Sara Yoldaş, farkındalığıyla kendisi olmanın benzersiz örneğidir. Farklılığın güzellik yarattığını en çok ona bakınca anlar insan. Güzelliği dahi kendi başına bir direniş öğreticisiydi. Zamana karşı yarıştı demiyorum. Çünkü zamanı gerçek anlamda yaşıyordu. Her anın, en küçük bir an parçacığının dahi anlamsız yaşanamayacağına inanıyor ve inandığı gibi yaşıyordu. Öyle güzeldi ki, yaşamın bittiği, artık yaşanacak hiçbir şeyin kalmadığı söylenen yaşında en anlamlı kendisi olma, özgür kadın olma duruşunu hepimize gösterdi. Çoğu genç arkadaşımız O’nun duruşuna bakarak kendi yaşam anlayışını sorguladı. O’ndaki yaşam akışkanlığına, enerjinin örgütlenmesine, esnekliğin insan bedeni ve zekasıyla uyumuna bakarak, her arkadaş kendi hakikatini açığa çıkarmanın uğraşında oldu.

Çoğunda bu planlanan, örgütlenen ya da dile gelen bir şey olmadı. Kendiliğinden bir akışa katılmak gibiydi çoğunda. Alışkanlıkların bulaşıcılığıydı belki de. Devrimci disiplini oturuşundan kalkışına, günlük yaşamın düzenlenişinden bir ömrün nasıl yaşanacağına dair her konuda kendisi kılmış bir özgür kadın yücelişidir Sara yoldaş. Kimilerine insanı sıkan ya da zorlayan kurallar gibi gelen ayrıntılar, Sara arkadaşta olağan yaşam akışına katılan vazgeçilmezleriydi. Onda güzel alışkanlıklar vardı. Ve herkese bulaştırırdı. Sigarayı bıraktırdığı arkadaşların sayısı hiç de azımsanmayacak düzeydedir. Bir de sabah sporu ve bedensel temizliğin ruhsal temizlikle ilişkisini ihmal etmezdi. Bunlar Sara arkadaşta teorik bir durum olmaktan çıkar. O’nunla bütünleşmiş, hatta O’nunla birlikte doğmuş birer yaşam parçalarıymış gibi gelir insana.
Ruhu ve bedeni güzelleştirmenin anlamlı bir kadın yüreğiyle ve beyniyle nasıl gerçekleşeceğinin tanımıdır O. Kendi yaşamıyla, kendi coşkulu akışıyla keskin bir yaşam öğretmenidir. Tavizsizdir. Hiçbir dersi kaçırmaz. Çünkü O’nun öğreticiliği yaşamıyla yoğrulmuş, iç içe geçmiş, birbirinden ayrılmayacak kadar harmanlanmış olan varolmanın yeni bir formudur.
İlkeler O’nda, suyun sıcaklığında eriyip suya karışan şeker gibiydi. Nasıl ki şekerli bir çaydan şekeri süzüp ayrıştıramazsa insan, O’nda da ilkeleri ayrıştırıp bir kenara koyamazdık. Bütünleşmiş bir hakikati anlatırdı tüm yaşamı.
O an, o olayı duyduğumuz an, içimizdeki hakikatin güzelliğine dokunulduğunu, kirletilmeye çalışıldığını hissettik. Herkes bir şeyler hissetti. Hiçbir yürek direnemedi, sessiz kalamadı, susamadı karşısında. Acemi değildik acılara. Ama Sara arkadaş gibi direnen, tüm uygarlık güçlerinin karşısında dimdik duran bir arkadaşımızın şahadetini anlayabilecek kadar da usta değildik. Ustalık zaten yaşamın tekrarlanamazlığı ya da biricikliği karşısında yitirilen anlamın adı oluyor çoğunda. Şeklini şemalını bilemediğimiz bir acı duyduk. Yüreğin derinlerine ince ince giren, adeta saplanan ve acısını zamana işleyen bir duyumsama. Gecenin ilk zamanlarına yerleşen ay batıyor kalbimizin en narin yerine. Uygarlığın en vahşi, barbar soğukluğu bir lanetli esinti gibi kesiyor yüreğimizin çeperini. Neler hissettiğimizi anlatmaya ne satırlar yeter ne de mevcut toplumsal insan sınırlılığımızın duvarları...
Bu boşluk hiçbir boşluğa benzemiyor. Büyük bir kayıp diyoruz, ama bazen düşündüğümde neden kayıp dediğimizi anlamak zor. Çünkü bu boşluk, benzemiyor hiçbir boşluğa. Her yeri dolduruyor, bizi bizden taşıran bir doluluk yaratıyor. Çekip giden ve kaybolan bir duyumsama değil bu. Yerleşiyor yüreklerimizin tam ortasına ve “işte tam da burası benim yerim” der gibi bakıyor.
Bazen boşluk, bir şeyin olmaması, yok olması değildir sadece. Kimi zaman olur ki, boşluk, bir eksiklik duygusunun, varlıkla birlikte oluşan bir yokluk hissiyatının gelip hayatımızda büyük bir yer kaplamasını anlatır. Varlıklarının hayatımızda kapladığı yer, yokluklarının gelip karşımızda durmaları ve bir yer kaplamalarıyla iki katına çıkar bazen. İşte Heval Sara böyle bir gerçekliktir.
