Bir marangozda çırak olarak çalışmaya başladığım zaman tanıştım, bakışları umut kokan o çocukla. O da çıraktı benim gibi orada. Yabancı bakışları sevinçle doluydu, aydınlığı yansıtıyordu bir yönüyle, sevin dolu anlarında. Diğer yarısı ise gölgelenmişti sanki gözlerinin. Çocuk bakışları nefret taşımaz derler. O ise çocuk olmanın en zorunu yaşamıştı; her şey o kadar zorlaşmıştı ki O’nu, küçücük bedenine rağmen koskoca bir nefreti taşıyordu bakışlarında.
Bu kin ve nefret ona çocukluğunu yaşatmamalarından kaynaklanıyordu. Esir alınmıştı, çocukluğu elinden çalınmıştı. Yoksulluk ağır basmıştı omuzlarına, çalışmaya mecbur bırakılmıştı. Çocukça oyunlardan mahrum kılmıştı onu hayat. Ekmeğinin peşinden koşmak onun için değerli olandı. Ekmek kavgası insanlar arasında ayrım yapmazdı, dinlemezdi küçük veya büyük bedeni. Herkes ekmek kavgasının ardına düşerdi. Bilinen oydu. Onun dışında hiçbir şeyin anlamı yoktu. Çok özel bir tanıma da gerek yoktu.
Ağır basardı, yalnızlığın yanı başında-sokakta arkadaşlarıyla koşamamak. Ağır bir yük olur çökerdi yüreğine. Duygularını yaşayabilecek yaştaydı. Belki de duygularının ne anlama geldiğini bilmiyordu. İçindeki çocuksu güdüleri onu oynamaya çağırıyordu. Bu yaşta oynaması gereken oyunların başında olmamasının acısı tüm bedenin sarmıştı. O, çocukluğun güzelliğini her zaman, her an yaşamak istiyordu. Yaşam üstesinden gelinmesi zor ve ağır sorumluluk isteyen yüzüyle O’nu günden güne her şeyden uzaklaştırıyordu.
Tek suçlu çocuk olmaktı. Doya doya oynamak istiyordu. Belli ki gün yarına bırakılsa her şey için çok geç olabilirdi. Çocukluk dünyasından vazgeçmek kolay değildi. En mutlu an, onun için bu dönemine uygun bir sevinç yaşayabilmeye dairdi. Hiç bitmeyecek bir arzuydu belki de, onun için çocuk kalmak. Çocukluk günlerinin hayali, hafızasında hep canlı kalacaktı.
Özlem dolu gözlerinde, günü bitirip işten çıkınca, gece ayazında, loş lambaların ışıkları altında oyunlar oynama hevesi okunurdu. Hep zordu düşlediklerini hayata geçirmek, yaşamsallaştırmak. Zor olmasa dahi bir engel ile karşılaşacağını bilmenin hüznüydü O’nu o yapan bakışlarının özü. Ruhunu, benliğini, duygularını hüzün sarıyordu. Aleve kesmişti adeta gözlerini. Ama her şeye rağmen umut kıvılcımları saçılıyordu etrafa, aleve kesmiş bakışlarının yalımları arasından...
Gece karanlığının sessiz ve nefessizliği kurcalıyordu ufkunu. Yalnızlık düşüncelerini çıkmaza salıyor, karanlığın derinliği altında kayboluyordu beni.
Yıldızlar parıl parıl parıldıyordu gecenin karanlığında. O ise yapayalnızdı tek başına. Uzanmış, o güzel ve anlamlı gözleriyle gözlüyordu gökyüzünü. O derece güzeldi ki sahne, sanki onun yokluğunda tüm ışıklar yitirileceklerdi bütün manalarını.
Karanlığın çöküşü akşam demekti, akşam ise çalışmaktan kurtulmuş olduğumuz için bedenlerimizin, ruhumuzun coşkuya boğulması...
Geç saatlere kadar sokak lambalarının loş ışığı altında misket oynamanın mutluluğu gözlerine vuruyor, gün boyu çalışmanın yorgunluğunu unutturuyordu. Yıkıyordu gecenin karanlığı gündüzün tabularını, yasaklarını; kuralsızlık bütün hoşluğuyla almış başını gitmişti. Ancak zifiri karanlık bozardı moralimizi gecenin ilerleyen saatlerinde, oyunumuz yarım kalıyor diye. Kaç kez çarpışmıştı loş ışıklar altında misketlerimiz? Ve işte son kez çarpışıyordu. Ne olurdu oyunlarımız hiç bitmeseydi! Sabaha kadar oynayabilseydik. Şafak bizimle aydınlansaydı, olmaz mıydı? Olanaksızı mı istiyorduk acaba?
