"Haykırsaydım, kim duyardı beni, melekler
Katından? Ve ansızın bassaydı bile
İçlerinden biri beni bağrına: Yok olurdum onun
Daha güçlü varlığı karşısında." (D.Agt -1)
Misafir olduğu şatonun kapıları kapanıp anıların serin yalnızlığı etrafa sızdığında bu dizeler döküldü Rainer M. Rilke'nin kaleminden. Dünya edebiyatına adını, özgünlüğünü ve şiirsel büyüsünü katacağından habersiz..! Varoluşunun sırdaşı olan yazının; onu şiirimsi ağıtlarla asırlar ötesine taşıyacağını da bilmeksizin..! Yaşamı, çeşitli bileşimlerin kudretli döngüsü olarak arayan ve biriktirdiklerini yazınsal sembol ve sahada yeni bir yaşama dönüştürebilen bir şairin adıydı Rilke. S.Zweig'in güzel belirlemesiyle; "İnsana her yaşında ve hayatın her döneminde seslenebilen yazarların sayısı azdı." Ve Rilke her zamana seslenebilen yazarlardan biri olmak için yaratılmıştı.
Bir devrin kapanıp yeni bir devrin doğduğu dönemin şiirsel belleği sayılacaktı aynı zamanda. Değişen iki asrın birbirinden farklı seyirleri Rilke'nin düşünüş ve yazım tarzını bir hayli etkiliyor. Bir arayışın ürünü olan sesler her eserinde ayrı ayrı yankılanacaktı. Toplumsal karmaşanın, sayısız değişim ve buhranın kol gezdiği bu yeni çağda Rilke, şiirin hiç keşfedilmeyen göklerinde dizeler deniyor ve evrenin usuna yaratıklarının adını bağışlıyordu sanki. Ruhun, yazının, aklın, düşüncenin ve edebi sanatın dünyanın her türlü yeni tekniği karşısında kuvvetle davranması gerektiğini biliyor, bir dehanın mucizevi olması gerektiğini herkesten çok önce sezerek yaşıyordu. Sezginin, akılla birleştiği Rilke'de elbette çok şey farklı nitelikte olacaktı.
Keza T.W.Adorno’nun deyimiyle "bir şeyler anlatmak için, insanın söyleyeceği; özel bir şeyleri olması gerekti." Ve bu özel bir şeyler en çok da Rilke'nin kalemiyle ortaya çıkacak; sözcüklerinin vuruşuyla, şiirindeki hüzün ve hayranlık kokan poetikasıyla, Avrupa sanat ve edebiyatına; yani çağın ilk karşı değerlerini yansıtacaktı. Bir nevi Avrupa'da; Rilke'nin gölgesi dolaşmaya çıkmıştı! Çünkü Rilke'nin yazar ve birey olarak tanıklık ettiği bu çağda, düşüncenin, siyasetin, sanayinin, bilimin, sanatın ve bireysel yaşamın çıtası bir hayli yerinden oynamış, yükselen yeni dizgeler henüz kabulünü sağlayamamıştı. Yeni çağın prensipleri her açıdan zor ve insana umutsuzluk katan gelişmelerle doluydu. Dünyaya egemen olan yeni yaşam, perspektifleri ile mesuliyet kokuyordu. Rilke de bu mesuliyetlerin altına imza atan birçok çağdaşı gibi yeni bir ufuk, yeni bir ifade gücü ve yeni bir ritmin tarafındaydı.
Bu tarafgirlik yazarlığını, evrensel edebiyat ritmleriyle buluşturacak, iki asır arasındaki doku uyuşumu düşünsel esinlemelerle sağlanacak, Dünya şiirine bir ilke daha kazandıracaktı. Daha çocukluğundan itibaren yolu yalnızlığın güzergahlarından geçen bir hayatın gencecik meraklısıydı.
Varoluşunun sınırlarını yaşamın zenginliklerine açan bir insanın, iç dünyasında başlattığı inzivai duruşundan, şairliğin yeni hal ve harfleriyle demlenen bir Rilke olarak çıkacaktı zamanla.
