
Fakat soykırım fetvası verilen toplum Kürtler ve fetvayı veren de Fethullah Gülen olunca, Kürtler ve tutarlı dostları dışında kimsenin sesi çıkmadı. Sözkonusu katliam fetvası karşısında ne demokratlık, ne solculuk, ne liberallik, ne milliyetçilik, ne de Müslümanlık; bunların hiç birisi sökmedi. Böyleleri ya deve kuşu gibi kafayı kuma sokup görmezden gelmeyi, ya da gündem saptırmayı yeğledi.
Tehlikenin büyüklüğünü hisseden Kürtler ve tutarlı dostları, haklı olarak çok sert tepki gösterdiler. Hem soykırım fetvasını ve hem de sahibini ciddi biçimde teşhir ettiler. Fetvayı sorgulayıp, sahibini soru yağmuruna tuttular. Fethullah Gülen fetvasının ahlak ve hukuk dışı karakteri kadar, insanlık suçu oluşturma yönüne de dikkat çektiler.
Fethullah Gülen’e basın önünde açıkça sordular: Sen kim oluyorsun da böyle fetva veriyorsun? Sende hiç vicdan, ahlak, din, iman yok mu? Nasıl bir halkın köklerinin kesilmesini, kurutulmasını ve işinin bitirilmesini isteyebiliyorsun? Nasıl insanların evlerinin ateşe verilmesi talebinde bulunuyorsun? Bu yetkiyi ve gücü nerden alıyorsun? Bu sözlerin “İnsanlık suçu” olduğunu söyleyenler kadar, olduğu gibi sahibine iade edenler de oldu. Hatta “Yiğitsen ve gücün yetiyorsa buyur yap!” diyerek meydan okuyanlar bile çıktı.
Fethullah Gülen’in böyle açıktan fetva vermesi, bir bakıma Kürtlerde önemli bir bilinç ve duyarlılık oluşturması nedeniyle “İyi oldu” bile denebilir. Çünkü nasıl olsa Gülen Cemaati’nin gizli toplantılarında bu tür kararlar zaten alınıyor, gereken emir veya talimatlar zaten veriliyordu. Buna göre de yapılması gerekenler pratikte yapılıyordu. Ve bütün bunlar yapılırken Kürt halkının ve dostlarının hiçbir haberi olmuyordu. Şimdi açıktan verilen soykırım fetvası karşısında Kürt halkında bir bilinç, duyarlılık ve tutum gelişti.
Belliki Kürtler ve tutarlı dostları böyle zalimce sözlerin altında kalmaz. Bunlara karşı yapılması gereken neyse cesaretle yaparlar. Özellikle Müslüman halkın ve Kürt alimlerinin bu sözleri duyup gerçekleri görmesi önemli olmuştur. Siyasi ve askeri katliamlar yürüten AKP’nin maskesinin düşmesi ardından, bu katliamların fetvasını veren gerideki gücün, yani Fethullah Gülen’in de bu biçimde maskesinin düşmesi çok önemli bir durum yaratmıştır.
Artık Kürtlerin mevcut AKP düzeniyle ciddi bir bağlarının kalmadığı, düzenden kopuşun gerçekleştiği söylenebilir. Bazıları buna “Halkların kopuşu” diyorlar. Fakat bundan ziyade gerçekleşenin “Kürtlerin düzenden kopuşu” olduğunu söylemek daha doğrudur. Bu da demokratikleşme ve sorunların demokratik çözümü açısından kötü değil, iyidir. Halkların gerçek kardeşleşmesi ve dostluğu bu temelde gelişebilir.
Fakat mevcut görüntü bu konuda insanı umutvar kılmamaktadır. Çünkü bu soykırım fetvasına karşı Kürtler ve gerçek dostları dışında hiç kimseden ciddi bir tutum gelişmemiştir. Kendini demokrasi havarisi sayan ABD ve onun demokrat yönetiminden adeta çıt bile çıkmamıştır. Başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP yöneticilerinden karşı tutum göstermek bir yana, tersine soykırım fetvasını destekleyen siyasal açıklamalar gelmiştir.
Dördüncü kuvvet denen ve özgürlüğün olmazsa olmazı sayılan medyanın duruşu ise, kelimenin tam anlamıyla ibret vericidir. Soykırım fetvasına karşı çıkacağına tüm maharetiyle gündem saptırmaya çalışan bu basının tam bir psikolojik savaş gücü olduğu artık net bir biçimde ortaya çıkmıştır. Eskiden Genelkurmay’ın dediğini yapan bu mehmetçik basın, şimdi de AKP yöneticilerinin dediğini yaparak gerçektende “polisçik basın” olduğunu kanıtlamaktadır.
