1 Kasım Seçimleri’nin sonuçlarını ve yeni dönemin mücadele ihtiyaçlarını tartıştığımız dosyamızın bugünkü bölümünde, kadınların sözü var.

Yeryüzü Kadınları’ndan Benazir Coşkun, Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy ve Özgür Kadın Kongresi (KJA), sürecin gereklerine dair değerlendirmelerde bulundu.

Hepsinin ortaklaştığı ihtiyaç, öz savunma. Sürecin güçlü bir antifaşist ortaklıkla ve öz savunma temelinde örgütlenmesi, faşizme karşı birlikte direnişin hayatın içinde pratikleştirilmesi, ortak vurgu.


‘Despotizm boyut atladı’

Yeryüzü Kadınları’ndan Benazir Coşkun‘a göre, “darbeyle hesaplaşacağız” diyerek yola çıkan AKP iktidarı, son 13 yılda kendi sivil darbesini hayata geçirmiş durumda. Coşkun, bunu şöyle anlatıyor: “AKP, 7 Haziran sonrasında gerek Ortadoğu özelinde değişen, sürdürülen dünya dengeleri, gerekse de bu denge içerisinde despotizmini savaş ve yıldırma politikalarıyla harmanlayarak DAİŞ’in korku stratejisindeki gibi, aynı pratik hatla 1 Kasım sürecine ulaştı.”

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da “despotizmin boyut atladığı ve erkek egemenliğinin katmerlendiği” bir sürece girildiğine işaret eden Coşkun, şöyle deva ediyor: “Umut-umutsuzluk diyalektiği içinde akan bir mücadele hattı... Kaosun istikrar ahvalinde okunduğu bu süreçte, muhakkak ki ibreyi umuda doğru çevirmenin, direnişi büyütmenin olanakları oldukça fazla.”


‘Karamsarlıktan 

kurtulmak zorundayız’

Peki ne yapmalı? Benazir Coşkun, bu soruya şöyle yanıt veriyor: “İlk elde halkları, ezilenleri, işçi sınıfını, kadınları karamsarlığa iten, kimi kesimlerce ‘bizim büyük çaresizliğimiz’ olarak okunan bu pasif, örgütlenmeme halinden kurtulmak zorundayız. Zira direniş tarihi, ezilenlerin ancak her koşulda mücadeleyi yükselttiği noktada umut tohumlarının ekilebildiğini göstermiştir.”

Umut tamam, peki pratikte? Devam ediyor Coşkun: “Bu süreçte, karşımızda duran ve birbirleriyle hegemonya mücadelesinde olan pek çok iktidar odağının birleştiğini gördük. Seçim özelinde de ciddi bir faşizan cephe birleşti, örgütlendi. Bunun karşısında ezilenlerin, direnenlerin de halkla buluşan, meclislerini kuran, sokağı korkuya terk etmeyen birleşik, ortak bir cephe kurmaları gerekiyor. Biz de Yeryüzü Kadınları olarak kendi örgütlenme perspektifimizi tamamen birleşik kadın cephesi, dayanışması fikriyatından yola çıkarak kuruyoruz.”


‘Türkiye Kadın Kurtuluş Hareketi’ önerisi

Coşkun’a göre Türkiye’deki bütün kadın örgütlerinin, “erkek egemen bloka” karşı ortak bir örgütlenme kurması gerekiyor. Bu noktada önerisi şöyle: “Bütün ülkede, dönem dönem platformlar aracılığıyla gelen kadın örgütlerinin, bu birlikteliklerini ‘Türkiye Kadın Kurtuluş Hareketi’ gibi bir çatı örgütlenmesine sıçratması, bunu da Kürdistan’daki kadın özgürlük hattıyla birleştirmesi, önümüzdeki süreci aşmanın en etkili, en önemli yolu olabilir.”

