Türkiye’deki siyasi soykırım operasyonları hızından hiçbir şey kaybetmeden sürdürülüyor. Devam edeceği de anlaşılıyor. Yandaş basın bu tutuklamaları haklı göstermek için yoğun bir gayret gösteriyor. Hatta bu tutuklamaların yapılmasının geç kaldığı belirtiliyor. Yandaş basın minareyi çalan kılıfını uydurur misali her saldırısına bir gerekçe üretiyor. Her şeye bir teori uydurma yandaş basının temel bir işi haline gelmiş.
Başta Başbakan olmak üzere AKP hükümeti yetkilileri halk üzerinde, demokratik siyaset üzerinde görülmedik baskı yapılırken, yargı faşizmi görülmedik biçimde uygulanırken “demokrasiden ve hukuktan vazgeçmeyeceğiz” diyorlar. Açılımın süreceğinden söz ediyorlar. Kürt halkı ve demokrasi güçleri üzerinde tam bir devlet terörü uygulanırken “eskiye dönülmeyecek” diyorlar.
İşbirlikçi siyasal İslam hükümet olmadan önce sisteme kısmi itirazlarda bulunuyordu. Zaten demokratik söylemlerle toplumdan oy istedi. Yıllarca iktidarını bu söylemle sürdürdü. Ancak 2007’de Erdoğan-Büyükanıt görüşmesinden sonra Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etme hükümeti haline geldi. Şimdiye kadar herkesin söylediği gibi Kürt sorunu çözülmeden Türkiye demokratikleşemez. Nitekim AKP Kürt sorununu çözmeyi değil de tasfiyeyi hedefleyince antidemokratik uygulamalarını arttırdı. Açılım söylemleri de bu gerçeği örtmekten başka bir anlam ifade etmiyordu. Nitekim açılım söyleminin tasfiyenin kod adı olduğu bugün tamamen netleşmiştir.
Siyasi soykırım operasyonları 29 Mart seçimlerinden sonra başlatılmıştır. Kürt Özgürlük Hareketi 2009 29 Mart seçimlerinden sonra 13 Nisan’da ateşkes ilan ederek demokratik siyasal çözüme imkan tanımak isterken, AKP hükümeti ateşkesten bir gün sonra 14 Nisan’da siyasi soykırım saldırısı yürütmüştür. Her şeyden önce bu zamanlamanın değerlendirilmesi gerekir. Bu saldırının teorisi ise “terör siyasallaşıyor” denilerek yapılmıştır.
29 Mart yerel seçimleri ve Barış Gruplarına halkın sahiplenmesi görülünce bu halkı sindirmek için saldırılarını arttırmışlardır. Referandumda Kürtler yüksek oranda boykot yapınca ve 12 Haziran seçimlerinde Kürt demokratik hareketi başarı kazanınca bu halk gerçeği ve demokratik siyaset ezilmek istenmiştir. Türk devleti böyle bir halk gerçeği ve demokratik siyaset gücü istemediği için bu saldırılar gerçekleşmiştir. Çünkü Kürt sorununu çözme niyeti de politikası da yoktur.
Diğer bir temel neden ise Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek açısından suyu kurutup balığı öldürme politikası izlemeleridir. 1990’lı yıllarda bu politika faili meçhul cinayetlerle yapılırken şimdi tutuklamalarla pratikleştirilmektedir. Terörle mücadele dedikleri politikanın en temel ayağı da demokratik siyasete saldırmak ve halkı baskılarla sindirmektir. Terörün oksijen almasının önüne geçileceğinin söylenmesi de bunu ifade etmektedir. Tutuklamaların başka gerekçesi yoktur. Esas niyetlerini söyleyemediklerinden uydurma gerekçeler ileri sürmektedirler.
‘Terörle mücadele, siyasetle müzakere’ sözü de her türlü baskı uygulanırken, yargı faşizmiyle demokratik siyaset alanı ortadan kaldırılırken bu gerçeği gizlemek için söylenmiştir. Terörle mücadele denilen politikanın esası da demokratik siyaseti bitirme saldırıları olmaktadır. AKP politikasının hedefi demokratik siyaset alanının kolunu kanadını kırıp teslim almaktır.
AKP faşizmi her alanda en yoğun biçimde uygulanırken, demokratik siyaset siyasal soykırım operasyonlarıyla bitirilirken hala demokratik hukuk içinde kalındığından söz edilmesi ve açılım devam edecek sözleri sadece toplumu aldatmak için dillendirilmektedir. Özellikle kendine liberal ve demokrat diyenlerin desteğini sağlamak için bunlar söylenmektedir. Öte yandan yandaş basın, AKP faşizmini meşrulaştırıyor ya da bu söylemleri AKP uygulamalarının faşizm olmadığına kanıt olarak gösteriyor. Kimi liberaller ve kendini demokrat olarak tanımlayanlar ise kendi vicdanlarını rahatlatmak için bu söylemlere sığınıyorlar. Zaten Başbakan da bunların ağzına böyle bir sakız vermek için bu sözleri sarf ediyor.
Tayyip Erdoğan demagojiyi bir siyaset sanatı olarak kullanıyor. Daha doğrusu siyasetin bu olduğuna inanmış. Söyledikleri ve uygulamaları her zaman ayrı olmuştur. Türkiye halklarının demokratik özlemini sömürerek iktidar olduğu için her konuşmasının içine biraz demokrasi sosu dökmektedir. Kimi “liberal demokratlar” AKP’nin imaj pazarlayıcısı olduğundan bu tür kamufle sözleri söylemeyi de gerekli görmektedir.
Ancak uygulamalar o kadar çıplaktır ki hala kralın örtülü olduğunu söyleme imkanı kalmamıştır. Bazı liberal ve kendini demokrat olarak tanıtanlar bu nedenle AKP politikalarına belirli bir itiraz getirmektedirler. AKP’ye bu kadar açık baskı yaparsan kendine zarar verirsin diyorlar. Dertleri hala demokrasi ve halkı savunmaktan çok, şimdiye kadar destekledikleri AKP’yi savunacak konumda tutmaktır.  Ancak yine de Başbakan’ın bu kadar baskıdan sonra “demokrasi ve hukuktan ayrılmayacağız” biçimindeki sözlerinin inandırıcı görülmemesi ve eleştirilmesi olumlu bir gelişmedir. Gerçek demokratlar ve demokrasi güçleri AKP’nin bu sözlerine inanmıyorlardı. Şimdi AKP’yi destekleyenler de inanmıyorsa Tayyip Erdoğan’ın demagoji ve aldatmayla iktidarını sürdürmenin sonuna gelinmiş demektir.
AKP’yi iktidarda tutan siyasal İslamcıların gücü değildir. Siyasal İslamcıların gücü en fazla yüzde 25’lik bir oya tekabül etmektedir. Diğer yüzde 25’lik oy liberallerin ve kendine demokrat diyenlerin desteğinin yarattığı hava ve sinerjiyle alınıyordu. Eğer liberaller ve kendine demokrat diyenler gerçekten de vicdanlarını dinler ve AKP’nin neo-faşist ya da yeşil Türkçü faşizmine tavır koyarlarsa AKP’nin toplumu aldatması da son bulacaktır. Çünkü AKP ve Erdoğan’ın esas imaj pazarlayıcıları onlardır.