
Amerika'da gazetecilik faaliyeti şöyle tanımlanıyormuş: "Sıkıntı içinde olanları rahatlatmak, rahatı yerinde olan insanlara da sıkıntı vermek."
Bu tanımlama, gazetecinin "toplum adına gerçeği araştıran ve halkın doğru bilgi edinme hakkını gerçekleştiren kişi" tanımı ile hiçbir biçimde bağdaşmıyor. "Sıkıntı içinde olanlar" kim? Ve gazeteciler bunları nasıl rahatlatacak? Bu soruların cevabını iyi biliyoruz. Pembe diziler, piyasa sanatçılarının özel hayatları, dedikodu yazıları, milli piyangodan şansı dönmüş yoksul, sıfırdan başlayıp milyarder olmuş çalışkan(!) vatandaş… Velhasılı sıkıntı içinde olan ve toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan kesimleri uyumaya teşvik, kaderine razı, uyuşuk bir halde tutmak… Rahatlatmadan kastedilen bu!
Chomsky bir yazısında şöyle diyordu; "muhtemelen kendi ülkelerinde ve dünyada olup bitenden habersiz, günümüzün en cahil toplumu Amerika toplumudur. Ama kendi halinden memnun ve en çok eğlenen toplum da…"
Özgün olarak medya konusunu araştıran ve bu konularda uzman yazarlar, medyanın güçlü olanlara değil, esas olarak güçsüz konumdaki insanlara bilgi sağlaması gerektiğini belirtirler. "İlle de bir ayrım mı yapmak gerekiyor? Haber haberdir ve herkesin gerçeği öğrenme hakkı vardır" diyenlerin sayısı da fazladır. Birçok insana bu önerme daha makul gelebilir. Ama söz konusu "gerçek" olunca "herkes için, herkesin bilgilenme ve doğru haber alma hakkı" iyiniyetle söylenmiş, gerçek hayatta karşılığı olmayan, gerçekleşmesi de imkansız bir tanım oluyor. Çünkü güçlüler bilgi kaynaklarını zaten tekellerinde tutuyorlar. Haber kaynaklarına da ulaşma olanağına sahiptirler. İktidardakiler, gazete ve televizyon sahipleri de bunlardır. Zenginliklerini ve mutluluklarını, toplumun büyük çoğunluğunun yoksulluğu ve sefaleti üzerine bina edenler bunlardır. O halde bu bir avuç sömürgenin, toplumun büyük kesimlerince "bilinmeyen" yaşamları, kazanç kaynakları, tüketimleri, vicdansızlıkları, yalanları gazetecilik ve bilgi konusu olmalı. Çünkü gazetecilik faaliyeti, muğlaklığın yalana en çok benzeştirilmeye müsait alanlardandır.
Peki Kürt basınının bu tartışmalardaki yeri ve konumu nedir?
Kürt basınını değerlendirirken gerilere gitmek, mutlaka bir şeyler bulmak, en eski Kürtçe metinlere ulaşmak gibi genel bir merak var. Ama Kürt medyasının konumlanışı; değişik zamanlarda çıkan yayınların kimler eliyle, niçin çıkarıldığı, hangi amaçlar için yayın yaptığı, yayın çizgisi vb. özellikler önem taşımaktadır. Bu bakımdan geçmişten bu güne Kürtçe yayın, Kürt dilinde yayıncılık, Kürt basın-yayın geleneğinin de tek bir hat üzerinden ve aynı kaynaktan aktığını göstermez. Nitekim "Kürt Basın Tarihi" konulu araştırma ve yazıların bir çoğunda, 1978 yılına kadar olanların daha ayrıntılı ve daha geniş ele alındığını, 1980'lere gelindiğinde ise bu merakın birden bire kaybolduğunu görürüz. Bu ilgi "kırılma"sı tesadüfi değildir. İnsanlar da yazarlar da görmek istediklerini görürler. Görmek istemediklerinin ise, başkaları tarafından da görülmesini istemezler.