Yarım bırakılmış oyunların ardından ayrılırdık. Eve her dönüşte sert bir askeri andırıyordu artık tavırları. Sözleri bir çocuktan çok bir savaşçının sözleriydi. Gür bir sesi vardı. „Gidelim“ deyince, sözü daha dudaklarındayken bir bıçak gibi söker alırdı, „en sevmediğim sözcüktür“ diye mırıldanırdım. Ama bir şeyi değiştirmezdi yaşananlar. Gitme zamanı gelmişti; gidilecekti!
Gündüzleri marangozda tekrar karşılaşırdık. Yüzünde gamzeler belirmeye başlamış olur. „Ne anlatmak istiyor bu tebessümlü yüz?“ diye derince bakardım. Anlamıyordum. Anlama gücüm de yoktu. Kafese tıkılmış kuş misali her yanım engellerle çevrilmişti. Kanatlarımı çırpıyorum aralıksız. Uçmak istiyorum. Tutsaklıktan- esaretten kurtulmak...
Gece olunca bomboş sokaklarda dolanıp duruyorduk. Ne aradığımızı dahi bilmiyorduk. Belki de daha önce yaşadığımız, ait olduğumuz öz topraklarımızın, yani köyümüzün yollarıydı aradığımız. Ama henüz anlama kabiliyetimiz oluşmamıştı anlatabilme sınırlarına. Anlamsız adımlarla gecenin koynunda dolanarak geçiriyorduk vaktimizi.
Hafta sonu dahi çalışıyor olmak, çocuk olmamız ötesinde bir sorundu. Adeta bir eziyet çektiriliyordu bizlere... Oyunun ötesinde dinlemeye de hasretti bedenlerimiz. İçimizdeki çocuğun yavaş yavaş bizleri terk ettiğini hissediyorduk.
Ağır çalışma koşulları, tiksinme ve nefret duygularıyla daha o yaşlarda tanıştırmıştı bedenlerimizi. Hayallerimiz sokakta oynayan çocuklara bakıp derinlere dalma zeminine kuruluyordu. Bu şekilde tatmin oluyorduk. Çocukluğumuz uzak bir düş gibiydi. Koparılmıştı bizden. Ellerimizden çalınmıştı. Her şeye rağmen çocuk yüreğimiz boyun eğmiyordu koşullara. Başımız dik bir şekilde maviliklere doğru seyre dalardı gözlerimiz.
Yine de bilirdik düşlerin gerçeğin yerini tutamadığını. Yaratıcılık ise çocukluğumuzun zaptedilememiş kalelerindendi. Misket oynamanın, oyunlar kurmanın yollarını bulmuştuk. Yer ve zaman yaratma, oyunu hazır hale getirme hep O’na aitti. Dört gözle beklerdik ustanın dükkandan ayrılmasını. Usta köşeyi dönüp kaybolur kaybolmaz hemen beyaz tebeşirler çıkardı ortaya; beton zemine bir üçgen çizilir, misketler yerleştirildi. Sonrası ise sonsuz mutluluk ve sevinçten uçacak gibi olurduk.
Birbirimizden farklı birçok yanımız olsa da, onunla eşit olan bir yanımız ikimizin de çırak olmasıydı. Başka ortak yanlarımız, eşitliklerimiz de vardı tabii. Mesela ustadan dayak yeme eşitliği! Birde eşitlik ve zıtlıklarımızın iç içe geçtiği daha karmaşık süreçler söz konusuydu. O sağ, ben ise sol yanağımdan tokat yediğimiz anlarda kafalarımızın tam ortadan çarpışması gibi...
* * *
Bir gün hoş bir sürpriz yaptım o güzel gözlü arkadaşıma. Okuyup bitirdiğim „Kavalın Ezgisi“ adlı romanı kendisine hediye götürdüğümde sevinci kabına sığmıyor, adeta gülümseyen gözlerinden taşıyordu. Tanıştığımız yeni dünyanın mutluluğu yüzüne, gamzelerine kadar yansımıştı.
Kıvırcık saçları vardı. Çekik gözleriyle hep uzakları tarardı. Sanki uzaklarda, „yasakların“ ardına gizlenmiş olan özgürlüğü arardı. Belli ki uzaklarda aradığı, yaşanmış çocukluğuna dairdi... Bir başka gün ise O’na değişik bir kitap götürdüm. Romanı merakla aldı elimden. Kapağını inceliyor, adını okuyordu. Bazen sesli, bazen mırıldanarak okurdu yazıları. Bazen de okurken kendi kendine söylenirdi. „Aa, bu çok hoş bir kitap“ adı gibisinden. „Bak hele, Aşkın Adrenalin Çiçeği Katrin’e“ diyerek heyecanını dışa vuruşu hala hatırımdadır.
