Erdoğan, 7 Haziran seçimlerini bir darbe ile geçersiz kıldı. HDP'ye yönelik tüm baskı ve katliam girişimlerine rağmen oldukça etkili bir seçim sonucu ortaya çıktı. Gerçek bir demokratik bileşim ve Mezopotamya ile Anadolu'nun tüm renkleri HDP şahsında parlamentoda ifadesini buldu. Bu Türkiye ve demokrasi açısından demokratikleşme ve tekçi gelenekten kurtulma için iyi bir fırsattı. Yeni Türkiye'ye doğru yol açılmaya başlamıştı. Bunun yanında AKP düşmüş ve Erdoğan'ın halka başkanlık dayatması boşa çıkmıştı.

Türkiye'yi ileriye taşıyacak ve Kürt sorununu demokratik yollardan çözme yerine Erdoğan darbe yolunu tercih etti. Bilinen, seçimden başka her şeye benzeyen 1 Kasım seçimine gidildi. Ortam terörize edilerek güvenlik kaygısı işlenerek yüzde 49 oy aldılar. Böylece iktidarda kalmalarını sağlama almaya çalıştılar. Bu oy oranı ile çok övündüler. Ancak seçim öncesi 24 Temmuz saldırılarıyla Kürtlere karşı savaşı başlatmışlardı. Zaten bu savaş ortamını derinleştirerek seçimde sonuç almaya çalıştılar. 1 Kasım'dan sonra da savaş batağına saplanmaya devam ettiler.

Aldıkları yüzde 49 oyu olduğu gibi savaşa yatırdılar. Seçimler üzerinden aylar geçti ancak Türkiye'nin hiçbir sorununu çözme yönünde atılmış tek bir adım yok. Güvenlik yaygarasını öne çıkardılar. Herkesin gördüğü gibi Türkiye'de güvenlik sorunları seçim öncesinden çok daha ağırlaşmış durumda. AKP ancak krizler üzerinden hükümet olabiliyor. Suriye'de Kürt düşmanlığı nedeniyle Rusya'yla savaşın eşiğine geldi. Irak'a asker göndererek Bağdat'la tam bir gerilim hattı oluşturdu. İçeride Kürtlerle içinden çıkılmaz kanlı bir savaşı derinleştirdi. Şehirleri yıkmaya ve katliamlarla ancak tutunmaya çalışıyor. Rojava'ya askeri olarak saldırı hazırlığı yapıyor. ABD'yi baskı altına alarak "ya ben ya PYD" demeye başladı. Göçmenler üzerinden AB'ye şantaj yaparak tavizler koparmaya çalışıyorlar.

Görüldüğü gibi hem içeride hem de dışarıda AKP hükümetinin çözüme dayalı, sonuç alıcı hiç bir politikası ve girişimi yoktur. Tamamen krizlere dayalı, belirsizliklerle dolu sularda yol alıyor.

Bu kanlı ve katliamlara dayalı tarihsel Kürt düşmanlığı ve güncellenmiş politikalarında bir istikrar var. Şark Islahat Planlarında olduğu gibi önce ez, öldür, katliamdan geçir, sürgüne gönder sonra da teslimiyeti kurumlaştır, asimilasyonu engelsiz uygula ve kültüründen uzaklaştırarak soykırımı tamamla. Davutoğlu'nun açıkladığı 'master planlar' vb. tamamen bu su katılmamış ırkçı-sömürgeci zihniyetin klasik uygulamalarıdır. Hedefinde Kürtlerin direnme odaklarını dağıtmak ve üzerinde tek millet yaratma projesini başarıya ulaştırmak vardır. Bu da bir halkı tarihten silmeye, yok olmaya götürdüğü için tamıtamına bir soykırımı anlatır. Kürtlere dönük saldırı ve terörün 1925'lerden beri kesintisiz değişmeyen özü ve hedefi aynıdır.