Mesela desek ki, bugünkü Kürt günlük gazetelerin bir çoğu, televizyonların en etkili olanları, Kürt toplumunun en yoksul ve olanakları en dar kesimlerinin yarattığı kurumlardır… Bütün bu devasa kurumların temeli, 1978 yılında bir teksir makinesinin kamulaştırılması ile atıldı. Bu teksir makinesi bir ilden diğerine taşındı. Bu teksirle yazılan "Kürdistan Manifestosu" bu geleneğin ilk basılı eseriydi. Bu broşürü basan gençlerin kağıt parası yoktu. O nedenle kağıtları da kamulaştırmışlardı.
Sonra Berxwedan, ardından Serxwebûn yayınlandı. Bu dergileri çıkaran ilk yazı kurulu üyelerinden kimisi bu uğurda hayatını kaybetti. Topluma, ezilenlere gerçeği ulaştırma inancı, inadı hiç sekteye uğramadı. Bu yolculuk hala devam ediyor. Bu anlatılanlar "özgür basın nedir?" sorusunun yanıtını vermez mi?
Özgür basın ve medyanın özgürlüğü gibi başlıklar tartışılırken, birçok özellik içinden öncelikli olanı "özgünlük"tür. Özgünlük ise son derece geniş ve zengin bir kavram. Özgünlük özgür olmak, kendimiz olmak... Kendi köklerimiz, kendi düşüncemiz, kendi olanaklarımız, kendi emeğimiz ve kendi yaratımımızla toplum için üretmek... Kendini yaratma sürecinin asla bitmediğini de bilerek, kendi dinamiklerimize dayanmak.
Özgür basın, egemen yayın organlarına benzemeyen, kimseye özenmeyen yeni bir kimliğin yazıya, yayına yansımasıdır. Kim ne derse desin, kim hangi kriterler veya benzetmeler yaparsa yapsın, özgürlük kendi olmakta ısrardır. Özgür basın tercüme, taklit ve nakil işleri ile uğraşmaz. Başkalarının yapmadığı, yapmak istemediği ama toplumun merak ettiği haberlerin peşine düşer. Yoksa en iyi kopya en iyi yayıncılık değildir. Halkın özgürlüğü ve eşitliği için çok yaratan en iyidir. Yaratırken eksiklikler yaşasa, yanılsa bile. En çok yaratmak ise, egemenlerin tel örgü çektiği, mayınlı alanlara girebilme cüreti, tehdit ve yasaklara aldırmadan üretebilme iradesidir.
Kürt basını açısından üretim, statüko ile Kemalist inkarcılıkla kıyasıya bir mücadele anlamına da geliyor. Egemen iktidar ve onun hizmetkarı medya ile, günlük olarak karşılaşma ve çatışma, aynı zamanda Özgür Kürt basınının olağan bir faaliyetidir. Çünkü ana akım Türk medyası, günlük haberler yanında, sürekli ve sistematik bir şekilde Türk dilinin, kültürünün derin köklerinden, zenginliğinden söz ederken, Kürt dilini ve kültürünü değersizleştirme faaliyeti de yürütür. Türk egemen medyası, sömürgeci zihniyetini sadece haber ve manşetleri ile geliştirmiyor; Kürt toplumunun örgütlenmesi, kurumlarını oluşturması, kendi medyasını geliştirmesini engellemek için de yoğun bir çaba harcıyor. Kürt medyasının son 40 yıllık mücadelesi, bu tahripkar faaliyeti boşa çıkararak kendi gerçeğinde ısrar etmesi ve bunu büyük oranda kabul ettirmiş olmasındandır. Bu gün 80'i aşkın Kürt gazetecinin hapse atılması, bu tarihsel hesaplaşmanın sonucudur.
Özgür basın için, doğruymuş gibi, dışarıdan dayatılan piyasa ölçüleri ve tekellerin denetimindeki gazete veya televizyonlar emsal gösterilemez. Bunların istihdam, iş disiplini, yönetim, üretim, çalışma, yaşam ve halkla ilişkileri özgür basın için, anlamı ve değeri olmayan benzetmelerdir. Çünkü geçmişte ve bugün, Kürt halkını soykırımla tarihten silmeyi, ciddi bir proje olarak hayata geçirenleri, şu veya bu şekilde mazur ve masum gösterenlerden öğrenilecek hiçbir şey yoktur.
