“İsyanlar, sesi duyulmayanların dili ve güçsüzlerin sesidir”  Martin Luther King


Martin Luther King'in, Amerika’nın ötekileri olan siyahilere büyük bir belagat ustalığıyla hitap ederken, ''İsyanlar sesi duyulmayanların dili ve güçsüzlerin sesidir'' deyişi hala kulaklarımızda çınlıyor. Bu söz hamasi bir nutuktan ziyade sosyo-politik patlamaların reel çıkışına dair güçlü bir tonlamadır. Siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel açıdan takatten düşürülen ''güçsüzler''in istibdatçı güçlere karşı en büyük reddi ve itirazı isyanlar ile ortaya çıkar. Türkiye’nin ''zenci''leri olan Kürtlerin 40 yıllık mücadele serüveni de monolitik ulus yaratma politikası ve onun kurucu ideolojisi olan kapitalist moderniteye karşı itirazın adıdır. 

Kürdistan tarihi başta olmak üzere Kürt Özgürlük Hareketi’nin itiraz yolculuğunda da sürekli önemli kavşaklar ve eşiklerde zuhur eden merkezlerden biri de Cizre’dir. Cizre’nin hüviyetinde yer alan bu ''serhildan'' kültürü sürekli olarak kenti iktidarların hedefi haline getirmiştir. Kürt sorunun yakın tarihsel arka planında önemli bir dönemeç olan ve Kürtlerde telafisi zor toplumsal kırılma yaratan 1990’larda en çok zulme uğrayan, toplu ölümler ve faili meçhul cinayetlerin yaşandığı Cizre, bugün de devlet tasallutunun kıskacında bulunmaktadır.

Ancak devletin formel ve informel bütün güçleri ile neden Cizre’ye musallat olduğuna geçmeden, kentin tarihsel arka planına bakmakta fayda var.

Kürtlerin demokratik hak ve taleplerinin inkarı ve 12 Eylül 1980 darbesinin baskı ve sindirme politikaları ardından giderek büyüyen PKK, özellikle 1990’lı yılların başında kitlesel bir desteği de arkasına aldı. Devlet, bu desteğin önünü kesmek için Kürt illerinde sivil halka karşı sistematik bir yıldırma ve bastırma politikası geliştirdi. Yürütülen savaş konsepti sonucunda binlerce kişi hayatını kaybederken, milyonlarca insan da yerinden yurdundan edildi. Kürtlerin tarihinde yıkıcı bir özne olan Türkiye Cumhuriyeti, özellikle PKK ile olan bağları güçlü olan Şırnak’ta tenkil ve tehcir harekatını şiddetli biçimde hayata geçirdi. Şırnak merkez ve ilçelerinde de yoğun çatışmaların yaşandığı '90’lı yıllarda yüzlerce insan ya öldürüldü, ya kaybedildi ya da failli meçhul cinayete kurban gitti. En korkunç olanı ise toplu ölümler, toplu kaybedilmeler ve toplu infazlardı. Aynı aileden çok sayıda kişi katledildi ya da bir daha dönmemek üzere kaybettirildi. 

