FEHMİ KATAR / BERLİN
9. Berlin Kürt Film Festivali perşembe günü gösterilen ‘Girls of the Sun (Güneşin Kızları)’ filmi ile startını verdi. Berlin Mitte’de bulunan Babylon sinemasında gösterilen festival açılış filmine olan yüksek ilgiden dolayı, sinema severlerin bir kısmı filmi ayakta izlemek zorunda kaldı.
Bu yılki Berlin Kürt Film Festivali’nin önceki yılları aşan bir ilgiyle start aldı. Bu büyük ilginin nedenlerinden biri açılış filmi olan ‘Girls of the Sun’ın, Cannes da gösterilmiş olması olarak görülse de, esas olarak bu yılki festival hazırlıklarının oldukça profesyonel yapılmış olması demek abartı olmaz.
Festival ekibi günler öncesinde kitapçıklar basarak, Berlin’in işlek yerlerine festival posterlerini asarak ve en önemlisi de sosyal medyada nerdeyse her film ile ilgili devamlı paylaşımlar yaparak, sinema severlerin ilgisini çekmeyi başarmış gibi görünüyor.
Yaş sınırını pedagoglar belirledi
Bu yılki film festivalinin diğer bir farklılığı ise ‘Berlinale’ deneyimlerinden yararlanılması. Farklı Kürt kurumları ile ortaklaşılması hem seyirci kitlesini artırmış hem de diğer kurumların da deneyimlerinden yararlanarak daha renkli, zengin bir program oluşturulmuş. Festivalin partnerleri olan Kürt Ebeveynler Derneği Yekmal ve Kürtçe çocuk kanalı Zarok TV, özellikle Kürtçe ve çocuk gelişimi konusundaki deneyimlerini festival programına yansıttılar. Bir önceki yıl da festival partnerlerinden olan Yekmal’in Koordinatörü Günay Darıcı, deneyimlerden de çıkardıkları derslerle festivale dahil olduklarını, zira geçen yıl gösterilen bazı çocuk filmlerinin, konulan yaş sınırının çok üstünde bir yaş grubuna hitap ettiği, şiddet yönelimi ve travmaya neden olacak sahneler içerdiği ile ilgili haklı eleştireler yapıldığını belirtti. Darıcı, festival ekibinin Zarok Tv ile beraber gösterilecek bütün çocuk filmlerini pedagog denetiminden geçirdikten sonra yaş sınırının belirlendiğini aktardı.
Girls of the Sun bir hayal kırıklığı
Gelelim festival açılış filmi olan ‘Girls of the Sun’a. Kürt Kadın Hareketini ve yıllardan beri büyük bedeller vererek oluşturduğu mücadelesini tanıyan herkes filmi izledikten sonra hayal kırıklığına uğradı. Filmin bir kadın filmi olduğuna şüphe yok, kadınları kurbanlaştırmıyor, onların kendi küllerinden nasıl yeniden doğduklarını gösteriyor, bu da doğru. Ama yönetmen objektif olmak adına, Ortadoğu gibi bir yerde kadınların nasıl olup eline silahla aldığını, kendi ordusunu kurduğunu anlatmayınca, film bir yerde politiksizleşiyor. Daha doğrusu bağlamsız Hollywood filmlerine dönüyor. Filmde gözü önünde eşi DAİŞ tarafından katledilen ve çocuğu da elinden alınan, DAİŞ’in esir aldığı 7 bin Êzîdî kadından biri olan Bahar’ın, DAİŞ’in elinde olan oğlunu kurtarmak için kadın gerillalara/savaşçılara katılışı anlatılıyor.
Kadın ordusunun oluşumu anlatılmamış
Kadınların ordulaşması ile ilgili filmde nerdeyse hiçbir şey yok. Bahar ve diğer esir alınan Êzîdî kadınları Şengal’den götürülürken, konvoyun en önündeki DAİŞ’in aracına, çolak bir yerde Toyota içinde zılgıt atarak saldırıp, hızlıca uzaklaşan kadın gerillalar da olmazsa, sanki daha önce hiçbir kadın mücadelesi yokmuş da, Bahar tek başına bir kadın ordusu kurmuş gibi olacaktı. Ya da zaten oradaki kadınların ordulaşma sürecini bilmeyenler, o bağlantıyı da kurumayacak büyük ihtimale.
Yönetmenin oradaki hiçbir örgütün sembolünü de kulanmamayı tercih etmesi de eklenince, Ortadoğu’yu ve Kürt Kadın Hareketi’ni tanımayan seyirci, 40 yılı aşkın sürede verilen büyük bedellerle oluşturulan Kürt Kadın ordulaşması hakkında hiçbir şey öğrenemiyor. Fransa’da üniversite okumuş, ailesini kaybettiği için daha da kaybedecek bir şeyi kalmayan Bahar’ın kahramanlığının anlatıldığı, DAİŞ esaretinden kurtarılan kadınların kurbanlık rolünden çıkıp mücadelesini anlatan filmin, özellikle Avrupalı seyircilerin takdirini topladığını da eklemek gerekir.