Batı’da büyük bir muhalefet boşluğu olduğu gerçeği ile her defasında daha çok yüzleşiyoruz. Irkçı, şoven saldırıların karşısına güçlü bir direniş koyamamak, alternatif geliştirememek ve en önemlisi, saldırıların seyircisi haline gelişimiz, bizi çok daha derin bir sorgulamaya yöneltmek zorunda. 

İktidar tarafından, büyük bir sindirme operasyonunun adım adım örgütlendiğini görmeyen, tespit etmeyen yoktu sanırım. Sorunumuz, gördüğümüz, tespit ettiğimiz bu duruma uygun bir mücadele biçimi örgütleyemeyişimizde. 

Gecekondularda öne çıkan militanlık ile şehir merkezlerinde düzeni ürkütmemeye dikkat eden eylemlikler arasına sıkışmışlık, şişen sisteme müdahale etmekte etkisiz kalıyor, daha çok kendini korumaya ve var etmeye dönüşerek, kısır bir görüntüye kavuşuyor. 

Çağrılar, imzalar, başka çağrıcılar, başka imzacılar listesi o kadar uzun ve birbirinden kopuk ki en etkili olması gereken “aydın” seslenişi bile tuzla buz oluyor. 

Entelektüel alanın, iktidara ilk teslim olanlar arasında olması, gücün ve iktidarın çevresinde öbekleşmesi, bilgi üzerindeki dejenerasyona sundukları katkı, hak ve özgürlükler üzerinden gelişen muhalefetin etkisizleştirilmesinde rol oynuyor. 

Bilgi kirletildikçe, gerçeğin etki gücü düşer. Bunu bilenler, gerçeğin ve bilginin üzerine abanıyorlar. 

Şoven ve ırkçı saldırıların, yazıların, propagandaların hemen hepsi, bilgi kirliliğinin ve mücadele boşluğunun üzerinde güçleniyor. Hızla kendisine bir kanal açıyor ve açtığı kanala lümpen yığınları sürüklüyor. 

Şiddetin ve baskının azgınlaştığı dönemlerde, hızla geriye doğru çekiliş, beklemeye geçme, dışarıdan izleme, politik gidişatın nereye evirildiğini, kimden yana güçlendiğini tespit etme ve konumlanma hali, 12 Eylül cuntasının derin izlerini taşıyor. 

Kürt Özgürlük Hareketi’yle mesefalenmenin en önemli sebeplerinden birisi bu izlerdir. 

Devletin kırmızı çizgilerini rahatsız etmeyecek bir politik çerçeveye oturmak, bir nevi sistem karşısında kendini garantilemek ve “biz yokuz” mesajını, politik eylem ve sloganlarla vermek, 12 Eylül faşizminin yarattığı politik psikolojinin yansımalarından biridir. Cunta karşısında yaşanan siyasi yenilginin, kuşaktan kuşağa taşınabilmesinin en büyük nedenlerinden de biridir. 

Sol’un bir kısmının ve demokrasi güçlerinin, Kürt hareketi ile kurduğu bağ, bu yüzden devleti çok rahatsız ediyor. Suruç Katliamı, aynı zamanda bu bağı kuran tüm kesimlere verilmiş kanlı bir mesaj olarak da okunmalıdır. 

HDP’nin, Türkiye siyasetinin her alanında geniş kabul görmesi, sözünün karşılık bulması, devletin Kürt sorununa bakışındaki inkarcılığı elinden alması, batıdaki kitlelerin ve gerçeğin üzerindeki şoven, ırkçı, tekçi anlayışı sallayarak, politik meşruluğunu kabul ettirmesi, asıl rahatsızlığın kendisi oldu.  

İktidar, Gezi’de, Kobanê’de ve 7 Haziran seçimlerinde kaybettiği irade savaşını, Cizre’de kazanmak için devleti birleştirdi. Devlet’in tüm geleneksel işbirlikçileri hızla iktidar etrafında toplandı. 

Cizre düşseydi, iradesi kırılabilseydi bunun politik atmosfere nasıl yansıyacağını, RTE’nin ve iktidarın bunun üzerinden nasıl bir üstünlük kuracağını hayal edebiliyor musunuz? Bu yanıyla tek taraflı çağrı yapan kesimlerin, meseleyi biraz da buradan okumalarında fayda var. 

Bir halkın üzerine yağan bombaları, kurşunları sorun etmememiz gerektiğini, terörle mücadelenin birlik ve sabırdan geçtiğini, “PKK faşizmi” olduğunu, linç için sokağa çıkanların vatanını, bayrağını seven insanlardan oluştuğunu, bangır bangır bağırıyorlar. 

Eğer, Cizre’nin iradesi kırılsaydı, bu sesler, tüm muhalif kesimleri içine alacak ve en ufak çıtırtıya bile kulak kabartan eli sopalı, satırlı bir güruh peydahlanacaktı tepemizde. 

Yaşananlara, “ama, fakat, bu da olmaz ki, yapılmaz ki...” şekline bürünmüş, “milli birlik ve bütünlüğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” ortalamasıyla yedeklenenlere söylenecek hiçbir söz yok artık. 

Eğer bir halkın başına bombalar yağıyorsa, çoluğu, çocuğu katlediliyorsa, bulunduğu, görüldüğü yerde linç ediliyor, yerlerde sürükleniyor, “Türk’ün gücünü göreceksiniz” denilerek, bedeni, dili, kültürü yağmalanıyorsa, orada faşizm vardır. 

Faşizm karşısında susan “dilsiz şeytanlar”, nerede faşizme karşı bir direniş varsa dilli şeytanlara dönüşüyorlar. 

Barış talep etmenin, devlete karşı korkunç bir kalkışma olarak lanse edildiği, “terör örgütünün ekmeğine yağ sürmek” olarak afişe edildiği, camına, balkonuna bayrak asmayanın işaretlendiği, tüm muhaliflerin “terör” demagojisiyle baskı altına alındığı ve özünde faşist mühendislik ile toplumun dizayn edilmeye çalışıldığı bir dönemi koştur koştur inşa ediyorlar. 

Gecekonduları şehir merkezleriyle, tüm muhalefet güçlerini sistemli bir direnişle, hak ve özgürlükleri, barış ve demokrasi ile birleştiremez ve bir cephe oluşturamazsak, politik boşluğu hızla iktidar ve geleneksel devlet işbirlikçileri dolduracaktır. 

İktidarın sistemli saldırısına, yine sistemli bir karşı koyuşu örgütlemenin yolunu, politikasını ve cephesini yaratabilirsek, 1 Kasım seçimlerinde daha güçlü ve alternatif olan sol bir iradenin varlığını, elle tutulur, gözle görülür kılmış olacağız. 

1 Kasım, seçim olmaktan daha çok, onunla örtülmüş bir irade savaşı olacak. 

Cizre, bu irade savaşında nasıl durulması gerektiğini öğretti bize. 

Latin Amerika’da, Uzak Doğu’da, direniş örnekleri aramamıza gerek yok. Kendi topraklarımızın içinde, onlarcası var. Sadece doğru bakmamız ve anlamamız yeterli…