Şık giyimine bakılırsa memur emeklisi olma ihtimali hayli yüksekti. Uzun siyah bir pardüsü, kulaklarını kapatan kır saçları, boynunda ipek bir atkı ve göğsünde asılı parlayan gözlükleri tahmin edersem oradaki herkesin dikkatini çekmişti. Kadın memur mırıldanır gibi bir şeyler sordu. Ben pek anlamadım. Kır saçlı da anlamamış olmalı ki kadın memur yerinden kalkarak, işaret parmağıyla sol elinde tuttuğu kağıtlardan bir yeri gösterdi.
“Milliyetiniz?”
Kır saçlı kekeler bir ses tonuyla:
“Alman!” dedi.
Kadın memur kır saçlı adama, aşağıdan yukarıya doğru süzerek baktı.
“İnanmam!”
Ben de kır saçlıyı aynı şekilde kadın memur gibi süzdüm. Beyaz saçlarına rağmen teni Almanı ya da bir Avrupalıyı hiç andırmıyordu. Olsa olsa Ortadoğulu veya Arap olabilir diye düşündüm.
Kır saçlı:
“Niye inanmıyorsunuz?” dedi ve cebinden kimliğini çıkartıp kadına uzattı.
“Bakın burada yazıyor” dedi.
Memur kimliği eline alıp bir öne bir arkaya çevirip durdu, bir kır saçlıya, bir kimliğe baktı. Sanki gümrük memuruymuş gibi uzun uzun kır saçlıyı ve kimliği inceledi.
“Burada devlet vatandaşlığı yazılı. Siz Alman vatandaşısınız” dedi. Kır saçlı, memurun elindeki kimliği alarak, gösterdiği bölümü kendisi inceledi.
“Burda vatandaşlık ve milliyeti diyor ve karşılığında da Alman yazılı” dedi.
“Yani şimdi siz Alman mısınız?”
“Bakın orda öyle yazıyor.”
“Olamaz!”
“Niçin olmasın?”
“Çünkü siz Alman değilsiniz de ondan.”
“Nerden biliyorsunuz Alman olmadığımı?”
“İsminizden, dilinizden, renginizden.”
Kır saçlı ses tonunu biraz yükselti. Sesi titrek, kelimeleri yarım yamalak, cümleleri anlaşılmaz bir durumdaydı.
“Ne var ismimde? Beğenmediniz mi?
“Mesele benim beğenip beğenmemde değil. Hangi Alman’ın ismi Berdan söyler misin? Hem sonra Berdan ne demek? Böyle anlamsız, renksiz isim olur mu hiç?” Ben bütün dikkatimi kır saçlıya vermiş, ondaki değişikliği takip ediyordum.
“Senin ismin ne?” diye kadın memura diklendi. “İsmini söyler misin?” dedi.
Memur, anlamadığım bir isim söyledi. Tahmin edersem kır saçlı da o uzun ismi anlamadı.
Kır saçlı: “Senin ismin çok mu anlamlı, çok mu renkli? Sonra bu isimler Alman’ın, bu isimler Fransız’ın diye bir sınırlama var mı? Bu sınırları kim koydu? Sen de böyle bir isim listesi var mı?”
“Beyefendi sorun yalnız isim olsaydı mesele değildi. Fevkalede bir Alman’ın ismi Deniz de olabiliyor. Fakat sizinki başta dediğim gibi diliniz, renginiz!”
Kır saçlı iyicene sinirlendi. Eli ayağı birbirine dolandı. Daha önce kadın memurun rengi dediği kahverengi teni gittikçe kırmızıya, dili dediği Almancası Kürtçe-Türkçe karışımı anlamsız bir dile dönüştü. Kır saçlı ağzına geleni sayıp döküyordu. Kadın memurun önündeki evrakları uzanarak aldı.
Kadının önünde durarak:
“Ben de sizi insan zannetmiştim. İsime, renge bakarak ayrımcılık yapıyorsunuz.”
Kır saçlı masayı terk edip dışarı çıkmak isterken bana doğru geldi. Göz göze geldik. Yüzü havuç gibi olmuş, anlından ter tanecikleri aşağıya doğru yuvarlanıyordu. Onu sakinleştirmek amacıyla:
“Berdan Bey!” diye seslendim. Şaşkın bir şekilde beni süzdü. Beni tanıyamazdı, ben de onu tanımıyordum. İsmini biraz önce memurla arasında geçen konuşmalardan öğrenmiştim.
“Büyütmeyin, o kadar da önemli değil.”
“Nasıl önemli değil? Kadın ismimi beğenmiyor. Dilimi, rengimi soruşturuyor; anlamadım gitti.”
“Baştan doğrusunu söyleseydiniz belki böyle olmazdı. Siz kendiniz güvensizlik yarattınız,” dedim. Berdan Bey anlaşılmaz bir bakışla tekrar bana baktı. Sinirleri tepesinde dolanıyordu.
“Bana bakar mısın? Bana akıl vermek şu an sana kalmamış. Baştan ne diyecekmişim. Kadın bana kimlik mi verecek, rütbe mi verecek. Alman olsam ne olur, olmasam ne olur.”
“Mesele o değil. Mesele doğru konuşmakta!”
“Doğrusu mu? Biz ilkin Kürdüz dedik, yok siz Türksünüz dediler. Peki biz Türküz dedik, yok siz dağ Türküsünüz dediler. Bizi kimliğimizle, adımızla kabul etmediler. Kaçtık buraya geldik. Bize bir kimlik verdiler,” elindeki kimliği bana doğru sallayarak; “siz Almansınız dediler. Sesimizi çıkartmadık. Çok yorulmuştuk. Şimdi de tıpkı Türkler gibi siz Alman değilsiniz diyorlar. Biz de şaşırdık. Sahiden biz kimiz?”
“Siz Kürtsünüz. Bunu baştan söyleseydiniz, kimse size bir şey demezdi. Demeye de hakkı olamazdı. O Almansa, diğeri Türkse, siz de Kürtsünüz,” dedim.
Berdan Bey beni onaylar gibi birkaç kere başını salladı.
“Türk haklı, Alman haklı, kadın memur haklı, sen de haklısın; galiba tek hakkı olmayan benim, öğle mi? Hep kaç, hep kaç nereye? Bilemiyorum. Belki bu bana ders oldu.”
“Aslında bu ders size seneler önce verilmişti. Ama siz hala anlamamışsınız!”
“Anlamadım, kim vermiş bu dersi?”
“Ak Sakallı Kartal, Elazığ Buğday Meydanı’nda idam sehpasına giderken demişti ki: Her ot kendi kökleri üzerinde yeşerir.”
Berdan Bey’in gözleri gözlerime takılı kaldı.