Buluşmalarımızda artık kitaplar üzerine konuşuyorduk. „Kavalın Ezgisi’nden çok etkilendim“ diyordu. „Bu kitapta bambaşka bir yaşamı öğreniyorum. Sevgiyi, aşkı, tutkuyu ve özlemleri... Özellikle yoksulluğu, açlığı, kahramanlığı ve yoldaşlığı...“ Evet bunları anlatıyordu Kavalın Ezgisi. Memê Alan esintisiyle iki gerillanın direnişi, yaşam sanatı ve direniş kültürünü anlatıyordu.
İlk tanışmaydı bu, yeni yaşamla. Özgürlük yolunda yürünecekti ve bu yürüyüşü hızlandırmak için daha sık buluşmaya başladık. Ama o gün gelip de özgürlük yürüyüşümüzü özgür alanlara taşıma kararı aldığımızda, onsuz yapmıştık planlarımızı. Haberimizi alınca adeta şok olmuştu. Çokta zoruna gitti, O olmadan ayrılacak oluşumuz. Artık, yüreğini kor gibi yakıyordu, düşlerine kavuşma istemi.
Parktaki buluşmalarımızın sonuncusuydu. İkimizde de baskın olan son kez buluşuyoruz duygusuydu. Koyu bir sohbete dalmış konuşurken aniden: „Of... offf“ dedi, „Ben de seviyorum, ben de!“ Şaşkınlık içinde bakmıştım kendisine. Ve sormuştum „Kimi?“ diye.
- Anlatsam kızmayacaksın ama bana!
- Yok kızmayacağım, deyince başlamıştı anlatmaya.
- Zagrosları, Cudîleri, Çarçelaları seviyorum ben. Dağları... Özgür yaşamı seviyorum. Eğer izin verirseniz ben de sizinle gelmek istiyorum.
Doğrudan gözlerinin içine baktım O konuşurken. Bir an olsun kaçırmıyordu bakışlarını benden. Hareketlerimdeki en ince değişimden bir cevap çıkarmaya hazırdı bakışları. Beklenti doluydu. Ve mutluluk taşıyordu gözlerinden.
Beklentili haliyle ağzımdan çıkacak tek olumlu kelimeye bu denli büyük bir mutluluğu sığdırmış halini gördüğümde artık hayır diyemeyeceğimi anladım. Son bir kez tartıyordum gözlerindeki mutluluğu. Ve „Tamam. Sen de geliyorsun“ dediğim an, dünyalar onun olmuş gibiydi. Kanatlanıp uçması an meselesiydi.
O dağlara, taşlara, papatya ve nergislere sevdalanmıştı gizliden. Ve günü gelmiş, muradımıza ermiştik artık. Birlikte ulaşmıştık sevdamıza. O adını Berxwedan koymuştu. İkinci adı ise hep özlem duyduğu „Zagros“ idi...
„Yeni şervan“ eğitiminden sonra ayrılık vakti gelip çattı. Bir daha birbirimizi göremeyebilirdik. Geriye dönüp baktığımda her şey mazide kalmıştı; çocukluğumuz, oyunlarımız, sohbetlerimiz, ağlayışlarımız, sevinçlerimiz ve misketlerimiz... Hepsi artık mazinin en dip yerindeydi, yıllarca beraber geçirdiğimiz günler geride kalıyordu.
Mezuniyet töreninde isimler okunuyor ve düzenlemeler yapılıyordu. O’na düşen bölge her zaman hayalini kurduğu ve aşık olduğu Zagros’tu. Tepeden tırnağa heyecana kesmiştik. Ayrılığın hüznü vardı gözlerimizin buluşmasında belki. Ama bir ilki de görmüştük o gözlerde. İlk defa acı yoktu bakışlarında. Gözlerinden acı ve nefretin gölgesi kalkmıştı artık arkadaşımın.
* * *
Ama bilir misin, şimdi kafamı kaldırıp yıldızlara her bakışımda, birlikte gökyüzünü seyre daldığımız bir gece gözlerimin içine bakarak „Acaba yıldızlar bize bakıyorlar mı?“ diye soruşunu hatırlarım. Ve hemen çocuksu bir gülümseme gelir yüzüme yerleşir. „Ne olurdu o gece hiç bitmeseydi, keşke hep o anda asılı kalsaydık’lı bir iç çekişin ardından, „Evet, evet. Gerçekten de yıldızlar da bize bakıyor“a kanaat getiririm. Oradan bana bakıp, bir şeyler anlatıyor; o geceyi anımsatırcasına sevinçle göz kırpıyorsun... Hep yaşayacak; ruhumda, beynimde, yüreğimde, umutlarımda, hayallerimde var olacaksın.
Burdur E Tipi Kapalı Cezaevi
FEVZİ ÇETİN: Çocuk olmak