Peki bu örgütlenmenin biçimi, içeriği nasıl olmalı? Coşkun, şu vurguları yapıyor: “Kadın meclisleri üzerinden şantiyede, plazada, sokakta, okulda, evde, kısacası yaşamın bütün alanlarında öz örgütlülüğü, öz savunması olan, kendini bunlarla donatan bir perspektif olmalı. Karşımızda yükselen faşizan cepheyi durdurabilecek güç, ancak ve ancak böyle bir yöntemle mümkün. -Ki kadın öz savunmasının geliştiği yererde kadınların çok daha güçlendiği ve devlet saldırılarının onca tankına, topuna rağmen gerilediği somut gerçeklik. Örneğin Cizre’de kadın öz savunma güçleri, ailesi tarafından zorla evlendirilmek istenen genç bir kadını, bu şiddet döngüsünden, dayatmalardan kurtarma iradesini göstermiştir. Yine, kadın cephesinin örgütlü bir biçimde sahip çıktığı, takip ettiği davalar, kazanımla sonuçlanmıştır.”


‘Cizre ve Hopa birleşmeli’

“Egemenler tarafından dağıtılan, birbirine karşı düşmanlaştırılan, şovenist, cinsiyetçi politikalarla birlikteliği engellenen bütün ezilenlerin ve ezilen kadınların” ortak bir hatta birleşmesi önerisini yineleyen Benazir Coşkun, “Kürdistan’da yükselen katliamlar ve direnişte, Cizre hattında yükselen kadınların zılgıtlarıyla Soma’da sömürü politikalarıyla katledilen işçi sınıfına mensup kadınların, tarım işçilerinin, Hopa’da HES’lerle doğa talanına karşı ‘Devlet kimdur’ diye isyan eden kadının çığlığını birleştirmeliyiz” diyor.

Coşkun, sözlerini şöyle noktalıyor: “Tarihte nasıl ki faşizme karşı antifaşist cephe örgütlendiyse, kadınlar da bu süreçte Sovyetler’den İspanya’ya kadar cephenin önemli bir öznesi haline gelip mücadeleyi yükselttiyse, bugün de temelde Ortadoğu’da, Soma’dan Hopa’ya, Silvan’dan Rojava’ya kadar direniş hattını sistemli, ortak bir cephe etrafında birleştirmek umudu büyütecektir. Demokratik muhalefeti örgütlemenin yolu, kadın bakış açısıyla egemen bloku hedef aldığı kadar her türlü ezen iktidarı hedef alan bir hatta birleşmekten; rekabetten uzak, birlikten beslenen, cinsiyetçiliği iyi kavrayan, toplumu ve kadınları meclisleriyle politik özne haline getiren ortak bir cepheden ve bağımsız kadın özgürlük mücadelesinden geçiyor.”


KJA’nın değerlendirmeleri

Özgür Kadın Kongresi (Kongreya Jinên Azad-KJA) ise, tespit ve önerilerini kurumsal kimliğiyle açıklamayı tercih etti.

İktidar, ana muhalefet ve muhalefet üçlüsünün “algıları kapatan hiyerarşik bir yapıyı” dayattığını belirten KJA, şöyle devam ediyor: “Bu üçlü, ne söylendiğini değil kimin söylediğini anlamlı kılan bir eğilimi açığa çıkarıyor. Bu nedenle iktidarların söylediğini herkes duyar. Onun arkasından ana muhalefetin sözü gelir. Muhalefetin söylediği, üçüncü kırılmadan sonra duyulur. Kadınların sesi ise ancak dördüncü kırılmadan sonra iyice cılızlaştırarak duyurulur.”


‘İstikrarsız, zaafsız duruş’

Aynı eğilimin demokratik muhalefet içinde de görüldüğü eleştirisini yapan KJA, bu noktada şu tespitleri yapıyor: “Egemenlerin ezilenlere yaklaşımlarını deşifre edilerek, tüm toplumsal kesimlerle bağ kurularak gerçekleştirilmiş istikrarlı, zaafsız bir duruş gerektirir. Karşıtlarına benzeyen en ufak eğilimleri ciddi çelişkilere ve güvensizliklere neden olabilir. Etkileyici bir dinamiğe dönüşen demokratik mücadele örgütlerinde bir süre sonra erkek egemen ulus devlet aklıyla ezilenlerden fedakarlık bekleyen egemenler, erkek egemenliği için kadınlardan sürekli fedakarlık ve özveri bekleyen kültürle eş durumdadır.”


