Kürt hareketinin direniş mekanları olarak şehri yeniden keşfetmesi hakkıyla tartışma konusu yapılamadı şimdiye dek. Şehri savunmak değil de şehirden savunmak Kürt siyaset tarihinde tamamen yeni bir durum. Hakikaten bu yeni direniş stilinin Kürt siyaset tarihinde yeni bir 'epistemolojik kopuş' olduğu tartışmasız. 1915 Van Ermenileri'nin şehir direnişini saymazsak modern dönemde Kürt coğrafyasında şehir bir direniş mekanı olmaktan uzaktır her daim. Şeyh Said, Diyarbakır şehrini muhasaraya aldığı halde şehri bir direniş mekanına dönüştüremedi. Elazığ'ı ele geçirdiği halde, Elazığ'ı aldığı günün hareketin sonunun getirmesi ayrıca trajikti. 1990'lı yıllarda Kürt hareketi belli başlı yerleşim yerlerine simgesel olarak el koyduysa da bu durum geçici ve sembolikti. Kürt hareketi şehri bir direniş mekanı olarak değil gelip geçici bir eylem alanı olarak tasarlamıştı. Esasında Kürt yazım tarihinde şehirler Kürtlüğü temsil edecek yerler olarak tasarlanmamıştır hiçbir zaman. Aksine şehir, bilinemezliğiyle, baştan çıkarıcılığıyla, devlete ve Türklüğe yakınlaşmayla bir distopya alanı olarak görülmüştür çoğu zaman. Nitekim tam da bu nedenle Ziya Gökalp, Kürdistan'da şehirde Türk, kırsalda Kürt kültürünün belirleyici olduğunu iddia ederek asimilasyon için aşiretlerin yerleşik hayata geçirilmesini ve mümkünse şehirli bir yaşama geçirilmesini raporlayıp durmaktaydı. Hiç değilse başlangıç dönemlerinde Kürt hareketleri şehirden korkar, şehir ele geçirilemezdir onlar için ve şehre güven olmaz. Hatta Kürt Teavün ve Terakki Gazetesi'nden (1908) başlayarak Rojî Kurd (1913) ve Jîn (1919) neşriyatı ile Hawar Dergisi'nde (1932) şehirlere göçen Kürtler, Kürtlüklerini ve hatta dillerini tamamen bıraktıklarına dair hiddetli yazılara konu olmaktaydı. Şehir bu şekilde Türklüğe giriş kapısı görüldüğü için uzak durulması gereken kaypak zemindi uzun zaman. Şehrin kendiliğinden kötülüğüne karşı 'dağ' imgesi büyülü bir ütopya mekanı idi bu metinlerde. Bu epistemolojik kopuş ile yeni kıta artık şehirler. Şehrin direniş mekanı haline gelmesine ilk parmak basanlardan biridir M. Castell. Castell, kapitalist yeni saldırının hedefinin şehrin çeperleri olduğundan hareketle, buraların direnişin merkez üsleri haline gelebileceğine dikkat çekmişti nitekim.

*** 

J. Paul Sartre, 'Yeryüzünün Lanetlileri' isimli Fanon'un kitabının önüne geçen önsözünde 'yeni bir kuşak geldi ve sorunun konumunu değiştirdi' diyerek kolonyalizme karşı mücadele tarihine unutulmayacak bir tespit kazandırdı. Hakikaten yeni bir kuşak geldi ve sorunun sadece konumunu değil sorunun bizatihi kendisini de değiştirdi. 1970 yıllarında bu son kuşağın, ilk kuşağı geldiğinde 'Kürdistan sömürgedir' dedi. Şimdi gelen kuşak ise bir farklı olarak 'Kürdistan sömürgedir' dedirtti herkese. Kürt hareketini domine eden iki gençlik kuşağı var şu anda. Bir tanesi şehir direnişini modere eden yeni gençlik kuşağı, diğeri ise HDP'de ifadesini bulan yeni siyasi kuşak. Bu iki kuşağın sınıfsal, kültürel, sosyolojik ve son kertede politik senkronizasyon sorunu olduğu açık. Buna karşılık devlet her iki kuşağı da ezmek için hücum borusuna çoktan üflemiş durumda.  

