
ABD’de siyahi genç Michael Brown, 9 Ağustos'ta cadde ortasında hem de elleri havada iken polislerce katledildi. Katledilişinin görüntüleri basına yansıdı. Böyle olmasına rağmen, polisin yargılanmasına gerek görülmedi. Bunun üzerine önce Ferguson kentinde daha sonra da 30 eyalette ve toplam 170 kentte protestolar gelişti. Ve tabii ABD’nin kendi polisini savunması üzerine sokaklar karıştı, tarumar edildi. Protestolar nedeniyle ABD devleti Ferguson’da önce sokağa çıkma yasağı, ardından sıkıyönetim ilan etti. Ancak yine de olaylar devam ediyor ve nerede duracağı da belli değil.
Genç siyahi Michael Brown şahsında ABD’nin siyahi ya da yarı siyahi bir Obama’sı varken, ne kadar ırkçılığı aştığı tartışılabilir. Yine adalet ölçülerinin ne kadar gerçekleştirildiği ya da ne kadar oturtulduğu da tartışılabilir. Bunları elbette onlarca makaleye konu etmek mümkündür. ABD polisinin şiddetle arasındaki bağ, yaşanan kovboyluk derken, belirttiğimiz bu husus da başta olmak üzere onlarca farklı siyasi, sosyal, hatta ruhsal tahliller yapılabilir. Nitekim yapanlar da vardır. Biz Ferguson’da olup bitenleri başka bir açıdan ele almak istiyoruz.
Dikkat edelim, ABD’de bir siyahi genç katlediliyor ve ABD adeta felç ediliyor. 30 eyalet diyoruz ama biz her eyaleti bir devlet gibi ele alırsak -ki coğrafi olarak gerçekten de birçok eyalet Ortadoğu devletlerinden kat be kat daha büyüktür- o zaman bu 30 devlet edecektir ve 30 devlette tamamen bir direniş hali olduğu anlamına gelmektedir. 170 şehirde ise her şey durmuştur ve siyasi kurumlar peş peşe açıklama yapmak zorunda kalmışlardır. Buna rağmen olaylar yatışmamıştır. Hatta en son genç siyahiyi katleden başka bir polis de aklanınca şiddet dalgası yeniden oldukça sert bir şekilde yüzeye vurmuştur. Ve nerede duracağı bilinmiyor.
Azınlıklar, direnerek güç olur
Öncelikle şuna inanmalı ve ona göre de yaşamalıyız: Sivil itaatsizliği geliştirenlar bize, “İnsan, toplumsal bir kurumun haksızlık ettiğini görür ve buna içten inanırsa, ona karşı koymalıdır” diyor ve "En iyi hükümet en az yöneten hükümettir. Hükümetlerin en iyisi hiç yönetmeyenidir" diye de ekliyorlar.
Dikkat edelim bir kere büyük bir haksızlık yapılmıştır ve günahsız bir insan katledilmiştir. Bu yetmiyor, bırakalım az yönetmeyi tam tersine sonuna kadar hem yönetmek hem de hükmetmek esas alınan bir yöntem olduğu için, başta siyahiler olmak üzere, neredeyse ABD’nin tümü buna karşı koymuş ve sokaklara dökülmüştür.
Sivil itaatsizliği örgütleyenlerin belirttikleri gibi; “Özgürlüğün sığınağı olmaya çalışan bir ulusun altında biri köleyse, yabancı bir ordu bütün bir ülkeyi haksız olarak istila edip asker yasası altına almışsa, namuslu insanların hiç beklemeden yapacakları şey başkaldırmaktır''.
Devamında ise, “Yaşamınız makineyi durduracak bir karşı sürtünme olsun. Benim dikkat etmem gereken şey, hiç değilse, kötülediğim bir haksızlığa araç olmamaya bakmaktır” diyerek bir karşı sürtünme olarak en azından makineyi frenlemeye çalışmak ve yavaşlatmak için kolları sıvamak gerektiği vurgulanıyor. Ayrıca şu hususa da dikkat çekiliyor: “Bir azınlık çoğunluğa uyduğu sürece güçsüzdür; azınlık bile değildir. Ama bütün ağırlığıyla diretti mi, işte o zaman önüne geçilmez bir güç olur. Bir ağaç ne kadar boy atmayı özlerse, kendine o kadar yüksek bir atmosfer bulur. Hemen hemen her insan, karşı konmaz diye bilinen bir güce kafa tutmalıdır.''
