31 Mart yerel seçiminden günümüze AKP-MHP faşizmi tarafından kaç tane belediye gasp edildi ve kaç belediye eşbaşkanı tutuklandı? Belli ki net sayı tam olarak bilinemiyor. Herkes farklı rakamlar veriyor ve bu durum her gün değişiyor. Çünkü neredeyse her gün yeni bir belediyeye ve belediye eşbaşkanına yönelik saldırı oluyor. Her hafta en az üç-dört belediye gasp edilirken, bir o kadar da belediye eşbaşkanı ya görevden atılıyor ya da tutuklanıp zindana konuyor. Söz konusu faşist-soykırımcı saldırılara karşı eskisi kadar da tepki gösterilemiyor.
Bilindiği gibi, 31 Mart yerel seçiminde ve ardından gelen 23 Haziran İstanbul seçiminde HDP’nin izlediği seçim stratejisi başarılı olmuş ve sonuç vermişti. Neydi bu strateji? Biliniyor ki, Kürdistan’da seçimi kazanma, Türkiye’de ise AKP-MHP faşist ittifakına seçimi kaybettirme stratejisiydi. Bu temelde HDP, 31 Mart günü gerçekten de Kürdistan’da AKP-MHP’nin ‘Kayyum’ adındaki gaspçılığını silip süpürmüştü. Bununla birlikte Türkiye’nin büyük kentlerinde ise AKP-MHP’ye kaybettirmiş ve bu durumu 23 Haziran İstanbul seçiminde AKP-MHP iktidarını düşürecek noktaya getirmişti.
Buna karşılık, seçim propagandası sürecinde yapılan anketler sonucu seçimi kaybedeceğini anlayan faşist şef Tayyip Erdoğan, eğer Kürdistan’da belediye başkanlıklarını HDP kazanırsa yeniden ‘Kayyum’ atayarak belediyeleri gasp edeceğini açıkça söylemişti. Belli ki şimdi işte bu sözün gereklerini yerine getiriyor. 31 Mart ve 23 Haziran seçim sonuçlarının intikamını HDP ve halktan alıyor. Bu konuda da tam bir pervasızlık ve çılgınlık içinde hareket ediyor.
Çok açık ki, 31 Mart ve 23 Haziran seçimi sonucunda AKP-MHP faşizminin oluşturduğu “Cumhur İttifakı” seçimi kaybetmiş ve aslında Tayyip Erdoğan Yönetimi düşmüştü. Bu sonucu da 7 Kasım günü Leyla Güven öncülüğünde başlayan ve iki yüz gün süren Büyük Açlık Grevi etrafında gelişen ‘Tecridi Kıralım, Faşizmi Yıkalım ve Kürdistan’ı Özgürleştirelim’ direniş hamlesi sağlamıştı. Hamle temelinde AKP-MHP faşizmine karşı gelişen çok yönlü direniş sonuç vermişti. Tayyip Erdoğan iktidarı seçimi kaybederek faşizm yenilmiş, İmralı kapıları aralanıp Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile avukat ve aile görüşlerinin önü açılarak tecrit kırılmıştı.
Bu nedenle, eğer AKP-MHP yönetiminin damarında zerre kadar demokrasi kanı olsaydı, seçim ardından ya istifa edip yeni bir yönetimin oluşmasının önünü açacak ya da yeni bir genel seçim kararı alarak ülkeyi seçime götürecekti. Dikkat edilirse, bunun ikisini de yapmadı. Çünkü mayasında demokrasinin zerresi bile kalmamıştı. Diğer yandan, eğer faşizme karşı topyekûn, bütünlüklü ve etkili bir direniş yürütülmüş olsaydı, o zaman da istifa etmeyen yönetim direnişin zoruyla düşürülecekti. Fakat bu da tam olarak gerçekleşmedi.
Gerçi seçimden bu yana geçen yedi ayı aşkın süre içerisinde AKP-MHP faşizmine karşı çok yönlü bir devrimci-demokratik direniş yürütüldü. Direnişin ve direnişçilerin hakkını yemememiz gerekiyor. Çünkü en başta gerilla direndi ve bedeller ödeme temelinde AKP-MHP faşizmine önemli darbeler vurdu. Yine zindanlar direndi, kadın ve gençlik hareketleri direndi, işçi ve memurlar direndi, aydın ve sanatçılar direndi, demokratik siyaset direndi ve yurtdışında da çok önemli antifaşist direnişler yaşandı. Fakat sonuç gösterdi ki, tüm bu direnişler faşist AKP-MHP Yönetimini düşürmek için yetmedi. Hem çapı ve yoğunluğu yetersiz kaldı ve hem de yöntemleri çökertici olamadı.
Bu zayıflıkları da fırsat bilen AKP-MHP faşizmi, içte faşist baskı ve terörü tırmandırarak, dışta ise Rojava ve Başurê Kurdistan parçalarına yönelik işgal saldırılarını geliştirerek ayakta kalmaya ve iktidarının ömrünü uzatmaya çalıştı. İçte uygulanan faşist baskı ve terörün çok önemli bir parçası da, işte başta ifade ettiğimiz belediyelerin gaspı ve belediye eş başkanlarının önce görevden atılıp sonra da tutuklanmaları oldu.