***

Kürdistan şehirlerinin klasik sömürgecilik refleks ve cihazlarıyla baştan aşağı fetih iştahının nesnesi haline gelmesi tamamen yeni bir durum. Ortaya çıkan fragmanlar Cezayir veya Vietnam savaşını aratır cinsten. Bununla birlikte Yavuz Sultan Selim tarafından ilk kez Kürdistan'ın baştan aşağı işgal edildiğine tarih şahit. II. Mahmut'un Kürt mirliklerini tarihe gömen askeri seferlerinin Kürdistan'ın ikinci kez işgali anlamına geldiği de açık. Nihayet Koçgiri, Şeyh Said, Ağrı ve Dersim'le finalini yapan seferler Kürdistan'ı üçüncü kez işgal ülkesi haline dönüştürmesinin üzerinden epey vakit geçti. Sıra dördüncüsünde. Kürdistan şehirlerini tanklarla muhasaraya alan siyasetin Kürdistan'ın dördüncü kez işgali anlamına geldiği çok açık. En az bunun kadar önemli bir başka gerçek ise Kürdistan'ı işgal süreçlerinin hemen tümüne eşlik eden motivasyon iktidarın merkezileşme arzusuydu şüphesiz. Yine tüm bunları tamamlar şekilde geçmişteki her üç işgal harekatına ruhunu veren devletin aşırı şiddetle işgali başarmasıydı. Yavuz Sultan Selim, 2. Mahmut ve Cumhuriyet döneminde Kürdistan'da taş üstüne taş bırakılmadı. Şimdilerde ölülere bile şiddet için göz koyan kıyıcılığın aşırı şiddet tonalitesine evrildiği bir vakıa. Katliamların bir siyaset biçimi olarak uygulandığı bu zamanlardaki şiddet, merkezileştirme amacına hizmet ettiği ölçüde devlet için kurucu bir şiddetti. Hobbes'un kılıç olmadan sözleşmeler bir şeye yaramaz sözü her üç işgal girişiminde de teyit edildi. Yeni işgal teşebbüsü merkezileştirmeye endeksli ve aşırı şiddet lansmanıyla gelenekle uyumlu. Şehirleri muhasara siyasetini artık 1990'lar üzerinden tanımlamak namümkün. Artık Şeyh Said İsyanı, Takrir-i Sükun yasaları, İstiklal Mahkemeleri ve Şark Islahat planı dönemindeyiz. “Tenkil, Tedip ve Tehcir” triosu tarihe geri dönmüş durumda. Quartet halini alması işten bile değil ve bunun için “soykırım” eksik yalnızca. Hakikaten bunun bir tık ötesinin Ermenilerin uğradığı trajik soykırım politikaları olabileceği açık. Eğer durum böyleyse bu durumda Kürtlerin legal siyaseti ve kurumları nasıl davranacak? Şeyh Said isyanını kısmen domine edebilen Azadi örgütü gibi dağınık ve sürüklenen mi olacak yoksa Ağrı isyanında Hoybun teşkilatının yaptığı gibi bir süre olayları dışarıdan izleyip sonradan hiçbir hazırlık yapmaksızın cepheye mi inecek?