Kürtlerin 1980 öncesi daha çok tarihi ve kültürel bir tema ile kutladığı Newroz kutlamaları, Kürdistan'da süren çatışmalı ortama paralel olarak 1990'lı yıllardan sonra başta Cizre olmak üzere bazı merkezlerde politik bir muhteva ile insanları bir araya getirmeye başladı. Cizre’deki kanlı 1992 Newrozu'nda devlet güçlerinin açtığı ateş sonucu resmi rakamlara göre biri gazeteci toplam 57, gayri resmi rakamlara göre ise 94 kişi katledildi. Cizre, Kürtlerin kitlesel düzeyde esaret zincirlerini kırması nedeniyle sembolleşen bir ilçe haline geldi. 1990’lı yıllarda Kürt direnişinin merkezi olan Cizre’nin neredeyse bütün köylerinin devlet tarafından yakılması ve boşaltılması sonucunda onbinlerce kişi bir anda kendisini ilçe merkezinde buldu. Bu sadece demografik bir değişimi değil, acıları ve öfkeleri ortak olan bir sosyal yapıyı doğurdu. İşte bugün Cizre’de öldürülen, gözaltına alınan, tutuklanan, devletin her türlü gazab-ı hiddetine maruz kalan ve bu şiddet sarmalına karşı bir koruma refleksi ile ortaya çıkan hendekleri kazanlar bu “öfkeli” sosyal yapının çocuklarıdır. Belleklerinde ve sırtlarında geçmişin ağır travmasını yaşayan bu çocukların ve gençlerin sisteme olan hıncı kaba bir öfkeden ziyade, aynı zamanda politik kodlar ile bezenmiş bir reddiyeyi de içermektedir.


Amaç, politik-toplumsal dinamikleri törpülemek

Cizre’nin tarihsel panoramasına ana hatları ile değindikten ve bu eksende kentin sosyal psikolojisine dair yaptığımız kısa değerlendirmeden sonra, 6-8 Ekim’de toplumsal ayaklanma  ile başlayan ve bugüne kadar kentte süregelen olaylarda devletin başat rolü, maksadı ve algı operasyonuna keskin bir geçiş yapalım.

Küresel ve bölgesel bazı güçlerin Ortadoğu’yu bir lego oyunu gibi görüp, yıkıp yeniden dizayn etmek için bir siyasi avadanlık misyonu verdiği DAİŞ ile stratejik ortaklık kuran AKP Hükümeti’nin Kobanê sürecinde izlediği aleni tarafgir politikası Kürtlerde toplumsal bir deprem yarattı. Kobanê’nin düşmesi için DAİŞ’e açık çek sunan AKP, Rojava’nın yenilgisi üzerinden diyalog sürecinde Başmüzakereci Sayın Öcalan’ın ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin elini zayıflatmayı ve kendi 'çözümü'nü dayatmayı amaçlamaktaydı. Ancak Kobanê’de tutmayan hesap, bu kez Cizre’de devreye sokuldu. 'Kontrollü gerginlik' siyaseti çerçevesinde Cizre’ye müdahale eden devlet aynı zamanda gerçeği manipüle eden bir algı operasyonu ile kamuoyuna 'Önce kamu düzeni, sonra süreç' mesajını vererek, Sayın Öcalan’ın sunduğu taslağı hayata geçirmemek için 'usta'ca bir bahane yaratmak istedi. Bu diskur, iktidarın süreç konusundaki gayri ciddiliğinin ve ertelemeci yaklaşımının bariz bir göstergesidir. 

Oysa ki Cizre’de 3’ü çocuk 6 kişinin ölümüne ve onlarca kişinin ağır yaralanmasına neden olan AKP devleti, asıl Cizre’de kamu düzenini bozdu. Kamu ile barış sağlamayan bir Hükümetin 'kamu düzeni'ni süreçte listenin başına alması, bir nevi arabayı atın önüne sürmesidir. 'Kamu düzeni'nin yegane gayesi; Kürt halkının politik-toplumsal dinamiklerini törpülemektir. Kürt toplumsal dinamiğinin güçlü olduğu Cizre, bu nedenle hedef haline getirilmiştir. Bu, Kürtleri sopa ile uslandırma hükümranlığının kadim hikayesidir aynı zamanda.


