
Türkiye’de en çok demokrasi konuşulur, ama demokrasi ile işkence atbaşı gider; Türkiye’de en çok işkence konuşulur, işkence, ölüm, yıkım atbaşı gider. Türkiye’de en çok adalet ve hukuk konuşulur, adalet ve hukuk mülkün temelidir, Erbakan’ın deyişi ile “guguk” olmuş bu adalet ve hukuk Kürdün, diğer halkların zincir ve prangalara vurulması anlamına gelir.
Bu “felzeke sisteminin” adıdır. Bilindiği gibi, “felzeke” polis ve savcının tutanağıdır. Bir bakıma resmi ideoloji demektir. Türkiye’de resmi ideoloji “dünya Türktür” anlamına geliyor ve devleti kutsar, kanunlar da bu kutsiyetin delinmez, parçalanmaz zırhıdır. Ona dokunan da yanar, çünkü bu bir “zincir kanunu”dur.
Türkiye’de sistem, devlet, işleyen mekanizma, bürokrasi, felzeke demektir. Eğitim sistemi de, gelecek kuşakları “felzeke sistemine” göre eğitir. Tek tip insan protetipi. Bu, şiddet ve zorun adı olan “police” demektir. Yani yöneten, kotrol eden, tutan, gasp eden, denetleyen, askıya alan, yürüten, kovuşturan... Güç, otorite, zorba olan sistem...
Türkiye’de felzekesiz “muhakeme, tahkim, gözaltı ve hiç bir karar, hiç bir edebiyat” olmaz. Felzeke, genel olarak her polisiye, her savcılık olayında dosyanın temelidir. Düşünce dünyasında, edebiyatta da, on yıllarca Sansaryan Hanı hakimdi. Sansaryan Han ile Cağaloğlu arasında yalnızca bir sokak vardı. Sansaryan Han’da, işkence edilen yazarların, yayıncıların feryadı Cağaloğlu yokuşundan duyulurdu. Sansaryan Han’da tutulan felzekeler, Cağaloğlu’ndaki kültür dünyasını da onyıllarca zincirleyebildi.
Polis de, savcı da kamu yararından çok, devlet yanlısıdır. Savcı kanunu temsil eder, polis de kanun namına haraket eder. Savcının kanunu temsil etmesi ise bir bakıma mahkemeyi de, hakimi de “mulga” etmek anlamındadır. Aydını da, özgür düşünceyi da öldüren zihniyetin temel yapısıdır bu.
Kudüs mü, İstanbul mu?
Türkiye’de, devlet tanrıdan sonra en kutsal şeydir; Kur’an da, peygamber de Türkü kutsamak için gelmişlerdir. O nedenle Kur’an’dan, Hz. Muhammed’den bolca uydurma hadislerden bahsedilir. Uydurmadır ama, en alim geçinenler de bu hadisleri kullanırlar, nedeni ise “Türkün şeriatı”dır. Kutsanmış “İstanbul ve İstanbul’u fetheden kumandan ve asker” gibi, ya da “Türk’ün herkesten çok İslam dünyasına hizmet ettiği” gibi, veya “Cengiz Han Allah’ın kılıcıdır” gibi safsatalar... Ya da; “Ve Hak Taâlâ İslâmiyeti yaymak için ‘Türk’ü yaratmıştır” gibi “gayb-ûl guyu”larla yaratılan demagoji kültürü.
Kudüs, İstanbul’dan “çok daha kutsal” bir kenttir, ama Kudüsü Haçlıların işgalinden kurtaran Sultan Selahaddini Eyyubi ve askerleri için, kutsayıcı hadis-i şerifler ve sözler uydurulmuyor. Hz. Muhammed ile İstanbul’un fethi arasında, aşağı yukarı 1150-1200 yıl fark vardır. Hz. Muhammed’in peygamberlik döneminde, en çok üzerinde durduğu şehirler, Arabistan’da Mekke ve Medine’dir, batıda Kudüs, doğuda ise Babil ya da Küffe’dir. O dönemlerde Bağdat küçük bir köydür.