Nasıl örgütlenmeli?

Peki nasıl örgütlenmeli? KJA da bu soruya şöyle yanıt veriyor: “Demokratik dinamiğin sesini kırılmalara uğratan araçlara bakmaksızın yüz yüze iletişim stratejisini adım adım yaşama geçirerek, topluma teoriler anlatmadan önce pratiğini inşa edip yaşamda karşılığını yaratarak, ‘Başka bir yaşam mümkündür’ü gerçekten tespit ederek örgütlenmeliyiz. Bugün gelinen aşamada demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü stratejilerle demokratik özerkliğe giden taşları döşerken sorumlulukların yerele devri, demokratik ulusu kapsayarak pratikleşmelidir. Faşizm bu pratiklerle önlenir.”


‘Sağlam bir bünye’

KJA, “bireysel sorumluluklara” da vurgu yapıyor: “Kişinin milliyetçilik, dincilik, merkeziyetçilik, rantçılık, cinsiyetçilik, pozitivist bilimcilik, militarizm, oryantalizm gibi zaaflarıyla mücadelesinde çok sağlam bir bünye yaratması, kurtulmuş olması gerekiyor. Aksi halde ulus devletin iflasına giden yolda iflas etmiş oluruz.”


‘Asıl sorun yüzde 49.4 değil’

Halkevleri Genel Başkanı Oya Ersoy, 1 Kasım’ın ardından faşizme karşı mücadelenin yeniden solun en geniş yelpazesinde tartışıldığını söylüyor.

“Gerekçelerimiz arasında nüanslar olabilir ancak bugün tırmanan faşist saldırıların ve tehdidin asıl nedeni AKP’nin yüzde 49,4 oy almış olması değildir” diyen Ersoy, devam ediyor: “Asıl sorun, AKP’nin ülkenin temel sorun alanlarında şiddetlenen bir krizle karşı karşıya olması ve faşizmi tırmandırmadan ülkeyi yönetme şansına sahip olmamasıdır. Yani sorun, AKP’nin gücü kadar güçsüzlüğüdür. Bu konumdaki bir iktidarı bu kadar güçlü bir tehdit haline getiren ise, toplumsal muhalefet dinamiklerinin toplamda güçlü bir potansiyel taşımalarına karşın, parçalı ve dönemin mücadele gereklerini yerine getirmekten uzak, yer yer pasifist bir tutum içinde olmasıdır.”


‘Aktif bir öz savunma çizgisi’

Peki çözüm ne? Ersoy’a göre, faşizme karşı mücadelenin baş gereği, “aktif bir öz savunma çizgisi.” Şöyle devam ediyor: “Abluka karşısında Cizre’nin, sivil faşist saldırılar karşısında Tuzluçayır’ın yaptığını yapmak, saldırılara aktif direnişle yanıt vermek gerekiyor. İkinci gerek, hak mücadelelerinin elden bırakılmaması, halkın sağ politikanın etkisi altındakiler dahil geniş kesimlerinin sınıf çıkarları ekseninde birleşmesi ve bu eksende şovenizme ve gericiliğe karşı sahici toplumsal barikatlar kurulmasıdır. Bu saydığım iki müdahale ile sağa oy veren ama faşist saldırılara birebir katılmayan geniş kitlelerin tarafsız kılınması sağlanacaktır. Üçüncü gerek ise birliktir. Ancak bu, yukarıdan, örgütlerin şekli olarak bir araya getirilmesi değil mücadelenin birliği şeklinde olmalıdır. Yani ihtiyaç duyduğumuz şey, devrimci eylemin birliğidir. Aksi takdirde iyi niyetli girişimlerimizin de, Barış Bloku’nda olduğu gibi gerekli etkiyi yapmayacağı görülmelidir.”


ALİ BARIŞ KURT/ANF/ANKARA