***

Agamben, 'Kutsal İnsan' isimli kült eserinde yirminci yüzyılın parlamenter demokrasilerinin ne kadar çabuk totaliter devletlere dönüşebildiğini ve bu yüzyıldaki totaliter devletlerin de yine ne kadar çabuk biçimde ve neredeyse hiçbir kesinti yaşanmadan parlamenter demokrasilere dönüşebildiğine dikkatimizi çekerken haklıydı elbette. 2011 yılından bu yana Türkiye'de geleneksel parlamenterizmin aşındığı totaliter bir popülizmin ayak seslerinin duyulduğu bir eşikteyiz. Kriz ve kaosun bizzat kendisinin bir siyaset biçimi ve hatta yaşam biçimi haline gelip muhkemleştiği bir süreçteyiz. Bunu basitçe parlamenterizmin ya da siyaset kurumunun krizi olarak görmek yanıltıcı. Daha makro planda Türkiye'de anayasal kurumların işlevsizleştiği bir sistem krizi ile karşı karşıyayız. Bu nedenle devlet artık kuvvetler ayrılığı ile değil batıda TOMA Kürdistan'da 'Özel Tim' şeklinde çıplak bir şiddet olarak karşımızda. Agamben'i izlersek son beş yıl içinde parlamenter demokrasinin totaliter bir rejime doğru bir salınım izlediği açık. Hiç değilse Kürdistan'da totaliterliği mümkün kılan çıplak şiddet, şehirleri muhasara siyaseti ve sokağın devletleştirilmesi için ilan edilen sokağa çıkma yasakları. Peki bu durum karşısında ne yapmalı sorusu kritik. Önce ne yapmamalıya bakılmalı. 1933 Reichtag yangınından sonra Alman muhalif demokrat geleneğinin düştüğü aciz duruma düşmemeli mesela. Veya Musollini'nin Roma yürüyüşünü uzaktan izlemekle yetinen işçi hareketi gibi pasif izleyici olmamalı. Ve elbette Taşnak partisi ile İttihatçıların sonu gelmez flörtünden de ders çıkarmalı. Ermeni soykırım tarihini çalışanlar kabaca 1906 ile 1914 arasında Taşnak partisinin (EDF) İttihatçılarla sürekli müzakere halinde bulunarak onların gizli niyetlerini görememiş olmasını hayrete şayan görür. EDF mensuplarının meşrutiyet ilanıyla birlikte nasıl İttihatçıların siyasal söylemlerine rağbet ettiği, Adana pogromuna rağmen nasıl ümitvar kalabildikleri, 1913'te soykırım kararı alındığı ve bunun semptomlarının görünür olduğu halde siyasal liderlerinin 1914 yılında hala Talat'ın siyasetinden nasıl medet umduklarını özellikle hatırlamalı. 

***

Devletin Kürdistan'ı dördüncü defa çıplak şiddet çubuğuyla fethetme konseptinin emareleri görüldüğünde Kürt legal siyasetinin devletin bu dizilişini konjonktürel bir hamle olarak görmesi düşündürücüydü. Devletin tüm unsurlarıyla zapturapt konsepti ortadayken bunu iki seçim arası geçici bir sapma olarak görmesi büyük hataydı. Beyaz Toros simgeselliği üzerinden aleni katliam niyetlerinin altının çizildiği dönemde bunun zihin sürçmesi veya seçim retoriği olarak görmesi ayrıca ilginçti. 1 Kasım'a kadar HDP 2007 yılından bu yana kesintilerle de olsa devam eden müzakereci siyaset çizgisine bağlı kaldı aslında. Devletin fabrika ayarlarına dönme ihtimalini görse de buna uygun tutum almakta hayli zorlandığının altı çizilmeli. 2014 yılından bu yana devletin fabrika ayarlarına dönme semptomları olarak iç güvenlik yasasının kabulü, Rojava'ya karşı yeni sömürgecilik iştahı ortadayken bunlar seçimin gerçek üstü konuşmalarının milliyetçilik yarışlarına yoruldu. Devamla Dolmabahçe mutabakatı reddedilip, Kürt meselesinin inkarı söylevleri havada uçuşurken bunlar Erdoğan'a doğru bilgi verilmemesi gibi naif bir gerekçeye bağlandı. Ezcümle devlet Kürt meselesinde bütün bileşenleriyle bir blok siyaset icra ederken bu tutum bir şahsın nobranlıkları ve/ya kişisel özellikleri üzerinden okundu. Erdoğan'ın şahsına ve siyasal hırslarına yapılan aşırı zoom nedeniyle işgalci makro konseptin flulaştığı ortada. 