Bir örnek daha; Yavuz Sultan Selim’in Mekke ve Medine’yi fethettiği, halifelik cubbesini giydiği, Cuma günü hutbesinin kendi adına okunduğu sırada, imam “sahibül harameyn” der Yavuz Selim için. Yavuz Selim ki, Hz. Muhammed’in aşiretinden, hemşehrilerinden, eshabenin torunlarından, kutsal mekanın “ehli beyt”inden insanlar öldürüp zorla girdiği bu şehirleri, kendi adına atfedilen “sahiplik- Hakim-ul Haremeyn” söylemina karşın, sevinç gözyaşlarını döker, ve “hayır hayır Hakim-ul Haremeyn değil, Hadim-ul Haremeyn” der. Bu denli riyakarlık yalnızca devşirme zihniyetinde olabilir.
Son zamanlarda, Yavuz Selim’in Mekke ve Medine’yi işgal etmesi için dört halifenin rüyasına gittiğini ve Hz. Ebubekir’in, bizler “Resullullah’ın emriyle geldik, bizler, Haremeyn’in hakimiyetini size verdik” sözlerini yayıyorlar. Kendi çocuklarını, kardeşlerini bile öldürmekten çekinmeyen bu “hükümran katiller”i peygamber düzeyine çıkarmanın adı ne olabilir acaba?
Örnek: Eba Müslüm-i Xorasani, İslam dünyasını karışıklıklardan kurtaran adamdır ve halifelik cubbesini Hz. Muhammed’in soyundan, ya da aşiretinden gelen birisine giydirir. Bunu yaparken de, “benim inancım gereği” der. Kimseler bu yüce erdemliliği görmez, dile getirmez. Selahaddini Eyyubi de, İran’dan Mısır’a kadar, kendi adına bir İslam imparatorluğu kurar, ama halife cübbesini giymeyi zul addeder, o kutsal mevkiyi, Hz. Muhammed’in soyuna bırakmayı alicenaplik sayar. Kimseler bu alicenapliği de görmez, anlatmaz ve hadis-i şerifler’de dile getirmez.
Romana da sirayet eden bir kültür
Bu da gösteriyor ki, Türkler İslam’a göre değil, Türk’e göre bir “ırkçı şeriat” oldurmuşlar, Farslar Fars’a göre “ırkçı bir şeriat”, Araplar da, Araplara özgü “ırkçı bir şeriat” oldurmuşlar. Bütün bunlar “felzeke kültürü”dür, diğer adı da faşizm kültürüdür. Ulus-devletçi zihniyetin kutsadığı, uydurduğu, hurafelere, mucizelere dayandırdığı ucube yalanlardır. Böylesi sistemlerde saldırganlık, çamur atmak, töhmet altında bırakmak silahtır, bu silahta doksan yıldır halklara karşı kullanılmaktadır.
Bu sistemde, Kürtler ise “siyah” olmanın kaderini yaşadılar hep, sistemin ırkçı şeriatı altında yokedilmekle yüzyüze kaldılar. Bu felzeke zihniyeti hala etkilidir, ne yazık ki Kürt aydınları arasında da yaygındır. Belki farkında değiller ama biribirlerine karşı kullandıkları dil, “felzeke kültürü”nün ürünüdür. Bu da bir kısır döngüdür, kendi kendisini tüketmektir. Kürt Romanında, çete-kontra komutanlarına aşık olan gerilanın seviyesiz anlatımı da “felzeke kültürü”nün sonucudur. Fergin Melik Aykoç, haklı olarak romanına (Sîya Dema Borî), o yazarların roman kahramanlarını ele alarak, roman dili ile eleştirme yoluna gitmiştir. İlginçtir, son zamanlarda Fergin M. Aykoç’u, romanını bu insanların romanlarından adapte ettiği, yalanını yayıyorlar. Oysa alakası yoktur, Fergin M.Aykoç, bu romanında başarılı bir dil, bir kurgu, bir gerçeği roman dili ile anlatabilmiştir. F.M.Aykoç’un romanı aleyhindeki bu gerçek dışı söylentiler de, ”felzeke kültürü”nün ürünüdürler. Felzeke sisteminin temeli, “Türklük şeriatı”dır. Bu şeriatın çarkı çok çetin döner, barbarca övütür, parçalar, giyotin gibi keser, Nemrud’un ateşi gibi yakar.
