Bu iki yaşlı insan doğdukları coğrafya nedeniyle hayatları boyunca tarifi mümkün olmayan acılara katlanmak zorunda kalmıştı. Yine de yaşadıkları onca dehşet verici şeye rağmen, inanılmaz bir şekilde akıl ve ruh sağlıkları yerinde, dimdik ayaktaydılar. Dêrsim’de yaşadığı vahşeti ne zaman hatırlasa ağlardı dedem. Bir nehir gibi ağlardı. Gözünün yaşını silmeden ağlardı. Ağlamasında utanılacak, sıkılacak bir yan yoktu. Varsın onlara bunları yapanlar, bu acıları yaşatanlar utansındı.
Ağaçlara asılmış kesik insan başlarını, Munzur’un kana bulanmış kızıl suyunda sürüklenen cesetleri, evlerin yakılışını, tecavüze uğrayan kızların- gelinlerin haykırışını, kurşuna dizilen, boğazı kesilip suya atılan insanları, süngülenip bağırsakları dışarda acı içinde şaşkın dolaşan, anne diye ağlayan çocukları gören ve gördükleri karşısında dehşete düşen bir katliam ve vahşetin tanıklarıydı onlar.
***
Her Dêrsim’li çocuk gibi ben de babamın Almanya’ya ilk gidişini hatırlayamayacak kadar çok küçüktüm. Annem anlatırdı babamın ardından boynu bükük bakakalışımı. Her gece kapının önünde, hava kararıncaya kadar beklermişim babam gelecek diye. Umudu kestiğimde iç çekip girermişim eve. Ben hatırlamam pek o yaşlarımı, daha çok küçüktüm, ne gurbeti bilirdim ne de babasızlığın neden bu kadar acı verdiğine dair bir fikrim vardı. Yıllar geçecek, büyüyecek ve öyle anlayacaktım gurbetin, babasızlığın ne demek olduğunu. Kapıda beklemenin babamı bana getirmeyeceğini de... Yine de hiç vazgeçmedim kapıda gurbete giden babamı beklemekten.
Yılda bir kez dönerdi köye babam. Badem ağaçları çiçek açarken, koyunlar kuzularken gelirdi. Bazen da kışın ortasında, karların dağları, yolları ve evlerimizi kuşattığı günlerde çıkagelirdi. Kışın ortasında baharı getirdi sanırdım gelirken. Konu komşu, dost, akraba ne kadar tanıdığımız varsa hepsi ardına takılır, babamla birlikte gelirdi köyümüze, evimize... Annem börekler açar, çay demlerdi gelenlere. Babam Almanya’yı, gurbeti, gurbette yaşamanın zorluklarını, güzelliklerini anlatırdı onlara uzun uzun. Dinleyenler bazen şaşırır, bazen üzülür, ama çoğunlukla gıptayla bakarlardı babama.
Geceler boyu anlatır, anlatırdı. Anlattıkları masal gibi gelirdi ve ben huzurlu bir uykuya dalardım.
Her yıl bir kez giderdi köyümüzden babam. Gidişiyle önce misafirler giderdi evimizden. Evimize derin bir sessizlik çökerdi. Ağaçların çiçekleri solardı. Koyunlar sütten keserdi kuzularını. Ardından kış gelirdi. Anneler içeri alırdı üşümesin diye çocuklarını. Bir benim annem kapatmazdı kapıyı, ben bekliyorum diye eşikte babamı.
Geldi gitti babam yıllarca. Gitti geldi. Mevsim ya kış ya bahardı. Yıllar işte böyle, onun gidiş gelişleriyle geldi geçti. Bu gidiş ve gelişlerin birinde köyden kente göç etmiştik, annem ve kardeşlerimle birlikte. Bir kısmi göç demekle geçiştirilemezdi köyden kente taşınmamız. Çocukluğumun geçtiği köyü, oyun arkadaşlarımı terk ediyordum. Hiç bilmediğim, yabancısı olacağımı, asla alışamayacağım hissettiğim yeni bir hayata “merhaba” demekti gerçekte kente göçmek. Buruktum, tedirgindim bu nedenle. Köyden ayrılma vakti geldiğinde eşyalarımızı bir kamyonete yükledik elbirliğiyle. Önce dedem ve nenemle vedalaştık. Ağlıyorlardı, dün gibi hatırlıyorum. Sonra tek tek diğer akrabalarla, komşularla, dostlarımızla vedalaştık.
