Onu pek çok sıfatla anabiliriz elbette. İnsan hakları savunucusu, vicdani retçi, barış aktivisti…
Bu köşenin yazarı Halil Savda, çok değerli bir mücadelenin içinde, başına türlü işler gelse de yılmadan sürdürüyor yolculuğunu. Diğer vicdani retçi ve özgürlük mücadelecisi arkadaşlarımızla beraber.
İlginçtir, en rütbeli asker de dahil, kime sorsanız, barıştan yana olduğunu söylemeyecek kimse yoktur bu ülkede. Hükümet sözcüleri de her fırsatta barıştan, kardeşlikten dem vururlar. Ama barışın gereklerini yapmaya gelince, işin rengi değişiyor. Bırakın barışın gereklerini yapmayı, savaş cehenneminin ateşi sönmesin diye başvurmadıkları yöntem kalmıyor savaştan beslenenlerin. Muktedirler, gerçek anlamda onurlu bir barıştan yana olan ve bunun için mücadele yürütenlerden hiç ama hiç hoşlanmıyorlar. Çünkü barış mücadelesi ilk başta iktidarı karşına almak, militarist politikalara sözde değil, özde karşı çıkabilmek demek. Özgürleşebilmenin birincil koşulu da bu değil mi zaten? İktidarı karşına almak ya da iktidarın karşısına geçmek…
Bu yüzden, başbakan, Davos’ta İsrail hükümetine “one mınute” dediğinde ‘kahraman’ ilan ediliyor; Halil Savda gibi gözü kara barış aktivistleri, bırakın kendi coğrafyamızda olan biteni, İsrailli, Lübnanlı ama en çok da Filistinli kardeşlerinin ölmemesi için mücadele eden İsrailli vicdani retçilerle dayanışma gösterdiğinde dahi ‘suçlu’ ilan ediliyor…
Bu yüzden, Filistin’de taş atan çocuğun, mazlum ve direnişçi kimliğini destekleyen hükümet; kendi ülkesinde hayatını zindana çeviren devasa güce karşı tek direniş vasıtası küçücük elleriyle attığı taş olan, devletin geçmişten bu güne zulümden, yokluktan başka bir yüzünü göstermediği, gün görmemiş Kürt Çocuklardan korkuyor. Onları ‘terörist’ ilan edip, hapishanelere istifliyor. Orada ayrıca işkence görmelerine, intihara sürüklenmelerine göz yumuyor. Çocukları, onları ‘suça’ iten ailelerinden koparma planı yapanlar, tecavüzcülerin kucağına atarlarken, hükümet sadece başka ülkelerde zulüm gören çocukları görüyor. Çünkü Filistin’de olduğunda şefkatle bahsettikleri, ama kendi coğrafyamızda hınçla andıkları bu çocuklar da özgürlüğün ilk koşulunu kavramışlar. Küçük bedenleri, büyük yürekleriyle iktidarı karşılarına almışlar.
Muktedirlerin, yayılmacı, asimilasyoncu, inkarcı politikalarının en açık tezahürü olan Kürt sorununda; devlet politikalarından değil, eşit haklı bir çözümden yana olan anti militaristlere reva görülen baskı ve işkencelerin sürüp gitmesi bu yüzdendir işte.
Yıllardır zihniyeti gerçek anlamda değişmeyen, yalnızca ‘el’ değiştiren iktidar; her daim farklılığı, çeşitliliği ve bunun yarattığı vicdanı, bu vicdanın yanında yer alanları tehdit olarak algılamaya devam ettiğinden. Kalana ‘ders’ olsun diye, ‘birkaç tanesini sallandırma’ zihniyetinde en ufak bir değişim yok. Değişen sadece biçim. Artık sallandırmak yok tecrit var. Yargı da artık kılık değiştirmiş, ama aynı bakış açısı sürüyor; devlet söz konusuysa insan hakkı falan tanımayan yargıçların ülkesinde.
Bakmayın siz, Muhammed Serdar Delice davasına bakan Malatya Askeri Mahkemesi’nin vicdani ret hakkını din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde değerlendiren Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararının esas alınmasının “anayasal zorunluluk” olduğunu belirtmesine. Aynı mahkeme, gerçek fikrini aynı kararda açık etmeden duramamış. Delice’nin, vicdani redde ilişkin açıklamalarını tatmin edici bulmadığını da karara eklemiş! Neden? Çünkü Delice de iktidara ya da yasalara değil yalnızca vicdanına kulak vermişti. Tıpkı Halil Savda gibi, diğerleri gibi.
Şimdi bu ülkenin vicdanı olan binlerce kişi, yeni usul baskı yöntemleriyle hapsedilmiş ya da yargı kıskacında olsa da; özgür düşünen tüm bu insanların fikri firardadır. Muktedirler bundan ne kadar korksa azdır.
Fikri firari bir mahpus