Bu ülkede; “Ceza Muhakemeler Usulü Kanunu ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri”nde, yıllardır, “terörle mücadele ismi altında” soykırımlar meşrulaştırılarak insanlık suçu işlendi. Bu kültür, asitle, bombalarla beslenen süreçleri doğurdu, çeterler de cirit attı, nice kıyımlar, viranelikler yapıldı. Her ölümü, her suikastı, her kaçırmayı, her viraneliği, bir “felzeke” ile berteref ettiler. Bu devşirme sistemi Sansaryan Han’ını, Ziver Bey Köşkü’nü, Selimiye’yi, Metris’i, Diyarbakır Zindanını yarattı. Bu bir eritme ve tüketme sistemi, sonuçta “felzeke aydını” yarattı. Felzeke aydını da, meşruluk kazandırma katipleri gibi çalıştı. Bunların içinde Ziya Gökalp, Ali Emiri, Mehmet Metinerler vardır ve bu “varlar”, halen bu korkunç makinenin dişlisi olmayı da sürdürüyorlar.
“Kadro” olayı çok eski bir geçmiş değildir.... Bugün AKP’nin, Gülen Cemaati’nin kadro yazarları, yeni ulufe-i devşirme yazarlar da aynı görevi görüyorlar. Gelişen ve değişen dünyamızda “aydın siyasetçi”lerin Fırat’ın öte yakasında vukubulan olaylar karşısında, vicdanlarını çamura bulayarak bu kervanın yedek, ama en güçlü dişleri oldular.
Bilindiği gibi Türkiye’de “aydın olmak devleti savunmakla eşdeğerde doğdu”, bu yapılırken de emperyalizmle yapılan bir yapay savaştan bahsedildi ve bizler de tüm okul yıllarımızda bu derslerle eğitildik. Yedi duvele karşı savaşan devasa bir devlet ki, çıka çıka Musollini’nin ceza kanunu ve Medeni Kanunu oldu. “Devlete duyarlı vatandaş, devleti düşünen makul nesildaş yazar”lar, Aziz Nesin gibi ulus-devletçi, kültürleri eriten bir Cağaloğlu çıkarıldı ortaya.
‘Bağımsız’lık aydını bağımsızlaştırdı mı?
Felzeke kültürü darbe ve işkence kültürüdür. Darbe zapteder, mulga eder; işkence ise tüketir, iradesizleştirir, kaçırtır, sonra da “coğrafya kaderini”, “kızıl elma” ile nikahlayarak bir “hak” talebiyle suçunu meşrulaştırır. Misak-i Milli söylemi bunun temelidir; Kıbrıs ve Hatay, bugünlerde Batı Kürdistan’a karşı saldırılar da bunun sonucudur. 1961 askeri darbenin Anayasası’ndan sonra, “aydın kimdir?” ve “aydının işlevi nedir?” tartışması başlatıldı. Sanat ve edebiyat dergileri bu konularda soruşturmalar, dosyalar yaptı, yazarlar da görüşlerini dile getirdi. Aslında bu bir sorgulamaydı ve bu sorgulama da, bugünlerde de revaçta olan “bağımsız olma” ekseninde çıktı ortaya. “Bağımsız bir görüşü olan kişi ve içinde yaşadığı toplumu, bu bağımsız görüş ile sorgulayan” tasnifi ile resimler çizildi. Elbete bu “bağımsız” kavramı önemlidir ve hegemon yapılanmalardan bağımsız olmayı hedefler. Oysa bu hedef, devlet ve asker sözkonusu olunca değişiyor. Medyası bir devlet aygıtı olan, yayınevleri, bürokrasisi, yazarın en çok ilişkide olduğu kurumlar, birer devlet aygıtı olan Türkiye’de siyasetin de yalnızca “biat” olduğu, siyasi partilerin devletin ideolojisini savunan, üniversitelerin, resmi ideolojiyi besleyen birer kaynak olduğu, kanunların da birer zincir ve pranga aygıtı olduğu bu ülkede, “bağımsız” kavramı, ayakları havada kalan bir söylemden öteye geçmez. Böylesi bir ülkede aydın, kamuoyu liderliğine soyunamaz. Türkiye’de, İttihat ve Terakki’nin gölgesinin görülmesinden sonraki süreçlerden bugüne, en çok demokratın öldürüldüğü ülke olarak bilinir ve anılır. Devletin despotik gücü, ilginçtir teröre dayanır ve bu terör de, bağnazlığı, dogmatizmi, şiddeti “bağımsız akıl” ve “demokratik eleştiri”den önemli sayar.