Köyden bize kalan iki ineğimizi de alıp annem ve küçük kardeşlerimle birlikte atladık kamyonetin arkasına. Su döktü arkamızdan nenem, dualar ederek ve ağlayarak... Geride kalanlara el bile sallayamayacak kadar şaşkın ve üzüntülüydüm. Son dönemeçte gözden kayboldu köyüm.
Yerleştiğimiz Kanoğlu mahallesinde çalmaya başladığım bağlama sayesinde hayatımın değişik bir anlam ve ivme kazanmaya başladığı günlerden birinde, dedemle ninem köyden bizi ziyarete geldi. Bizi ziyarete gelen yaşlı dedem ve ninemin karşısına bağlamamla çıktığımı hatırlıyorum. Bu, ömrümün unutulmaz anlarından biriydir. O, atamdı, dedemdi ve ben, onların temsil ettiği değerleri geleceğe taşıma yolunda yürüdüğü torunlarıydım. Bunu henüz tam manasıyla bilince çıkarmış değildim, ama dedemin karşısına bağlamamla çıkmak, tuhaf bir heyecan yaratmıştı bende.
Bağlamayı gören dedemin sevinci de gözlerinden okunuyordu. Onun sevinci, gururlandırmıştı beni. Çömelerek oturduğum yerde dedem ve nenem için bir ilki sunmanın, bugün bile tarif edemeyeceğim hazzını yaşamıştım. O gün bağlamamın telinde dile getirdiğim ilk ezgi, Dêrsim’in acılı tarihinden bir kesiti dile getiriyordu. “Dêrsim’in bülbülü” olarak bilinen “Silo Qiz”ın, Laç Deresi için söylediği ağıt... Bu ağıtı dedem ve ninemin huzurunda söylerken, bu iki yaralı insan, beni gözleri yaşlı bir şekilde dinlemişlerdi. Sonrasında beni alnımdan öpen dedem; “yıllarca torunumun kendi bağlamasıyla bu ağıtları seslendirmesini hayal ettim. Bu hayalimin gerçekleştiğini gördüğüm için mutluyum” demişti. Bu sözleri duymuş olmak, benim için dünyalar değerindeydi. İnsan, biraz da bunun için yaşar; bu anlamı, bu duygu zenginliğini ve bu tarihin derinliklerinden kopup gelen sözlerin yaşattığı heyecanı ömrünce gururla hatırlayabilmek için.
Hayatta tatmadığı acı kalmayan insanlardandı dedem ve ninem. İnsan gibi yaşamak için değil de acı çekmek için gelmişti sanki hayata. Gözlerini dünyaya ilk açtığı gün de, gözlerini dünyaya yumduğu o en son gün de ağladı dedem ve ninem. Bir nehir gibi ağladılar. Geldiği gün olduğu gibi, gittiği gün de gözünün yaşını silmedi her ikisi.
***
Henüz eylül rüzgarları kapıları, pencereleri kırmamış; çocukları üşütmemişti. Önce dondurup sonra da paramparça etmemişti. Barikatları, duvarları yıkmamış; ağaçları, çiçekleri, saksıları tarumar etmemişti. 20. yüzyılın sonlarındaki ‘Kristal Geceler’i yaşatmamıştı; gündüze sevdalı yaşıtlarımıza. Yine de, güzün soluğu kendisini hissettiriyorken, zihnimde kaygılı sorularla terk etmek zorunda kalmıştım, Dêrsim’i.
Arayışım neydi? Almanya’da bulunan ailemi ferahlatmayı mı istiyordum? Şimdi de ayrımında değilim ama istemeyerek ayrılmak zorunda kalmıştım, Dêrsim’den. Kendimi Almanya’da bulmuştum.