Hedef ve amaç aynı olduğu için uygulama ve yöntemlerde de fazla bir değişim olmuyor. Koçgiri isyanında Kürtlerin üzerine Sakallı Nurettin Paşa ve Topal Osman'la çetelerini salmışlardı. Dersim ve diğer isyanlarda da farklı bir şey yoktu. 1990'larda düzenli ordu yanında kontr-gerilla, Jitem, özel timler, Hizbul-kontra, itirafçılar, korucular ve bilinen tüm cinayet şebekeleri, paramiliter güçler kullanıldı. Şimdi de cümbür cemaat tüm bu örgütlemeler ve çeteler sahaya sürüldü. Erdoğan koordinesinde Ergenekoncular, Sedat Pekerler, Korkut Ekenler, Esedullah timleri, DAİŞ vb. tüm güçler savaşa sürülmüş durumda. Eskiden farklı daha doğrusu ek olarak bu saldırıların hedefine Rojava'da dahil edilmiş. Güney Kürdistan ise tam bir dikensiz gülbahçesi! İstedikleri kadar uçak kaldırıp istedikleri kadar bombalıyorlar. Kimse ne yapıyorsun, başka ülkenin sınırlarını niye bu kadar ihlal ediyorsun, demiyor. KDP ise PKK'ye karşı saldırı diye neredeyse sevincini dışa vuracak durumda.

Türk devleti Kuzey ve Rojava'yi ezerse tüm Kürtler bilmeliki, Güney Kürdistan'ı savaşa bile gerek duymadan tasfiye edeceklerdir. Erdoğan bunu gizeleme gereğini duymuyor. Geçen hafta basının önünde yine açıktan söyledi: "1 Mart tezkeresini geçirseydik, Irak'ta masada olsaydık, bugünkü Irak olmazdı. Rojava'da aynı hatayı yapmayacağız." Kürtlerin varlığını ve statü sahibi olmalarını kendileri için tehlike olarak görüyorlar. Bunun için de Cizre'yi, Sur'u vb. yıkmayı, şehirlerde dünyanın gözü önünde katliamlar yapmayı göze alıyorlar. 

Davutoğlu Mardin'e gelip 'Master planını' açıklıyor. Ne zaman? Cizre yakılıp yıkılırken, bodrum katlarında mahsur kalmış onlarca yaralı ve sağ insan katledilirken! Tüm insani değerler, savaş kuralları çiğnenirken! Kürtleri bu kadar aşağılamak, üstten bakmak, varlıklarını ve duygu dünyasını yok sayıp ezmek ancak ırkçı ve faşist bir gözü karalık ortamında olabilir. Bunun başka olabilirliği ve açıklaması yoktur.

Büyük bir terör dalgasıyla şehirlere saldıracak ve bahara yetişmeden ezeceklerdi. Ancak hesapları tutmadı. Şehirlere ve kanlı katliamlara saplandılar. Sırada başka şehirler var. Üstelik baharın da eli kulağında. Bunun korkusu ve telaşıyla şimdi aralıksız gerilla bölgelerini bombalamayı sürdürüyorlar. Gerilla hazırlıklarını engellemeye ve ülkeyle-halkla ilişkilerini kesmeye çalışıyorlar. 

Onlarca yıllık gerilla birikimini ve direnme potansiyelini anlaşılan iyi hesaplamamışlar. Dayandıkları kriz ve kaosa dayalı yönetme taktiği uzun zamana yayılırsa kime ne getireceğini tabi ki kimse kestiremez. Erdoğan ve özel savaş karargahları onun için korku ve telaş için tüm insani değerleri ayaklar altına alarak kısa sürede sonuç almaya çalışmaktadırlar. Ancak gerillanın savaş stratejisi kısa süreli sonuç alma üzerine değil, uzun süreli bir halk savaşıdır. 

Kürdistan halkı ve Türkiye'nin demokrasi güçleri, ezilenleri, Aleviler ve hak arayan tüm kesimleri bilmelidirler ki, Özgürlük Hareketi tüm bileşenleriyle savaşacak ve direnecektir. Onlar da Türkiye'yi bu kanlı girdaba çekmeye devam eden faşist kurumlaşmaya karşı birleşmeli ve karamsarlığa kapılmadan birliklerini ve mücadelelerini yükseltmelidirler. Zafer direnenlerin olacaktır. Faşizm kaybedecektir.