Şiirden ölüm fermanlarına bir başbakan
Türkiye’nin bugünkü Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, devrimci şiirler okuyarak, marka ayakkabı giyerek siyasete başladı, ama bugün ölüm fermanları verebilen biridir, bir halkın ölüm fermanını veren bir cemaetin lideri ile devleti işgal etme koalisyonu kurmuştur. Bu ilkel, ilkel olduğu kadar çağdışı bir devlet yapılanması içinde, “iktidardan bağımsız olmak” ve “sorgulayıcı davranmak” mümkün olabilir mi?
Zaten onlarca gazeteci, onlarca avukat, binlerce siyasetçi zindanlarda tutuluyor. İki yılına giren İmralı tecridi de bu “felzeke” zihniyetinin sonucudur.
Kürt aydını için de, “felzeke” bir red, inkar ve yoketme mekanizmasıdır. Hiç kimsenin bu mekanizmaya yaklaşma lüksü olamaz. Felzeke ideolojisinin hastalığa varan sosyo psikolojik hastalığı, AKP iktidarında şizofreni hastalığına dönüşmüştür. Bu yüzden Kürt aydınlarına büyük görevler düşüyor. Çünkü, AKP iktidarı geçmiş iktidarlar arasında, en sinsi, en demagojik, en hilekar, en çok Allahı, peygamberi ve dini kullanabilen iktidardır. Demokrasi şölenini yoketmek üzeredir. Bir ülkede demokrasi şöleni yok ise, o ülkede İran karanlığı, Afganistan burkası, ortaçağın despotluğu demektir.
Evet, demokrasi bir şölendir, bu şölenin içi doldurulursa, her türlü renkler, çeşniler yer alırsa demokrasi var olur. Eğer “demokrasi şöleni” içinde, Türkiye’de olduğu gibi, dün gizli, bugün açık faşizm varsa, bu da devletin her aygıtında görüluyorsa, devlet, devlet olmaktan, toplum ise toplum olmaktan çıkar. Bugün Türkiye normal bir devlet değildir; bu anormalliğin içine Türk toplumunu da çektirmiştir. Hasan Cemal’in deyişi ile, “Türkiye bir timarhane memleketi” olmuştur.
Bu memleketi timarhaneye çevirenler, yeni yeni tuzaklar kurmayı da ihmal etmediler. İlk tuzak: TRT 6’tir. Bu tuzak Saddam Hüseyin’den kalma mirastır. Kerkük Tv’i açan Saddam, Kürt gençlerini nasıl idam ettiğini ekranlara taşıyordu. TRT 6’in de işlevi budur. Devletin açtığı korsan televizyon, felzeke ideolojisinin ilk görsel aynasıdır. Kürt halkının özgürlük mücadelesini, Kürdün diliyle terörize etmeğe çalışıyor. İkinci ve en önemli görevi de; Kürt aydınlarına karşı “keklik avında kurulan ax-davık”tir. TRT 6’te çalışan her Kürt, kontracı İbrahim Şahin’in birer tetikçisi olmaktan öte gidemez, eninde sonunda Rojin’in akibetini yaşar.
İkinci tuzak: Fetül-munkir ve AKP...
Medya üzerin çok şey yazıldı, çizildi, çok şey söylendi. Türkiye öyle bir ülkedir ki; Generaller medya patronlarına, gazete yazar ve başyazarlarına, televizyon moderatörlerine birifing verebiliyor. Bundan dolayı; İkinci tuzak: Fetül-munkir ve AKP’nin yazılı medyasıdır. Fethullah Gülen gibi ölüm fermanları veren bir münkir de, yazarların yemeklerine mesaj gündererek onlara ahlak dersi verebiliyor.” Bu de, Hasan Cemal’in sözünü doğruluyor.