Müphem adreslere havale etme

Komalê Ciwan’ın toplumsal gösterilere dair gençlere bazı eylem tarzlarına ilişkin duyarlılık çağrısı yaptığı gün, Cizre’de katliam girişimi oldu. Hendeklerin kapatıldığı gün, 16 yaşındaki Ümit Kurt vuruldu. Sayın Öcalan’ın mesajını Cizre’ye iletmek üzere gelen DTK ve HDP heyetinin ilçede yarattığı olumlu havanın hemen akabinde ise 12 yaşındaki Nihat Kazanhan yaşamını yitirdi. Başbakan ve İçişleri Bakanı başta olmak üzere Hükümete bağlı bütün mülki amirler ve bağlı medya kuruluşları Nihat’ın ölümünü Kürt Hareketine yıkmaya çalıştı.  Ancak son çıkan görüntülerde 12 yaşındaki masum bir çocuğun polis tarafından katledildiği açıkça görülmektedir. AKP Cizre’de sadece bir fiziki operasyon yapmadı, aynı zamanda Hitlerin Propaganda Bakanı Gobbelse rahmet okutan ve 'usta'lık dönemine yakışır düzeyde bir algı operasyonu yürüttü. 

Cizre’de çocukların öldürülmesi, en ufak bir toplumsal gösteriye silahlar ile karşılık verilmesi ve bunu sadece karanlık odakların tezgahı diye göstermek bir yanılsamadan ibarettir. Çünkü, Cizre’de plakasız araçlar ile korsan bir tarzda kent merkezinde çocukların öldürülmesi ve hedef haline getirilmesini müphem adreslere havale etme ve salt 'provokasyon' momentinde yapılan siyasal izah, AKP Hükümeti’ni sis içerisinde kendisi kaybettirmesine fırsat sunmaktan başka bir işe yaramamaktadır. 

AKP’nin dar kafalı akılcılığı, Cizre’de kurulan hendekleri 'asayiş' adı altında toplumu sindirme harekatına, Kürdistan’da tunç yasaları uygulama fırsatına dönüştürmeye çalıştı. Oysaki kazılan bu hendekleri, AKP’nin tüccar zihniyeti ile Kürtleri oyalama siyasetine karşı bir itirazın dışavurumu şeklinde değerlendirmek gerekiyor. Cizre’de kazılan hendekler ve sonrasında yaşananlar devletin yargısına, idaresine ve zoraki kudretine karşı vuku bulan bir reaksiyondur. Delûze’nin “İktidar hayatı hedef aldığında, hayat iktidara direniş olur” sözü herhalde Cizre’nin mevcut durumunu özetleyen en sözlü ifade olsa gerek… 

6-8 Ekim’de Kürdistan’da başlayan daha sonra Türkiye metropollerine ve Avrupa’ya kadar yayılan Kobanê serhildanında 50’yi aşkın kişi öldü, 682 kişi yaralandı ve bine yakın kişi de tutuklandı. Yaşamını yitirenlerden 40’tan fazlası ve yaralananların büyük çoğu gözaltına alındı. Bu olaylar hasebiyle tutuklananların tümü Kürt Siyasal Hareketi’ne sempati duyan insanlardan oluşmaktadır. Halbuki tutuklanması ve kovuşturmaya uğraması gerekenler devlet, korucu ve diğer paramiliter güçlerin tetikçileri ve onlara bu emri verenler olmalıydı. Ancak katleden kişiler hakkında tek bir soruşturma dahi açılmadı. 

Kobanê olayları bir kez daha gösterdi ki, Kürtlere karşı sürekli bir köşede tutulan ve yeri geldiği vakit fonksiyonel hale getirilen bir gladyo yapılanması mevcuttur. Devletin 'adalet' terazisinde sürekli diplerde olan Kürtler, bir kez daha Kobanê serhildanı sürecinde boyunlarına asılan yaftayla ile 'SUÇLU' ilan edildi. 