"Görülmemiş bir gece değildi gelen gece;
onun gibi yüzlercesi geçip gider.
Sonra köpekler uyur, taşlar durur öylece.
Ah yaslı bir gece, ah herhangi bir gece
tekrar sabahın olmasını bekleyen."
Rilke’nin sözcükleri ardı ardına yeryüzüne yayıldığında 4 Aralık 1875'de Prag’da doğmuş bir gençti. Alman bir baba ve Praglı bir annenin ikinci çocuğu olarak dünyaya gelmişti. Bazı çocuklar gibi aile ortamının tarihi tanım ve havasından erkenden kopmuştu Rilke. Bu kopuş onun bütün yaşamına yayılacak yalnızlık ve yolculuklarında belki en güçlü etmenlerinden sayılacaktı. Cemil Meriç’in sözündeki gibi; "İdeal insanın saadetiydi." Ve Rilke kendi görünmez saadetinin peşindeydi. Bilinen dizge ve davranışlar onun içindeki alemin uzağından geçmekteydi. Bir süre toplumun ve ailenin alışkanlıklarına özgü arayışlara girdi. Bu kurallara göre yaşamanın yöntemlerini denese de Rilke, talih onun başka bir dünya için ayırmıştı.
İçindeki lirik ses, yaratıcı doku, ve özgürlük gücü yaşamını ayrı yollara sürükleyecekti. Zor, engebeli ve sabır gerektiren bir kaderin ta kendisiydi Rilke'nin yaşamı. İlk şiirleri çeşitli dergilerde yayımlanmaya başladığında artık genç bir şair olarak geleceğin getirilerinden habersiz kendi ışığının koşucusuydu. Ancak 19.yy‘ın edebi bereketi çoktan Rilkey'i de kapsamına almış, ve geleceğe onuda taşıma payesi çoktan talihine eklenmişti bile. Kuşkusuz Rainer Maria Rilke’de birçok çağdaşı gibi başta duygu, düşünce olmak üzere; diğer farklı gelişmelerin sosyal, toplumsal arenadaki kırılmalarını iyi gözlemlemiş. İçerik, izdüşüm, sorun ve sembollerini yazımında etraflıca değerlendirmiştir. Fakat Rilke‘yi diğer çağdaşlarından ayıran birçok sebep de var. Her şeyden evvel yalnızlık ve doğanın varlığı Rilke'yi kuşatan, ruhunu dönüştüren ve zamanını belirleyen en yakın dostları. Ve bu dostuluğun içeriği tüm zenginliği ile satırlarında beliriverir. Yıldızların duruşu, rüzgarın sesi, yağmurun düşüşü, her defasında yer değiştiren bilinçli yalnızlığı, melekler, tanrısallık ve zaman Rilke’nin şiirinde hüzünle sarmalanan ögelerden. Her yer ve sürede Rilke’nin varoluşunu dirilten bu ögeler onda derin izler bıraktığı gibi, destansı bir üslupta kazandırmıştır.
"Bütün insanlığın acısıyla yalnızım,
onu seninle hafifletmek için omuzlamıştım;
oysa yoksun, adsız utanç, sen..."
Rilke'nin yalnızlık duygusunu bir ömür ekseni içinde yorumlayışı şiirinin ana omurgasını oluşturuyor. Varoluştaki yabancılığı, anlamak-gözlemek arayışı çokça gözümüze çarparken, yaşamı, asil felsefi özünden koparmadan edebi arenanın tamir ve tabirleriyle dengeleme yine Rilke'nin şiirinin zorunlu vasfıdır. Bu zorlu tercih kendi yaşamından, beslendiği içindir ki: Dünyayı, doğayı, tanrıyı, sevgiyi ve zamanı ana yorum çizgisi olarak şiirine, yazımına yöneltmek Rilke'nin ayrıcalığı sayılır. Bu ayrıcalık sadece üslup biçimi ile sinirli değil elbette. Zira Rilke, gibi bir yazarın imge ve düşün kaynakları zengin, dikkat çekici ve sonuç alıcı olmalıydı. Bunun için Uzun yolculuklara çıktı, şehirler, ülkeler, müzeler, tarihi mekanlar, tarihi, sanatçılar, daima onun defterindeki adresleriydi.
