
Êzîdî inançta kadın ile erkek eşit bir konuma sahip. Hatta öyle ki, Êzîdîlere yönelik M.Ö. 6. ve 7. yüzyılda yürütülen baskı ve imha politikalarına kadar kadınlar daha saygın bir konuma sahipti. Êzîdîlikte kadın, özellikle de doğurganlığı nedeniyle kutsanırdı. Yüce tanrı ve Melekî Tavus’tan sonra kadın hürmet edilirdi. Kadın, yaşamın her alanında söz sahibi olduğu gibi, görüşü daha fazla dikkate alınırdı. Büyük bir saygı söz konusu.
Ancak yukarıda sözü geçen baskılar ve Êzîdîlerin zoraki asimilasyona tabi tutulmasıyla birlikte, kadının konumu da değişime uğradı. Êzîdî inancına göre kadın-erkek eşitliği ilke olsa da, günümüzde erkeğin konumu kadınınkine göre daha baskın geliyor. Sorulması gereken soru şudur: Êzîdî toplumunda kadının ikincil konumu kaynağını inançtan mı ataerkillikten mi alıyor?
Êzîdî inancı, kadına yönelik baskı veya haksızlıkları meşrulaştıran kurallara sahip değil. Dolayısıyla baskıları inanç ile izah etmek yerinde değil. Bundan ziyade, Êzîdî toplumunu ataerkil düzenin bir parçası olarak ele almak daha doğru olur.
Çeşitli sebepler nedeniyle geçmişte Êzîdî toplumu içinde çok sayıda göç hareketi yaşandı. Örneğin 18. yüzyıldan 19. yüzyıla geçiş döneminde binlerce Êzîdî, daha iyi bir yaşam umuduyla Ermenistan ve Gürcistan’a göç etti. Ancak Êzîdîlerin karşı karşı bırakıldığı baskı ve katliamlar da son on yıllarda yaşanan göç ve sürgünlerin sebebi oldu.
Êzîdîlere göre, son büyük göç dalgası son dalga olmalıydı. Kısmen baskılar nedeniyle kısmen de gönüllü bir şekilde farklı Avrupa ülkelerine yoğun göçler oldu. 1970’li yılların başından itibaren ‘misafir işçiler’ olarak Almanya’ya gelen Êzîdîler, burada ne istedikleri konusunda netti. Birkaç sene içinde yeterli düzeyde para kazanıp, ardından ülkelerine dönmeyi planlıyorlardı. Sonra 70’lerin sonundan itibaren Êzîdî toplumunun asıl göç süreci başladı. Din ve geleneklerini savunma ve açık, özgürce yaşama umuduyla, - çoğunlukla Müslümanlar tarafından - yoğun baskılara maruz bırakılan bireyler gecenin bir vakti köylerini terk edip, yurtdışına gitmeye başladı. Çoğu Almanya’ya gelip mülteci olarak iltica talebinde bulundu. Bunlar 80’lerin başında kısmen reddediliyordu, çünkü Alman mahkemelere göre, bu grubun baskı altında yaşadığı ispatlanamıyordu. Mahkemeler Êzîdîleri tanımıyordu, bilmiyordu, yeterince bilgi sahibi değildi.
1985 yılında Êzîdîlerin sistematik göç süreci başladı; önce Kuzey Kürdistan, sonra da Güneybatı ve Güney Kürdistan ile dönemin Sovyet ülkelerinden. Önce bir umuda bağlandılar. Her halk gibi onlar da inançlarını özgürce yaşamak istiyordu. Sonra bu, hayatta kalma meselesine dönüştü. Avrupa sınırını aştıktan sonra gelenek ve göreneklerini rahat bir şekilde yaşayabileceklerini, rahat bir yaşama sahip olabileceklerini düşünüyorlardı.
Ülkelerinde hem maddi rahatlık hem de eğitim olanaklarından yoksundu Êzîdîler. Almanya’da bu fırsatlardan yararlanabildiler. Ancak belli bir süre sonra inançlarını, öğrendikleri şekliyle burada yaşayamadıklarını fark ettiler. Önlerinde bir yasak yoktu. Bundan ziyade yabancı bir kültürün içine girmişlerdi. Birçok Êzîdî, özellikle ilk kuşak bu yabancı kültürle yaşama konusunda çok ciddi zorlanmalar yaşadı. Günümüz Êzîdî gençliği açısından kısmen daha kolay, ama bir yanda da daha zor. Çünkü bu gençlerin büyük çoğunluğu Êzîdîlerin topraklarını sadece anlatım ve görüntülerden biliyordu. Bugün onlardan hem öz kültürlerine ama hem de buradaki kültüre uyum sağlamaları bekleniyor. Göçün ilk yıllarında Êzîdî gençleri, her iki topluma da uyum gösterme konusunda daha az ‘sıkıntı‘ yaşıyordu. Çünkü ailenin ve toplumun ‘koruması’ altındaydılar. Gençlerin kafalarında ‘köken-ülke’ mantalitesi çok derindi.