İktidar hatipleri ve iktidar vakanüvistlerinin dil inşası

AKP, Cizre’de sürecin hassasiyeti ile hareket etmek ve müsebbibi olduğu toplumsal reaksiyonu anlamak yerine, iktidar repertuarında ve semantik dünyasına öncelikli sırada olan cebir ve baskıyı giderek katmerleştirdi. Hrant Dink cinayetinden yargılanan ve hakkında yurt dışı yasağı bulunan bir kişiyi Cizre Emniyet Müdürü olarak atayarak ilçedeki toplumsal tansiyonu da yükseltti. Bu stratejik ve düşünülmüş kararı paralel yapıya havale etme, bir bilinç karartmasıdır. Bu karar Pensilvanya’dan değil, bizzat 'Ak' Saray’da yapılan istişare sonucunda verildi. Çünkü Cizre nezdinde Kürt Özgürlük Hareketi ile bilek güreşine giren AKP iktidarı, sürecin muhatabı olan Kürt siyasal hareketini zayıf düşürmek, Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin temel taleplerini seçime kadar ertelemeyi taktik bir hedef olarak, bir kez daha denemekten çekinmemiştir. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı da ortaya çıkan bu durumu: “Önderliğin müzakere taslağının gündemde olduğu bir süreçte bu saldırıların başlatılması Önder Apo'nun yürüttüğü sürece karşı bir provokasyon yapma, Önder Apo'nun girişimini etkisiz kılma ve boşa çıkarma anlamına gelmektedir”  diyerek tavrını çok net olarak ortaya koymuştur. 

Bütün siyasal iktidarlar karşısında bulunan gücü ve muhalif dinamiği etkisiz kılmak için bir dil inşa ederler. 'İktidar hatipleri' ve 'iktidar vakanüvistleri'  olan bazı kalemler işte tam da bu nokta da devreye girer. Cizre’de de 'muktedirlerin hatip'i Bülent Arınç, bu rolü üstlendi. Arınç, Cizre’de yaşanan olaylardan önce HÜDA-PAR’ı ziyaret ederek, Kürt halkının tek temsilcisi HDP değildir. HDP, BDP ve DBP, matruşka gibiler. Bunlar Kürt kardeşlerimizin tercihleri değil, zoraki tercihleridir” şeklindeki Kürt siyasal hareketini hedef gösteren açıklamalarından sonra Cizre’de bu kirli oyunun planlanması tesadüf değildir. HÜDA-PAR’ı 'mazlum ve mağdur', Kürt Özgürlük Hareketini ise 'öcü' olarak gösteren Arınç’ın bu mezkûr dili bayatlamış bir siyasetin yeniden dolaşıma sokulmasından başka bir şey değildir. İktidarın resmi yayın organı Yeni Şafak Gazetesi’nde Yusuf Kaplan adlı zat-ı muhterem “Bölge’nin ‘emniyet sübabı’, PKK’yı bitirecek yegâne aktör: HÜDAPAR” başlıklı yazısı da bu minvaldedir. Bu sözler ve ziyaretler, AKP’nin önümüzdeki dönemde Kürt Siyasal Hareketi’ne karşı bir 'Kürt Hamas'ı yaratma stratejisini yeniden devreye sokacağının ön hazırlığı olarak da değerlendirmek gerekiyor. Bu planın adı; halk hareketine karşı inorganik aktörleri tedavüle sokmaktır. Bu oyun yıllarca çok farklı veçhelerle gösterime sokulmasına rağmen bir sonuca ulaşamadı. Ve tarih bir kez daha Einstein’ın “aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır” sözünü AKP’nin şahsında haklı çıkardı. Kürdistan’da bütün siyasal yapıların politika yapması ve üretmesi en tabii haklardan biridir. Ancak bu iktidarın şövalyeliğine soyunarak olmaz ve bunun bir karşılığı da yoktur.

Demokratik ve siyasal mücadelenin önüne mayınlar döşeyen, çatışma ve kaos üzerinden bir halkın ulusal demokratik haklarını öteleyen ve bir ülkenin geleceğini seçimlere kurban eden AKP’nin kurbanların en büyüğü olduğunu tarih bir kez daha kayıtlara geçirecektir. 


*HDP Şırnak Milletvekili