Osmanlı’nın son dönemlerinde devlet, Toroslardaki göçebe halkı, tek bir yere toplayarak yerleşik nüfus haline dönüştürmek ister. Dağlarda hayvancılık yapan aşiretlere Çukurova’dan yer gösterir. Dağlarda yaşamaya alışmış insanlar ise köylere yerleşmek istenmezler. Devlet, vergi almak, asker almak, vb için yaylaları boşaltır ve insanları zorunlu göçe maruz bırakır.
Devletin zorlamasıyla Avşar aşiretleri Çukurova’ya yerleşecek olur; baştanbaşa bataklıklar ve sazlıklarla dolu ovada sivrisinekten kendilerini kurtaramazlar. Yeniden dağlara çıkarlar ve "asi" olurlar.
Dadaloğlu, "Hakkımızda devlet vermiş fermanı; ferman padişahın dağlar bizimdir" diyerek direnişe çağırır. Fermanın gereği yerine getirilmeyince Sultan bölge halkını, göçerleri yerleşik hayata zorlamak ve isyanı bastırmak için asker gönderir. Avşar aşireti ve Kozan aşiretlerinin katıldığı isyan çözülür ve yenilir. Bu bölgedeki göçebeler Anadolu’nun dört bir yanına üçer beşer aile sürgün edilir. Bunlar da birbirlerini kaybetmemek için sözleşirler ayrılırken..
İşte bu hikaye, aradan geçen 150 yıl içinde aslında devlet aklının güncellenerek bugüne nasıl uyarlandığının da kısa bir özetidir. Daha dün "taş üstünde taş bırakmayın" denilmesinin üzerinden Nusaybin, Gever, Silopi ateş altına alınır. Silopi’de 2 yaşındaki Esra bebek, 70 yaşındaki büyükannesiyle katledilir. Aynı aileden 5 insan tanklardan açılan ateş sonucu katledilir. 9 bin yıllık tarihiyle insanlık tarihine mal olmuş Sur; Kürt halkının, Ermeni halkının anasının ak sütü gibi kendisine helal edilmiş tüm yapılarıyla "acele kamulaştırma" kararıyla "devletin" malı olmaya çalışılmakta. Dadaloğlu’nun, devletin bir yere toplayarak ana damarlarından koparılmaya çalışılan Avşar halkına yapılan zulmün bin katı bugün Kürt halkı üzerinde gerçekleşmekte. Statü isteyen, kimliğini ve özgürlüğünü talep eden herkes "teröristle" suçlanmakta, öldürülmekte, yakılmakta, mallarına el konulmakta, zorunlu göçe maruz bırakılmakta; o da yetmezse Pazarcık’daki gibi, 3 bin yerli nüfusa karşılık 25.000 Arap-Türkmen Suriyeli mültecinin yerleşeceği "ova-kamplar" inşa edilmekte..
Yani zapturapt altına alamadığını, binbir türlü hukuk ve ahlak dışı yöntemlerle imha etme pratiği sergilenmekte… Türkiye’nin yeni bitki örtüsü haline gelen TOKİ binaları Kürdistan’da yükselsin diye akla hayale gelmeyen her türlü vahşet yaşanıyor. Ama bilmiyorlar ki zulmün olduğu her yerde direniş de var olur! Şu satırları yazdığım esnada Cumhurbaşkanı, "Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin merhameti, hoşgörüsü başka hiçbir ülkeyle mukayese edilemez(!). Ama bunun sınırı tek millet, tek bayrak, tek devleti tek vatandır" diyor. Devlet aklı tekliyor, vicdan-akıl-ahlak tekliyor. Bu nasıl bir hoşgörü ve merhametmiş ki 7 ay içinde yüzlerce insan toprağa düşüyor, her yer yakılıp yıkıyor, özel harekat imleri duvarlara yazılama yaparak tüm dünyanın gözleri önünde yaptıkları vahşeti sergilemekten çekinmiyor, insanların yatak odalarına kadar girip pozlar veriyor! İşte bu hoşgörünün adı yeni Türkiyedir!
Tecavüzün aklandığı, barış isteyen bilim insanlarının kanıyla duş yapacağını söyleyen mafya bozuntularının "yılın iş adamı ödülünü" aldığı, sırf Cumhurbaşkanının oğlu olduğu için onunla ilgili haberler yapılmasının mahkeme kararlarıyla yasaklandığı ülke, yeni Türkiye!
Böyle bir yeni Türkiye’yi istemiyoruz.
Çocukların uyurken değil, ölürken susulduğu bu yeni Türkiye’yi istemiyoruz.
Şimdi susmak değil direnerek mücadele zamanı. Tüm baharların ilk bahar olduğu günler bizim; hırsızlığı, katliamları, tecavüzü suç saymadığınız tarih sizin olsun..olsun ki o tarihin yaprakları gün gelince bir bir açıldığında yargılanmaktan kaçamayasınız..