Dikkat edilirse, halk HDP’lileri belediye eşbaşkanı olarak seçiyor, Tayyip Erdoğan Yönetimi ise bunları görevden atıp yerlerine vali ve kaymakamları görevlendiriyor. Bu tarz görev üslenen vali ve kaymakamlar ise kıraldan daha kıralcı bir yaklaşımla tam bir AKP’li olarak hareket ediyor. Yani halk AKP’yi belediyelerden kovuyor, devlet ise HDP’yi belediyelerden kovuyor. Ortaya HDP-AKP kavgası görünümünde aslında tam bir devlet-halk kavgası yaşanıyor
Peki bu durumu nasıl çözeceğiz?
Doğru çözebilmek için, durumu doğru tanımlamak gerekmiyor mu? Mevcut durumda belediyelerin devletin mi, yoksa toplumun mu kurumları olduğu sorusu ortaya çıkmıyor mu? Çok açık ki bu soru ortaya çıkıyor ve çözümü de işte buradan başlayarak bulmak gerekiyor. Aslında belediyelerin devlet kurumu değil, toplum kurumu olması gerekiyor. Çünkü devlet kurumu olsa, başkanları halk tarafından seçilmez, vali ve kaymakamlar gibi devlet tarafından atanır.
Çok açık ki, mevcut haliyle Türkiye’de belediye başkanları halk tarafından seçiliyor, ama devlet tarafından da yönetiliyor. Belli ki bu iş böyle olmaz. Ya halk tarafından seçilmeli ve halkın yönetiminde olarak belediye başkanlarını gerektiğinde seçimle halk değiştirmelidir. Yok eğer bu doğru görülmez ve devlet tarafından yönetilip görevden atılacaklar denirse, o zaman da halk tarafından seçilmemeli ve doğrudan devlet tarafından atanmalıdırlar. Zaten Tayyip Erdoğan Yönetimi de böyle bir yasal değişiklik yapıp, belediye başkanları için seçim sistemini kaldırarak devlet tarafından atanma sistemini getirmek istemektedir. Kuşkusuz böyle bir şey demokratik olmaz, tersine tam bir faşist diktatörlük olur. Fakat mevcut duruma göre ise daha doğru olur, çünkü yaşanan kargaşayı ortadan kaldırır.
Açıkça anlaşılıyor ki, belediyeler konusunda devrimci-demokratik güçler tarafından ciddi bir yanlışlık yapılıyor. Belediyeler yerel yönetim, halk yönetimi, demokratik yönetim, hatta demokrasinin temeli ve çekirdeği olarak görülüyor, ancak işin içine para ve maaş girince bu sefer bir devlet kurumuymuş gibi yaklaşılıyor. Böyle örgütlenip buna göre yönetilmek isteniyor. Belli ki böyle olmaz. Bu durum, AKP-MHP faşist saldırılarına karşı belediyeler düzeyinde direnişi zayıf kılmakta ve bu da devletin ve faşizmin işine yaramaktadır.
Dikkat edilirse, halkın yüzde yetmiş beş oyuyla seçilen bir belediye eşbaşkanlığı, YSK veya içişleri bakanlığı marifetiyle bir dakikada görevden atılabiliyor. Belediye binasının kapısı terör polisleri tarafından tutularak, seçilmiş belediye eşbaşkanlarının içeri girmesine izin verilmiyor. Bu durumda ne seçilen eşbaşkanlar ve ne de seçen halk ciddi bir karşı koyuş ve direniş geliştiremiyor, deyim yerindeyse bir şey yapamıyor. Demokrasinin temeli olarak tanımlanan belediye, faşizme karşı demokratik direnişin en zayıf halkası haline geliyor.
Çok açık ki, bu durumun kökünden düzeltilmesi gerekiyor. Peki bu nasıl olacak? Açık ki, önce belediyenin tanımı doğru yapılacak. Yani bir halk kurumu olarak görülecek, halkın örgütlenmesine ve yönetimine dayanacak, devletle hiçbir ilişkisi olmadan her şeyi halkın kendisinin yaptığı bir kurum haline gelecek. Kısaca devletten kopacak, alternatif bir toplumsal kurum olarak örgütlenecek. Parasını da halk toplayacak, işleri de örgütlü halk yapacak. Böyle bir durumda devlet saldırırsa da, o zaman belediye eşbaşkanları ile halk iç içe geçip direnecek. Var olan imkânlara el koyarak veya mevcut binaları devlet işgal ederse o zaman yeni binalar oluşturarak halkın örgütlülüğü temelinde kendi kendini yönetecek. Ve bundan asla vazgeçmeyecek. Aktif ve etkili Gandi direnişçiliği, yani sivil itaatsizlik veya demokratik direniş işte böyle olur. Yoksa birkaç milletvekilinin sokaklarda yürümesi veya bina önünde açıklama yapması ile başarılı antifaşist direniş geliştirilemez.