Yaşamı gerçek anlamıyla, birlikteliklerin yücelişiyle yaşadı. Her cananı bir can yaptı, yüreğine aldı. Bulunduğu her yerde yaşam izlerini güçlendirirdi Sara yoldaş. Herkesin etrafına toplandığı, yaşamın etrafında örüldüğü bir yaşam enerjisi, cazibesi vardı. Son yolculuğunda dahi öyleydi. Dêrsimlilerin onurlu sahip çıkmaları yanında, Kürdistan ve Türkiye’nin her yerinden, her kesimden ve inançtan insanın orada olması, Sara yoldaşın etrafında yarattığı yaşam aşkından kaynağını almaktadır.
Sakine Cansız’ı en güzel anlatan şey O’nun hakikat yoldaşı olduğudur. Sara yoldaş, Önder Abdullah Öcalan ile hakikat yoldaşlığı yapmıştır. Aslında Kürt insanının bir bitimsiz uçurumu yaşadığı bir zamanda, yolun olmadığı bir zamanda önce yolu yaratmak gerekiyordu. Ve Sara yoldaş yolu yaratmış, yolu yaratmanın zorluklarını yaşam anlamının yaratılışı bildi. Yolun başından sonuna kadar onurluca yürümeyi tek yaşam gayesi saydı.
Yolu yaratanların, bedenleri ve ruhlarının sarsılmaz inancıyla yolu yaratanların yol arkadaşıdır Sakine. Mazlum Doğan’ın yol arkadaşıdır Sakine yoldaş. Kemal Pir’in özgür yaşam yoldaşıdır. Yaşamı uğruna ölecek kadar sevenlerin arkadaşı Sakine. Hiçbir zaman yaşını hissetmediğimiz bir yaşam dinçliğinde olması, yaşama duyduğu sevgiden ve insandaki evrensel anlamı bulmuş olmasındandır. Zamanı son hızla yaşayan ve kendisinde zamanın yaşanmamışlığından oluşacak yaralara asla izin vermeyen bir yaşam ve özgürlük aşığıdır.
Günlerdir soruyorum kendime. O olsaydı, ne yapardı, ne yapmamızı isterdi? Direnişinin sarsılmazlığını, onurunun baş eğmezliğini ve düşman bilincinin derinliğini düşünerek kanaat ediyorum ki, O’nun istediği, Sara yoldaşın bizden beklediği, öldürülmek istenen değerlerin daha da çoğaltılması olurdu. Kendimizi nasıl Sara kılabiliriz? Belki de bu soruyu sormamıza dahi kızardı. “Sizler Sara değil, kendiniz olmalısınız, siz siz olarak özgürleşebilirsiniz. Özgür kadını yaratmanın ilk şartı kendini özgür olarak varetmek, kendisi olmaktır” derdi belki de.
Yine de bizler, somut örnekler görmek isteyen biz ölümlüler Sakine’leşmek isterdik kim bilir. Tabii ki bunun söylemi dahi kolay değil. Ondaki PKK kimliğiydi öldürülmek istenen. Ondaki PKK kuruculuğuydu. Öyleyse bizler her gün PKK’yi yeniden yeniden kurarak, kendimizi bu yeni kuruluşla yaratarak PKK kuruculuğunu kendimizde gerçekleştirmeliyiz. Sara arkadaşın hedef seçilmesi, 1978 yılının Kasım ayında, hem de 27 Kasım günü Fis köyünde bulunmasından kaynaklıdır. Öyleyse bizler de PKK’yi kurmayı her an, her yerde gerçekleştirerek Sara’yı ölümsüz kılabiliriz. Her birimiz yüreğimizde bir Sara kurarak onda yıkılmaya çalışılan değerleri canlı tutabilir, bir tohum kılıp yüreğimizin toprağına ekebilir ve her bahar özgürlüğü yeşertebiliriz.
PKK’yi kurmaya cesaret eden kadın kimliğiydi, O’nda öldürülmek istenen. PKK’nin kadın özgürlük mirasının PAJK kimliğine dönüşmesi O’nda somutluk kazanmaktaydı. İlke deyince Sara arkadaşı düşünmemek mümkün değildi. 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı zindan yaşamlar yanında Diyarbakır zindan süreçlerinde gösterdiği direniş, ilkeyle özdeşleşen bir direnişti. Yaşamı anlamsızlaştıran, anlama saldıran her şeye karşı direnirdi O. Komplo sonrası kendi geri istemlerini yaşatma derdine düşen tasfiyeciler karşısında “Mazlumlar yaşasaydı siz böyle yapamazdınız” diye haykıran tabii ki Sara arkadaştı.
Bahara filizlensin diye ekilen tohumlar gibiydi Sakine. Şimdi Dêrsim onu verdi toprağa. Dêrsimliler, katliamdan yarım yüzyıl sonra, soykırımları yok edecek bir tohum verdi kendi öz toprağına. Her bahar Sakineler yeşersin diye aynı topraktan. Besêlerin, Bêrîtanların diyarından, Dêrsim’in anlamını tarihe bir kez daha hatırlatan Zîlanların toprağından yeşersin diye yeni özgür kadın filizleri, Sara da tohum oldu işte. Aynı toprağın ancak özgür yaşamı yeşerten öz anlamıyla bir buluşmaya daha tanık olduk. Hepimiz bu tarihin tanığı olduk. O an’ı duyan, bilen, gören ya da hisseden hiç kimse o an’ın yüreğine yükleyeceği insanlık ödevlerinden asla kaçamaz. Ve her birimiz Sakine’siz bir yaşamı düşünemeyecek kadar o tarihin, o coğrafyanın ve o özgürlük tohumunun kardeşi olduk.