Buradan Gülen Cemaatı ile AKP hükümetinin neden medyaya bu kadar önem verdiği noktasına geliyoruz. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın ünlü “Medya savaşları” hala hepimizin kulaklarında çınlıyor. Şu anda ülkemizde toplum yaşamının her alanından en fazla medya alanının AKP tarafından fethedilmiş olduğu anlaşılıyor. Tayyip Erdoğan, Berlusconi gibi medyaya dayanarak iktidara gelmedi, fakat anlaşılıyorki medyaya dayanarak iktidarda kalmaya çalışıyor.
Tabii bir ülkede medya böyle olursa, o zaman toplumun işi zor, iktidarın işi ise kolay demektir. Bu nedenledir ki, Amerika’da oturan bir zat çekinmeden soykırım fetvası verebilmekte, Başbakan ise rahatlıkla “Siyasi tutuklamaların devam edeceğini” söyleyebilmektedir. Soykırım fetvasında da, siyasal tutuklamalarda da ABD ile psikolojik savaş medyasının suç ortaklığının kesin olduğu ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Fethullah Gülen ile Tayyip Erdoğan’ın gerçek güç kaynakları da böylece belli olmaktadır.
Bugün Türkiye’de derin devletin “Gülen Cemaatı” olduğunu artık herkes bilmekte ve kabul etmektedir. Başta basım ve eğitim gibi zihniyet alanı olmak üzere devletin ve toplumun bütün alanlarına bir ahtapot gibi yayılmış, bütün kılcal damarlarına sızmış, devleti ve toplumu ele geçirmiş durumdadır. Gerçek ve en büyük gizli örgüt aslında Gülen Cemaatı’dır. Dolayısıyla soykırım fetvası karşısında basının neden sus-pus olduğu değişik toplumsal odaklardan neden tepki gelmediği daha rahat anlaşılmaktadır. Aslında son otuz yıldır devletin derinliklerinde bir Fethullahçı-Ergenekoncu çatışmasının yaşanmış olduğu net olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Fethullahçı hamlenin 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle başlamış olduğu tartışmasızdır. Bu durum, sözkonusu Cemaat hareketinin ABD ile geçmişten gelen sıkı bağını ortaya koymaktadır.
Son otuz yılda beklenmeyen gelişme aslında Kürt özgürlük mücadelesi olmaktadır. Dolayısıyla Fethullahçı-Ergenekoncu derin iktidar kavgası bu mücadelenin gelişimine göre yön çizmektedir. Zaman zaman Fethullahçılar zayıf düşerken, zaman zaman da Ergenekoncular zayıf düşmektedir. Fakat otuz yıllık iktidar içinde çatışan bu iki derin eğilim de vardır.
Sonuçta 1990’lı yıllarda devlet iktidarında ağırlık kazanan Ergenekoncu iktidar kliği Kürt direnişi karşısında başarısız kalınca, be sefer Fethullahçı iktidar kliğinin devleti ele geçirmesinin önü açılmıştır. “Ergenekon Davası” ile karşıtını yargılama altına alan Fethullahçı klik, giderek devleti ve toplumu fethetme noktasına gelmiştir. Fethullah Gülen’in bir “Dini alim”, Tayyip Erdoğan’ın ise yeni bir “Padişah” olarak görülmesi buradan ileri gelmektedir.
Gülen-Erdoğan kliği Türkiye’de devleti ve toplumu tümden ele geçirirken, önüne engel olarak özgürlük isteyen Kürtler çıkmaktadır. Kürtler, “Bu topraklarda bizim de özgür yaşama ve kendimizi yönetme hakkımız var” demektedir. Kürt sorununu ideolojik ve siyasi olarak çözemeyen ve Kürtleri aldatamayan Gülen-Erdoğan iktidarı, son nokta olarak kendilerinden önceki Ergenekoncu iktidar çizgisine gelmiş olmaktadır: Şiddetle ezmek ve tasfiye etmek!
Bugünkü AKP-PKK çatışmasının esası budur. Kürtlere yönelik soykırım fetvası da, katliam fermanı da buradan çıkmaktadır. Gülen-Erdoğan iktidarı, “Ergenekoncuların başaramadığını biz başaracağız” diyerek saldırmaktadır. Aceba yapabilirler mi? Belliki Kürtler için yeni bir zor süreç bu. Fakat Kürtler, Ergenekoncular karşısında direndikleri gibi, eğer Fethullahçılar karşısında direnme gücünü gösterirlerse, o zaman Gülen-Erdoğan iktidarı için de sonuç bellidir: Hapishaneyi boylamak!