Yine başbakan Erdoğan, yazarları, gazete patronlarını, köşe yazarlarını toplayıp direktifler verebiliyor. Böylesi bir ülkede, ancak “zorba” bir medya çıkar ortaya. Kuşkusuz, her medya kendi ülkesinin çıkarlarını önplanda tutar, ama hiç bir ülke medyası, savaşın sözcüsü olmaz, en güçlü aygıtı olmaz. Bir başka yönü de; tüccarlaşan siyaset, medyayı da tüccarlaştırdı. Ahlaksız bir tüccar ise “Heci Pepe” (Midyatlı, meşhur faizci) tüccar faizciliği ve şeriatı aldatan ahlaksızlıktan öte değildir.
Üçüncü tuzak; devletin, iktidarın, ya da istihbaratın parasıyla kurulan sivil kurumlardır. Bu konuda da birçok haber yayınlandı. AKP iktidarının, Kürdistan’ın hangi şehrinde, ne kadar ve hangi amaçla sivil örgüt kurduğunu, her yıl ne kadar “ulufe” dağıttığını istatistikleri ile çokça verildi. Ne yazık ki bu kurumlarda, Kürt kimlikli yazarlar çalışıyor, ya da yönetiyorlar. Türklerin sıkça kullandığı deyimle, “bu betbaht Kürtler” aldıkları ulufeyi hak etmek için, AKP’nin her yaptığını “büyük bir nimet” sayarlar, Kürdün de, bu nimet karşısında şükranlarını sunarlar. Bu tip Kürtler, eritme, tüketme, bitirme çarkının birer dişlisidirler.
Örnek: Yerel seçimler döneminde AKP’nin Dersim’de beyaz eşya dağıtma dışında, sistematik olarak; 1.- Müslüman Rohingyalara 100 milyon YTL… 2. - Kültür kurumları altında kurdurulmuş örgütlere 110 milyon YTL ulufe dağıtıyor. Kürdistan’daki şehirlerden, en çok payı alan Amed’dir, en fazla ulufeyi alan de, Bejan Matur’un başında olduğu kurumdur. (17 milyon YTL kadar) … Eko News’te çıkan bir habere göre: 2003-2008 yılları arasında, AKP’nin dağıttığı kömür miktarı, 1 milyar 86 milyon 958 bin TL’dir. Bunun izahı, elbette Kürt sorunu ve AKP’nin yüklendiği misyonla olabilir. Çünkü AKP, “ılımlı İslam düzeninin bir proje partisi olarak” ortaya çıkartıldı. Dünya konjoktürü ile bütünleşen AKP, CHP’nin “altı ok ideolojisine” bir yenisini ekleyerek, yeni bir faşizm dalgası başlattı. Bunu da, Kürdün varlığını yoketmek, değerlerini kurutmak, ortadan kaldırmak için yaptı. Son iki-üç yıl içinde de, NATO’nun 5. maddesini sürece dahil etmeye çalıştı. AKP’nin bu korkuç projesinde, dünyanın siyasi, diplomatik, stratejik, istihbarat desteği dışında, dünyanın en büyük askeri gücünü de Kürde karşı kullanmak vardır. Bu bir Kızılderili soykırımı anlamına geliyor. Bilindiği gibi, Tamil sürecini de gündeme getirdiler ve bir süreç gibi de başlatmak istediler. AKP, bir yandan Keynes kapitalizminin payandası olmayı seçti, ardından “sosyal devlet” görüntüsünü vermeye çalıştı. Davos şovu ile de, İslam dünyasının liderliğine soyundu. Ne yazık ki, AKP ve cemaat prototipi ortaya çıkarıldı. Onun için de H.Cemal’in “timarhane ülke”si çıktı ortaya.
Dördüncü tuzak; devletin resmi ideolojinin temel sütunları siyasi partilerdir. Düzenin siyasi partilerinde yer alan Kürtler, tıpkı TRT 6 korsan Tv’sinde çalışan Kürtler gibi, sistemin birer tetikçisi olmaktan kurtulamazlar.