Türk devletinin katlettiklerine karşı ne yapıldı?
Yeniden Ferguson’daki olaya dönersek söylenecek o kadar çok şey var ki!
TC faşizmi kaç Kürt gencini sokak ortasında katletti?
TC faşizmi Kürdistan'da kaç Kürt çocuğunu en alçakça yöntemle katletti?
Ya da daha dün TC faşizmi Kobanê’de DAİŞ’lilerin intihar bombacılarının eliyle kaç Kürt gencini katletti ya da ağır yaraladı?
Ya da birkaç gün önce Amed’de, Bingöl’de, Varto’da, derken Gever’de ve ülkemizin birçok yerinde kaç Kürt genci ve çocuğu Türk devletinin eliyle katledildi?
Peki ya bizim gösterdiğimiz refleksler ne oldu?
Örneğin, 6-8 Ekim olayları sırasında 48 saat içinde katledilen 40’a yakın gence karşı ne yaptık?
TC faşizminin marifetlerini böyle sıralayıp gidebiliriz. Ne kadar insanımızı mahalle ortasında katlettiğini, kaçırdığını, hunharca öldürdüğünü de hepimiz biliyoruz. Bilmeye biliyoruz ama bir Ferguson’daki gibi yapabiliyor muyuz?
Kürdistan’ın 30 eyaletini bırakalım, 30 şehrini de bırakalım, 30 ilçesinde kıyameti koparıyor muyuz? Sokaklara dökülüyor muyuz? Devletin kurumlarını yakıp yıkıyor muyuz? Polis dedikleri faşist yapıya taşla ya da tükürüğümüzle boğuyor muyuz? Bu faşist yapının yanında yer alan onca işbirlikçiyi, ihanetçiyi derken sömürgecilikle haşır neşir olmuş bu yapılarla aramıza mesafe koyuyor muyuz, işbirlikçi ve hain oldukları için tavır alıp, tepkimizi ortaya koyuyor muyuz?
Faşizme karşı direnişimizi yükseltmeliyiz
Evet, böyle sorularımızı çoğaltabiliriz. “İnsan, toplumsal bir kurumun haksızlık ettiğini görür ve buna içten inanırsa, karşı koymalıdır” ilkesine göre gerçekten yaşıyor muyuz, yaşamıyor muyuz? Faşizme karşı bir karşı sürtünme olabiliyor muyuz, olamıyor muyuz? Bu haksızlıkları alt etmek için tüm gücümüzle karşı koyuyor muyuz, koymuyor muyuz? Ya da gerçekten de onurlu bir duruş içerisine giriyor muyuz, girmiyor muyuz? Özgürlük uğruna yükseklere tırmanmak istiyor muyuz, istemiyor muyuz?
Yukarıdaki sorulara vereceğimiz cevaplar eğer olumluysa o zaman, güce kafa tutarak, faşizme karşı direnişimizi yükseltmeliyiz. Zirveleştirmeliyiz. Bir saniye bile sömürgeci boyunduruğu altında kalmamak için tek bir sömürgeci uygulamayı kabul etmemeliyiz. Hele bir de faşizm bir gencimize yönelmiş ise orada herhangi bir talimat ya da açıklama beklemeden kendi sorumluluğumuz olan, karşı sürtünme ilkesine denk olarak sokaklara dökülmeli, refleks göstermeliyiz. Sokaklara dökülmek için bir yerden bize bir şey söylenmek zorunda değildir. Bizim kendi vicdanımız bizi harekete geçirmeli ve karşı koyuşumuz aynen Ferguson’daki gibi sert olmalıdır. Karşı koyuş radikal oldukça faşizm durabilir, durdurulabilir.
Unutmayalım ki, karşı koyuşumuz sonucu isterse faşizm bizi tutsak alsın, isterse bize yönelsin, böylesine bir rejim altında, eğer başka seçenek yoksa; “İnsanı haksız yere hapse atan bir yönetim altında dürüst bir insanın asıl yeri tutukevidir” diyerek gerçekten de faşizmin tek bir uygulamasını kabul etmeden, karşı çıkmasını hem bilmeli hem de düşen her gencimiz, çoğumuz için dünyayı yıkmayı bilmeliyiz.
Ya da faşizme karşı duruşumuzu, tepkimizi daha da belirgin kılmak için yönümüzü dağlara, direniş saflarına vererek, gerillalaşarak, faşizme karşı radikal bir tutumla dur demeliyiz.