Ancak bugünkü genç nesil, üçüncü kuşağı teşkil ediyor. Onlar, iki toplumsal yapı arasındaki parçalanmışlığı giderek daha çok hissediyor. Bir yanda, gelenek ve kuralların yerine getirilmesini bekleyen aile ve Êzîdî toplumu var. Ancak öbür yanda, bu gençlerin büyüdüğü ve eğitim gördüğü toplumun yaşam koşulları var. Bu toplum da onlardan entegrasyon ve belli bir asimilasyonu bekliyor. Bu çelişkiyi çözemeyen, kaldıramayan birçok genç, Êzîdî toplumunu ve böylece bütün aileyi bırakıyor. Kendi yollarında ilerlemek için bir bakıma toplumsal yapıyı terk ediyorlar. Bazıları bunu başarıyor, bazıları ise bu kopuşu kaldıramayıp psikolojik krizler geçiriyor. Bu durum onları o denli zorlar ki, hastalanan, kendine ‘açlıkla’ acı çektiren veya uyuşturucuya başvuranların sayısı hiç de düşük değil. Bu gençlerin ciddi desteğe ihtiyacı var.
Êzîdî toplumu, varoluşsal bir korkuyu yaşamakta. Yaşlı kuşak, gençlerin fazlasıyla ‘özgür bırakıldığı‘ durumda, toplumun parçalanmasından kaygı duyuyor. Ancak böyle davranarak tam da tersini yaptıklarının farkında değiller. İnsan bazı durumlarda ‘yaşlıları’ suçlayamıyor da, çünkü başka türlüsünü öğrenmediler.
Son haftalarda Alman medyası ‘Êzîdî toplumundaki’ namus cinayetlerini çok yazdı. Ancak bunların Êzîdî inanç ile uzaktan yakından alakası yok. Namus adına işlenen cinayetler suçtur. Biz Êzîdîler açısından bu cinayetler ölümcül bir günah.
Son olarak, tarihte Êzîdî kadını açısından çok da çarpıcı olan bazı kişilerden örnekler sunmak istiyorum:
l Na’am Xatûn, 1832’de katledilen Mîr Alî Beg’in eşiydi. Soran prensi Mîr Muhammed, aynı sene barışçı Êzîdîlere saldırıp katliam gerçekleştirdi. 120 bin insanı katlettirip, birçok köydeki insanlara zorla İslamiyeti kabul ettirdi. Êzîdîlerin başındaki kişi tutuklandı ve yolda katledildi. Naaşının toprağa verilmesine bile izin verilmedi, öyle ortada bırakıldı.
Na’am Xatûn çok cesur bir direnişi gösterdi. Mîr Muhammed’in karargahına gidip, onunla konuşmak istedi. Bir hançerle oraya gittiği, Mîr’i öldürmek için önce düşmanının çadırına yöneldiği söylenir. Korumaları bu durumu fark edip engelledi. Sonra da eşinin naaşını alıp, memleketine götürdü.
l Mayan Xatûn, Mîr Îsmaîl Beg’in kızkardeşi ve Ali Beg’in eşi. 1870-1875 yılları arasında dünyaya geldiği tahmin ediliyor. 1892 yılında eşine, Osmanlılar tarafından yurdundan sürüldüğünde eşlik etti. Osmanlılar o zamanlar Alî Beg’den Êzîdî inancını bırakmasını ve bütün Êzîdîleri İslamiyete geçirmesini istemişti. Alî Beg bunu reddedince, Nînova’dan Sêwas’a sürgün edildi. Mayan Xatûn’un eşi üzerindeki etkisinin yüksek olduğu söylenir. Eşinin hep ona danıştığı, hatta Êzîdîlerin asıl liderinin o olduğu belirtilir. Eşi 1913 yılında öldüğünde oğlu daha 12 yaşındaydı. Bunun üzerine Mayan Xatûn kendini bir nevi hükümdar ilan edip, Êzîdî toplumuna öncülük etti. Oğlu büyüdüğünde bile işleri sürdürdü. Oldukça güçlü bir kadın olan Mayan Xatûn, diğer Kürt ve Arap aşiretleri ile iyi ilişkiler kurup, bölgede Êzîdîlerin rol sahibi olmasını sağladı.
l Aliya Bayazîd, Pens Bayazîd Îsmaîl Beg’in kızı. Prenses Aliya, ilk Êzîdî kadın hukukçu ve kendi döneminin en iyi hukukçularından biri olarak tarihe geçti. 1970’li yıllarda Irak Parlamentosu’nda büro sorumlusu olarak görev yaptı. Daha sonra Musul Yüksek Mahkeme’de çalıştı. Çok sayıda makale kaleme aldı, özellikle kadın sorunları ve kadın haklarına vurgu yaptı. Eşinin 2001’deki ölümünden sonra köyüne dönmek zorunda kaldı, çalışması yasaklandı. Bu maalesef eşini kaybeden birçok kadının kaderi.