
İçinde bulunduğumuz postmodern karakterli yeniden paylaşım savaşı, bilişim ve silah sanayi sektörlerindeki rekabeti ön plana çıkarıyor. Savaşın bir parçası olarak bu iki alandaki çekişme (özellikle teknolojinin istihbarat için vazgeçilmez bir öğe olduğunu da düşünecek olursak) bir bütün olarak hızla yol alıyor. Aynı zamanda insanın yaratıcı emeğinin en fazla yoğunlaştığı bu zeminin geleceğimizi militarist zihniyetin sınırları içinde şekillendirmeye çalıştığı görülüyor.
Geçen hafta ABD Savunma Bakanlığı, Çin’in dünyanın en gelişmiş silah sistemlerine sahip olduğunu ve bazı alanlarda rakiplerini geçtiğini dile getiren bir rapor yayımladı. Pentagon’un istihbarat faaliyetlerini yürüten Savunma İstihbarat Dairesi’nin (DIA) raporunda, “Hava, deniz, uzay ve siber uzaydaki askeri kabiliyeti, Çin’i bölgede iradesini dayatabilecek konuma getirdi” deniliyor. Daha önceden Putin tarafından yapılan “şov”lardan da bildiğimiz üzere ABD Rusya’dan da bazı askeri alanlarda geri pozisyonda. Bu hafta başı ABD, Rusya’ya “yeni füze sistemini imha et” çağrısında bulunarak bunu da bir anlamda kabullenmiş oldu.
Bütün bu hikayeden ABD’nin dolayısıyla en azından şimdilik dünyanın bir numaralı koltuğuna oturan şahısın “düşmanlarımızı caydıracağız, ABD’yi hedef alan her füzeyi nerede olursa vuracağız…” vecizliğinde ve derinliğinde açıklamalarıyla “geleceğimizi” öğrenmiş olduk. Bu zihniyet fukaralığı “vahşi batı” serüvenlerinde sonuç vermiş olabilir, fakat o vakitler bir hayli geride kaldı. Amerikan yönetimine hakim olan anlayış Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrası kendi suretinden bir dünya boyadığını unuttu anlaşılan. Çünkü ne Rusya ne de Çin yönetimleri geçmişteki türden insanlığa dair kaygı ve hayallere sahip değiller. Onlar da tıpkı Trump ve temsil ettiği sermayedarların hamurundan.
Silahlanma yarışına pekala “dur” denilebilir. Bu konuda bir numaralı sorumlu emperyalist hiyerarşideki yeri ve kural koyucu pozisyonda olması nedeniyle ABD’dir. Bu diğerlerinin sorumluluğunu azaltmaz ama bugün uluslararası anlaşmaları, kurumları dağıtmaya çalışanın ABD olduğu gerçeğini de değiştirmez. UNICEF’ten İsrail ile birlikte ayrılması, Şubat’ta Nükleer Kuvvetler Anlaşması’dan (INF) ayrılmayı önüne koyması bunun doğrudan örneklerinden.
Görünen o ki zaten yürürlükte olan bu savaşçı aklın dünyaya yeni olarak sunabileceği bir şey yok. Son bir kaç günde olanlara baksak bile bu görülebilir. Afganistan’da saldırı sonucu en az 126 asker ölmüş, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde yakın zamanda çatışmalar sonucu 3 gün içinde yaklaşık 900 kişi hayatını kaybetmiş, yine aynı ülkede son dönemde ebola salgınında 370 kişi sizlere ömür, en az bir o kadar insan ölmeyi bekliyor, Eş Şebab Kenya’da 15 kişiyi öldürmüş, sonra Somali de 60 çocuğu kaçırmış, sonra ABD Eş Şebab’ı vurmuş 70 küsur kişi ölmüş, Sudan’da devlet terör estirmiş en az 26 kişi ölmüş, Akdeniz’de 200’e yakın göçmen boğularak ölmüş… özetle bitmeyen bir ölüm döngüsü.
Dünyada olan “felaketler”den sadece bir kısmını saydım. Bunun yeni savaş politikaları açıklayarak, silahlanma yarışını tırmandırarak önlenemeyeceği aşikâr. Bilemediğimizse aynı çamurdan yapılmış, dünyaya bir gelecek vadetmeyen bu diktatör bozuntularına daha ne kadar katlanacağımız, daha ne kadar insanın “vatan, din, millet …” diyerek birbirini boğazlamayı sürdüreceği…
Hükümdar koltuklarına oturanlara bakınca bazılarımız heybetli varlıklar, canavarlar, ejderhalar görüyor olabilir. Halbuki fazlasıyla sıradan insanlar. Halkların hafızasının yanında cüce bir belleğe sahip, çoğu zaman önlerine konulan metni bile okuyamayacak kadar sıradanlar…