O nedenle, egemenliksiz bir toplum için yeni bir "yazım"ı kendimiz yapmalıyız. Bu da yeni bir kimlik demektir. Bizim kimliğimiz ise salt ve tek başına Kürt olmaktan ibaret olamaz. Çünkü bizim özgür basın kimliğimiz, bize atalardan miras bir mülk değil. O, itirazla, direniş ve mücadeleyle inşa oluyor. Bu kimlik yoksul köylülüğün teri, elleri nasırlı emekçilerin fedakarlığı, gençliğini ve yaşamını Kürdistan'a adayan devrimcilerin eseridir. Bunun için paha biçilmez bir değerdedir. Temizliği, pürü parlaklığı bundandır.
Onun için özgür basın evcilleşmemeli. Kimseye benzememeli. Kendisini küçük görmemeli, tarihi ve bugünü bize sunulduğu gibi kabul etmemeli. Basın özgürlüğü ve kurumlaşması için hayatını feda eden, bu faaliyeti yürütürken şehit edilen onlarca Kürt kadını ve erkeği unutulmamalı. Kürt halkı kendi basın-yayın geleneğini kendisi yaratırken bugünü ve tarihi de doğru yazmalı. Biliyoruz ki resmi tarih, egemenler, güç sahipleri, zenginler, beyazlar, maçolar ve askerler tarafından yine onlar için yazılır.
Resmi gerçeklik ve onun hizmetindeki medya, bu gün de dünkü kadar gerçekliğin çarpıtılmasına hizmet ediyor. Ancak bu kez yalınkılıç, cepheden ve kendisi çıkmıyor karşımıza. Bu kez dublör kullanıyor. Dublörleri "Kürt kökenli aydın ve yazar"lar. Kürt halkına bir faydasını görmediğimiz, özgürlük için ciddi bir örgütlenme ve direnişini olmayan, dayak yemiş, horlanmış, aşağılanmış ve sonunda ruhunu teslim etmiş bir bölük… Bunların Kürt toplumu nezdinde bir itibarları da, zerre-i miskal etkileri de yok. İşte Türk merkez medyası bu sıralar, bu Kürtlere itibar inşa etmeye çalışıyor. Yani olmayan bir şeyi oldurmaya, mahrum olunan bazı üstün değerleri bu insanlara giydirmeye çalışıyor. Ama bu giysiler eğreti duruyor.
İspanya ve Portekiz, on sekizinci yüzyılda sömürgeleştirdikleri ülkelerde, beyazlık sertifikaları dağıtıyordu. Kendi köklerini ve özgürlük ideallerini kaybeden, ruhunu teslim ederek sömürgecilere itaati kabul eden siyahları "mükafat"landırıyordu. Derisi ne kadar siyah olursa olsun, efendisinin "beyazlık" belgesine sahip siyahlar, safkan(!) beyaz sayılıyordu.
Şimdi Türkiye'de de Özgür Kürt basınına karşı amansız bir savaş yürütülürken, Türk devleti, sertifikalı Kürtlerle kendisine meşruiyet yaratmaya çalışıyor. Sistem alçaklığı alkışlıyor. Kendi halkına ve kardeşlerine hakaret eden, Kürt halkının örgütlülüğünü küçük gören, Kürt özgürlük mücadelesini lekelemeye çalışan "yazar" TV kanallarının gözdesi oluyor. Siyasi soykırım operasyonlarının, demokratikleşmenin önünü açmak için gerekli olduğunu savunan Kürt "yazar", sömürgeci medya tarafından göklere çıkarılıyor. Ama bir şey unutuluyor: Yer çekimi var! Hafif nesneler daha çabuk ve daha hızlı yere çarpıyor.
Onun için Kürt basınının önemi bir kat daha artıyor. Onun için bu dönem, her zamankinden daha fazla Kürt - özgür basın kimliğini görünür kılmayı gerektiriyor. Görünür kılmalı ki fark da görünür olsun. İşbirlikçilik, fırsatçılık, pazarlamacılık, kendi katiline yalakalık vs. iyi anlaşılsın. Biz kendimizden eminiz. Özgürleşeceksek başkalarının lütfuna, ihsanına, bağışlayıcılığına ihtiyaç yoktur. Çünkü bizim kimliğimiz örgütlenmede, direnişte, eylemde ve mücadelede yatıyor.