
Türkiye'nin bugün yaşadıklarına bakıldığında toplumsal sorunlarda siyasal ve demokratik yöntemlerin bir ilaç gibi geldiği daha iyi görülür oldu. Kürt sorunu bu devletin yarattığı ve kuruluşundan günümüze kadar süren en ağır sorunu oldu. Her türlü katliam, sürgün, idam ve ezme denemeleri yapıldı. Büyük kayıplar ve trajediler yaşandı. Ancak sorun çözülmedi ve giderek katlandı, büyüdü. Bütün bunların yerine devlet şiddet içermeyen siyasal ve demokratik yolları kabullenseydi şimdiye kadar sorun çoktan çözülmüş olurdu ve bugünkü krizler, kayıplar da yaşanmazdı.
Türk devletini yönetenler sorun yaratan bu politikalarını sorgulamadılar. Adeta tanrısal doğrularmış gibi halklara dayattılar. İtiraz edenleri, karşı çıkanları ezip geçmeyi kendilerine vazgeçilmez bir hak olarak gördüler. Geçmiş ateşkesleri ve çözüm arayışlarını bir kenara bırakalım, 2013 Newroz'undan beri görüşme ve tartışmaların bile topluma nasıl nefes aldırdığı, çatışmaların durduğu, cenazelerin gelmediği zaman oldu. Şiddeti giderek devre dışı bırakan bu yolda ısrar edip çözüm aranacağına 24 Temmuz'da Erdoğan önderliğinde uçak filoları kaldırılarak topyekün bir savaş Kürtlere dayatıldı. Denemedikleri demokrasi yolunda ısrar edeceklerine, en çok bildikleri ve çokça başvurdukları şiddet sarmalına yine Türkiye'yi sürüklediler.
Kürdistan'ın Ankara'dan çok kötü yönetildiğini bilmeyen kalmadı. Gönderilen vali ve devletin diğer temsilcileri tamamen sömürge valileri, yöneticileri gibi hareket ediyorlar. Kesinlikler halk düşmanlığı temelinde görev yapıyorlar. O kadar şiddet tırmandırıldı, mahalleler ağır silahlarla dövüldü, gençler, çocuklar katledildi, bir gün vali ve kaymakamlar halka doğru bilgi vermedi. Resmi güçlere dair bir tek suçlama veya eleştiri getirmediler. Bu durumda halk bunları nasıl yönetici olarak kabul edecek veya güvenecek?
Halk devletin kendisini kötü yönettiğini, düşmanlık yaptığını, çocuklarını öldürüp tutukladığını hergün kendi gözleriyle görüyor. Buna itiraz edip "Bundan sonra devlet bana karışmasın, ben kendimi yöneteyim" dediğinde de direkt hain ve devlete başkaldırmış muamelesi görüyor. Halk öz yönetimini ilan edip "Ben kendi kendimi yöneteceğim" diyor. Bu nereden bakılırsa bakılsın gayet siyasal ve demokratik bir taleptir, bir temel haktır. Halkların, toplumların kendisini yönetme isteğinden daha doğal ne olabilir? AKP hükümeti, devletin resmi güçleri ve yandaş medyalarıyla Kürdistan'a görülmedik bir sefer düzenliyorlar. "Mutlaka halkın bu talebini ve hareketini ezeceğiz, bastıracağız" diyorlar.
Halk, mahallemde, köyümde, şehrimde meclislerimi kurup kendi kendimi yöneteceğim dediğinde kıyamet koparıyorlar. Bu demokratik çıkışı, savaş ve şiddetle özdeşleştirilerek mutlaka devletin kazanması gereken bir meydan muharebesine çevirdiler. Mevcut güvenlik yasaları yetmedi, gelsin yenileri! PKK yöneticilerinin başına para ödülleri koymak, muhbirliği özendirmek, halka yasak bölgeler ilan etmek vb. Açık ki, bunlar da yetmeyecektir. Hakkını arayan, bilinçli ve örgütlenmiş bir halkı hiçbir yasa ve yasak yolundan alıkoyamaz. Sonrası gelecektir, olağanüstü haller, sıkıyönetimler bu mantığın doğal sonuçlarıdır.
Gelen eleştiri ve uyarılar karşısında Başkomutan Erdoğan tepki göstermişti, "Türkiye 1990'lara gitmez" diyordu. Şimdi mahalleler bombalanıyor, onlarca sivil katledildi, birçok bölge askeri alan olarak ilan edildi, tüm vatandaşlar fişleniyor. Kürtlerle ilgili bilgi bankaları ağzına kadar dolu, Kürdistan'a asker, polis sevkiyatı devam ediyor. 1990'lardan farklı olan ne? Daha fazla insan ölmedi diye kimse avunamaz herhalde. Çünkü onu yapacaklarını da söylüyorlar. Davutoğlu "Öz yönetim ilan eden yerler mutlaka hal olacak" diyor. Erdoğan "Bir tek silahlı insan kalana kadar devam edeceğiz" diyor. Bunu savaş diline çevirdiğimizde daha çok ölüm ve katliam dışında bir karşılığı yoktur.
Demokrasiye ve siyasal yönetemlere karşı açık bir komplo kuruldu. Erdoğan bunu televizyonlarda resmen ilan etti. "İmralı görüşmeleri olmaz, Dolmabahçe protokolu yanlıştır, masa yok" vb. açıklamalarda bulundu. Bundan sonrasının savaş ve kaos olacağı açıktı. Nitekim giderek devletin denetiminde ve yönlendirmesinde şiddet tırmandırıldı. 7 Haziran seçimlerini de Erdoğan tanımadı. Yine tam bir komplo ve darbe girişimiyle onu da geçersiz saydı. Ne olursa olsun iktidarı bırakmamayı önlerine koymuşlar.
Bu açık savaş ve demokrasi karşıtı politikalarına çok etkili bir demokrasi bloku ile karşılık vermek gerekiyor. Kürdistan halkı hızla kendisini bu yeni duruma adapte ederek, öz yönetimlerini tahkim edip koruyarak, yaygınlaştırarak saldırganlığa cevap olmalıdır. Bu katliamcı ve faşizan güçlere can güvenliklerini teslim edemezler. Kendilerini hem örgütleyecek hem de koruyacaklardır. En acil güncel görev budur. Demokrasi cephesi tüm Türkiye'ye de dalga dalga yayılmalıdır. Bu sadece Kürdistan'ın, orada oturan halkların sorunu değildir. Tüm halkların sorunudur. AKP faşizmine, savaş politikalarına karşı demokratik bir barikat örmek zamanıdır. Savaşın ve şiddetin daha fazla devreye sokulacağı açıktır. Tüm aydınların, sol ve demokratik güçlerin birleşme ve faşizme dur deme zamanıdır.