Beşinci tuzak ise; seçmeli ders travmasıdır. Bu Kürt halkına hakarettir ve bazı Kürt kişilikler, bunu savunabiliyorlar. Seçmeli ders, Kürdün bitirilmiş, tüketilmiş, iradesiz ve halk olmayan bir kalabalık tezidir. Buna evet diyenler de bu tezi onaylıyorlar.
Altıncı tuzak; dindir. Felzeke faşizmi, bu tehlikelerin ışığında; “altı ok” ideolojisi temeli üzerinde, beş ayrı cumhuriyeti çıkardı ortaya. 1- Genel Kurmay Cumhuriyeti. 2- Siyasi Partiler Cumhuriyeti. 3-Yargı Cumhuriyeti. 4- Bürokrasi Cumhurıyeti. 5- Medya Cumhurıyeti. AKP’nin iktidar olmasıyla, 6. Cumhuriyet de Cemaat Cumhurıyeti oluştu!.. Cemaat Cumhuriyeti diğer cumhuriyetleri içerden fethetmeya çalışıyor. Birinci ayağı polis devletidir, ikinci ayağı medya cumhuriyetidir, üçüncü ayağı da yargı, dördüncü ayağı ise burokrasi cumhuriyetidir. Yani AKP ve Gülen cemaati koalisyonu devletleşti.
AKP’nin Kürde karşı ‘cihad’ ilanı
Kürtlerin çoğu yerde “AKP devleti” dereken, aslında bu gerçeğe ayak basıyorlar. Altı ok ideolojisi, yetmiş yıl “iç ve dış düşman” safsatası ile kamuoyunu baskı altında tuttu. AKP ve Cemaat koalisyonu da, aynı siyaseti güdüyor, buna ilaveten, “kırmızı çizgileri” ile “bizim iç sorunumuzdur” safsatasını eklediler. On yıllık AKP iktidarı döneminde, Irak, Lübnan, İran, Kıbrıs, İsrail, şimdi de Suriye Türkiye’nin hep iç sorunu oldu. Irak’taki kırmızı çizgiler, iç sorun, Suriye’deki kırmızı çizgi ile iç sorun, tümüyle Kürde karşı ilan edilen “cihad”ın sonucudur. Kürde karşı olan bu cihad da, devleti islamlaştırarak ve İslami terörleştirerek yapıyor. Cemaatin taktikleri ve Fetül-munkir’in ferman ve fetvası da bu çerçevededir.
Çok ilginçtir, Cemaat ve AKP koalisyonun siyaseti, “devlet İslamdan önce gelir”ini öne çıkardılar, sonrada bu siyasetlerini İslamin bir ideolojisi gibi öne sürdürüyorlar. Devletsiz (Sivil) Cuma Namazlarına saldırganlıkları, Kürdistan’a tayin edilen “imamlar ordusu” bunun küçük örnekleridir. Oysa Kürt halkının yüzde 90’ı müslümandır, ama AKP islamcılık ile, İslami aktivizmle Kürde saldırmayı siyasetinin temel görevi biliyor. Bilindiği gibi, İslam dindir, İslamcılık ise ideolojidir, aktivizm ise İslamiyet değildir.
Bir kısım Kürdün, AKP’nin bu oyununa geldiğini biliyoruz. Oysa aklı başında, gerçek mü’minler, AKP’ye bu konuda ağır eleştiriler yapıyor; cemaatin kalemşörlerini de günah işlemekle, İslamiyetin temel prensiplerinden uzaklaşmakla suçluyorlar. Ne var ki bu ideolojik islamistler, “ılımlı İslam”ı, yeni kurtuluş yolu olarak tanımlıyorlar. Karşı çıkan ehl-i İslam yazarlar ise, bu tezi “light” olarak tanımlıyor ve ılımlı İslamı savunan AKP ve Gülen Cemaati’ni de “sevad-ı azam”, yani “Mekke sevdalıları” saymazlar. Bu şu demektir; Fetul-munkir ve Erdoğan, görünüşte sofu ve dindardırlar, ama “ehl-i İslam”in arasına nifak sokuyorlar, İslam ümetinden olanları öldürüyorlar, İslamiyeti renklendirip “light”leştiren Avrupalılarla ortak birer “müşrik” oluyorlar.
MEDENİ FERHO
medeniferho@hotmail.de