyetçiliğin sömürgecilik tarafından sistematik olarak geliştirildiğini başka faşizan ve sömürge yapılarda da görebiliyoruz. Ancak TC sömürgeciliği, bu uygulamaları yaşamın tüm sahalarına da yaymaktadır. Öyle ki sivil toplum örgütlerinin hemen hemen tümü devletçidir, milliyetçidir, tekçidir. Hatta kendisine “demokratım” diyenlerinden tutalım da basınına kadar Türkiye toplumunun üzerine karabasan gibi çöken rolleri de söz konusu zihniyete nasıl teşne olduklarını iyi gösterir. Dahası üniversite ve akademilerde günlük olarak linçle karşılaşan Kürt gençlerinin yaşadıklarından tutulalım da sözde sivil toplumcusu da dahil; ulus devletçi, sömürge mantalitesinde, faşizan modunda oldukları günlük olarak görülmektedir. Sivil toplumculuk sözde devlet dışı örgütleme demek iken, Türkiye’de böyle olmadığını günlük pratik uygulamalarda görüyoruz.

Tuhaf gelebilir ama sömürgecilik sanat dünyasına da el atmış durumdadır. Bunun için dikkat edelim; milliyetçi olmadığını söyleyen kaç tane sanatçı, yazar vardır? Öyle olanlar ise susturulmakta ya da konuşamaz hale getirilmektedirler. Birkaç yıl önce Bülent Ersoy’un, “çocuğum olsaydı askerliğe göndermezdim” sözlerinin ardından ne tür bir linç kampanyasına maruz kaldığını da herkes görmüştü. Yine yıllar önce Ahmet Kaya’nın, sadece Kürtçe bir türküyü yeni albümüne alacağını söylemesinin de nelere yol açtığı herkes görmüştü. Güya sanat dünyası özgür ruhların dünyasıydı!

Daha da ilerisini aydınların eserlerine karşı gösterilen tavırlardan biliyoruz. Televizyon ekranlarda sözde özgürce yürüttükleri tartışmalarda görüyoruz. Kendileri gibi düşünmeyen birkaç aydına karşı nelerin yapıldığını, yapılabileceğini pek çok Türkiyeli aydının yaşadıklarından biliyoruz. ‘Bir hareketin terörist olmadığını, siyasal bir hareket olduğunu’ söylediği için, Tahir Elçi’nin başına nelerin getirildiğini de herkes iyi biliyor.

Sözü uzatmadan belirtelim ki, çok az sayıda sol, sosyalist, aydın, demokrat ve gerçek manada insan dışında, Türkiye’de Kemalist ve Türk İslam sentezcilerin tümü milliyetçi ve faşizan zihniyet yapısına maruz kaldıkları, bu milliyetçiliği neredeyse gönüllü olarak özümsedikleri yukarıda ifade edilen ulus-devlet ve sömürge gerçekliğiyle bağlantılı olarak hareket ettikleri de bilinmektedir. Binlerce insan faşizan yapılara bu tarz bir zihniyetle monte edildikleri için, faşizmin ortakçıları ve temsil edenleri olmuşlardır. Faşizmin özü budur, insanları ve toplumları hastalıklı kılmadan rahat bırakmaz.

Bunun böyle olduğunu günlük yaşamın her yerinde ve her zaman görmek mümkündür. Baskı altında yaşadığı, aç ve işsiz olduğu, hırpalandığı, dıştalandığı, sesini kimseye duyuramadığı, itildiği, hakaretler üzerine hakaretler gördüğü halde söz; milliyetçiliğe, devlete, askerliğe, Türkçülüğe, bayrağa ve ne kadar böyle tabulaştırılmış faşizan söylemlere gelmiş ise Türk sömürgeciliğinin mayasında şerbetlenenler kendi dertlerini unutarak hemen en ileri düzeyde milliyetçi refleks gösterirler.

Bu sonuç sömürgeci ve ulus-devlet kültürünün ortaya çıkardığı gerçekliktir; kendi insanını getirdiği daha doğrusu düşürdüğü durumdur. Bu düşürülmüşlük bilinerek sömürgeciliğe ve ulus-devlet gerçekliğine karşı tavır gösterilmelidir.

Aksi taktirde “Faşizm, toplumsal hakikatin bittiği yerde ortaya çıkan toplumsal patolojidir. Ulus-devlet iktidarı ve sermaye tekelciliği olmadan asla üremez. Ulus-devletin kutsallaştırmaya çalıştığı sınırlar, vatan, millet, bayrak, marş, yurttaş kavramları gerçek toplumsal kutsallığa ihanet etmeyle bağlantılıdır. Tekçi vatan, millet, yurttaş inşaları tüm çağlar boyunca yaşanmış bir insanlığı kasap gibi doğramakla mümkündür.”

Mussolini’nin: “Kurduğumuz rejim kusursuz olduğu için muhalefete gerek yoktur” sözleriyle, Hitler’in: “Vaktini ahmak parlamenterleri ikna etmekle geçiren bir bakan iş göremez” sözleri boşuna sarf edilmiş sözler değildir. Bu sözler, esasta topluma karşı sürekli bir savaşma, savaş halini ifade eder. Muhalefet yani başka görüşler olmayacak, parlamenterler yani halkın sesi de olmayacak, bu durumda olacak olan -halklar iradelerini hemen teslim etmeyeceklerine göre- hep savaş ve kırım hem de soykırım düzeyinde olacaktır.

İşte Faşizm budur. Erdoğan’ın, Bahçeli’nin, Soylu’nun ve aynı felsefede ve ideolojide şerbetlenenlerin yaptıkları tam da budur.

O zaman yapılması gerekli olan, faşizme karşı birleşik direniş hattını örmektir.