Bu ülkeyi sevemiyordum. O da bağrına basmaya, sarılıp sarmalamaya meraklı değildi. Yaralarımın ilacı olmuyor; kabuk bağladıkça deşip duruyordu.
Gurbette yapamadım. Hasretim büyüyor; tanımadığım hayatlardan, yabancısı olduğum dillerden yorulmuştum. Ellerim cebimde gelişigüzel yürüdüğüm kaldırım taşları da, yağmurlar da ürpertiyordu. Taş binaların yalnızlığına alışamıyordum.
‘12 Eylül’ günleriydi. Sürgüne gelenlerden dinledikçe derinden etkileniyordum. İşkence tezgahlarını, incitilen ana-babaları, yarını bugünden kaybedilen çocukları düşünüyordum. Tepkisiz değildik ama vicdanım rahat değildi. Daha fazlasını yapabilme arzusuyla diri kalıyordum.
Yaşamak zorunda bırakıldığım ama bir türlü alışamadığım ülkede aylar, yıllar böyle geçti. Okumalar yapmak, tartışmak, beste ve türkülerle meşguldüm. Bunlar içimdeki yangını söndürmüyor; büyütüyordu. Yüreğimde kaçıp saklanabileceğim bir yer de kalmamıştı.
1985 yılıydı. Aylardan temmuz olmasına rağmen burada, Dêrsim’deki duyumsadığım sıcaklık yoktu. Almanya’ya küsüyordum: ‘Döneceğim! Buralardan gidecek; seni yalnızlıkların, yaşanmışlıkların ve utançlarınla birlikte bırakıp gideceğim.’
Kararımı vermiştim. Almanya’yı terk edecektim. Yıllar sonra, beni doğuran ve büyüten kente dönecektim. Büyük sevinçlerin, daha büyük acıların kentine, Dêrsim’e... Pek çok arkadaşımın, yoldaşımın öldürüldüğü, sürüldüğü kente dönmeye kararlıydım. Bugün, kararımın arkasında durmuş olmanın haklı gururunu yaşıyorum.
***
Birkaç gündür, açlık grevlerinin yarattığı yoğun ve yorucu bir sürecin sonrasında, tarif etmeye çalıştığım bu duygularla ayrıldığım Almanya’dayım. 1979-86 yılları arasında yoğun bir yaşanmışlık ve anılarımızın geçtiği Frankfurt’ta yakın Rüsselsheim, Mainz ve Wiesbaden kentlerinde... Şüphesiz, Almanya benim bırakıp gittiğim Almanya değil.
Uzun gençlik yıllarımızın geçtiği Rüsselsheim gibi kentlerde eskiye dair hiçbir iz kalmamış, desem yeridir. ‘Küçük Dêrsim’ olarak bildiğimiz Rüsselsheim’in, Opel fabrikasının yaşadığı krizle birlikte küçülmesi ve dahası robotlaşan üretim sistemi sonrasında on binlerce insanın işine son verilmesi, onun eski canlılığını yitirmesine yol açmış. Deyim yerindeyse tam bir hayalet kent görüntüsü var.
Dikkatimi çeken bir ayrıntı da, Almanya’nın yeniden, düşüncelerinden ötürü hapis cezası alan birçok arkadaşımızın buluştuğu merkez haline dönüşüyor olması. Pınar Selek ve Necati Abay, hakkında yıllardır süren davalar nedeniyle istemedikleri halde burada sürgün hayatı yaşamak zorunda bırakılan arkadaşlarımız. AKP iktidarı Özel Yetkili Mahkemeleriyle ne yazık ki kendisine muhalif olan birçok düşün insanını, aydın ve sanatçı ve siyasetçiyi 12 Eylül koşullarında olduğu gibi sürgün yaşamına mahkum kıldı.
Sürgün yıllarımızın Almanya’sından bugüne kalan ne yazık ki, yeniden sürgün hayatlar ve kırılan umutlar oluyor.