Dünyanın sayılı kentlerini dolaştı, yaşadı, izlenimler edindi. Ve izlenimlerini daha sonra birer sanat eserlerinde yansıttı, çıkardı. Sanatın izini yaşamın ahengiyle birleştirerek yeni şeyleri bulmanın çabası her zaman Rilke'nin dikkatini çekti. Keza yaşamı durağan mecrasında çıkarıp sanatın çetin kaygılarıyla yoğurmak her defasında bir bedel gerektiriyordu.Rilke bu kaygıları derinden hisseden ve bedelini yaşayarak deneyimleştiren sonuçların ta kendisiydi. Bütün yazım yaşamına sinen kırık ve ret edilen aşk deneyimi, Rilke’nin belleğini de, bedenini de ömrü boyunca kemiren bir sancı olarak onun kişisel tarihçesinin yönünü değiştirmiştir. İki ucu keskin bıçak misali, Rilke'nin varlığına yaralar açan bu süreç şiirlerin sembol ve içeriğini sessiz sedasız belirleyen gizli kuvvet olagelmiştir.
"Sensin benim bulduğum bütün bu şeylerde,
Bu sevgiyle, kardeşçe bağlandıklarımda;
Tohum gibi güçlenirsin daracık yerde,
Büyükteyse büyüksün, bakarım da."
Keza çok seven olsa da, sevgili konusunda şanslı olamamıştır. Lu salome’ye olan hayranlığı sadece ruhunu zedelemekle kalmayıp aynı zamanda Rilke'nin bütün hayat rotasını gizliden gizliye belirleyen faktör olmuştur;
Duino ağıtları
"Evet, baharların gereksinimi vardı sana. Beklemişlerdi bazı
Yıldızlar senden, onları hissetmeni."
Duino ağıtları, bir nevi Rilke'nin ruhunda biriken dalgaların fırtınanın ardında kıyıya bıraktığı mücevherlere benzer. Belli aralıklarla yazılan şiirler yayımlanmaya başladığında sayısız insan ağıtlardaki dil ve esine hayran olmuştu bile. Öyle ki Rilke'nin dizelerinde hem şiirin boyut değiştirmiş biçimi hem de duygunun ağıda bürünmüş yeni bir haykırışı vardı. Kendi yazgısından yola çıkarken bütün insanların yazgı teline ince ve sızlatıcı bir sesle dokunup geçiyordu kelimeleriyle! Ne tuhaftır insanların yazgısına şiirinde ağıt yazan bir şairdi Rilke. Genç yaştan itibaren başladığı şiir ve yazım serüveni onun yaşamındaki kasvet ve ağırlığı hafifletiyor, insana ve zamana dair abartıdan uzak umutlarını güçlendiriyordu. İçindeki şiir mayası, evrenselin gücüyle buluştuğunda Rilke’nin ağıtları destan geleneğinin modern mirası olarak edebiyat tarihine sesleniyordu."
Rainer Maria Rilke, bir Aralık (29 Aralık 1926) vakti gözlerini dünya açtığında, dünyası tüm insanlığa ulaşabilen büyük kişilerden biri olacaktı. Ve yine bir aralık günü gözlerini yumduğu dünyaya veda ettiğinde, çoktan dünyanın büyük kişilerinden biri olmuştu. Her şey bir kirpik hareketiydi sanki. Işık ve karanlığın yer değiştirdiği insansı oyun!
"Kim bilir? belki de
aynı kuş yankılanıyordu içimizden ikimizin de
ayrı ayrı, dün akşam."
FERİDE DEMİR: Şiirin derin ağıtları