***

HDP projesinin, Öcalan teorisinde 'müzakere' kadar 'mücadele' siyasetini realize edebilecek bir 'demokratik devrim' sürecinin içinden düşünüldüğü açık. Radikal demokrasi kuramının içinden türetilen HDP'nin kısa süre önce kurulduğu halde müzakere siyasetinin hakkını vermesi takdire şayandı. Ne var ki seçimler nedeniyle HDP'nin örgütsel yapısının re-organizasyonunun daha ziyade barışçı paradigma ekseninde müzakere siyaseti düşünülerek tahkim edildiği ortada. Müzakereci bir siyaset örgütü olarak şekillendirilen HDP'nin, frekans değiştirerek direnişçi siyasete intibak sorunu yaşaması kaçınılmazdı. Bu nedenle HDP bir süre müzakere siyasetinin enstrümanlarıyla direniş siyaseti yürütebileceğine dair naif bir çaba içine girdi. Yine 7 Haziran itibariyle şekillenen HDP örgütlenmesi orta sınıf üzerine temellük eden bir aktivist siyaseti üzerine oturdu. Bu dönemdeki siyaset sistem muhalifi bir kombinasyondan çok, Erdoğan muhalifliği üzerinden realize edildi. Bu meclis siyaseti Kürtlerin statüsü talebini merkeze alan ve sistemi damardan zorlayan bir paradigmadan çok, sistem sahiplerinin sinirleriyle oynayan ve güler yüzlü retorikle fark yaratan bir performans ortaya çıkardı. Orta sınıfa yaslanan meclis siyaseti, sistem için bazı pürüzlere rağmen tolere edilebilir iken Erdoğan için seçim hesaplarını bozduğu ölçüde kabul edilemez bulundu. Beri yandan meclise yaslanan siyaset özellikle şehrin posası haline gelen çeperdeki yoksul sokakları motive eden protest iklimi anlamaktan uzak kaldı. Kürtlerin en yoksul kesimlerinde başlayan başkaldırıyı bu manada ilk etapta tam kavrayamadı. HDP'deki yeni kuşak ile sokaktaki yeni kuşak aynı dili konuşamadı başlangıçta. 

Haliyle bunun senkronizasyon meselesi olarak karşımıza çıkarak, bir parça, partinin sürüklenmesine yol açtığı malum. Parti örgütsel ve sınıfsal olarak olan bitene hazırlıksız yakalandığı gibi teorik bir hazırlıksızlık da buna eşlik etti. Devlet siyasetinin iki yüz yıllık ezberiyle Kürt meselesini 'hendek siyaseti' biçiminde batıya doktrine etmesine engel olunamadı. Bunu yaparken Ermeni soykırımında kullandığı alet ve lügatleri de işin içine katarak subliminal bir mesaj da verdi şüphesiz. Ermeniler için kullanılan 'mikrop', 'cerrahi müdahale', 'nihai çözüm' 'temizlik' diskurlarına paralel olarak 'Teşkilat-ı Mahsusa' güzellemeleri de buna eşlik etti. 'Hendek siyaseti' söylemiyle iki yüz yıllık Kürt meselesi hem minimize hem kriminalize edildi. Tam da bu sıralarda parti dolaylarında müphem bir kuşak tartışmasının dolaşıma sokulması karıncalı bir fragman çıkarttı karşımıza. İyi niyetli bir söylem ile 'Biz barış yapacak son kuşağız' şeklinde terennüm edilen fikriyatın mefhumu muhalifinden yeni direnişçi kuşağın laftan ve barıştan anlamayan, siyaset ve kültürden bihaber, şiddete patolojik derecede meyyal bir profil ortaya koyduğu açık. Kuşak tarzı siyaseti iyi değerlendiren iktidar kalemleri direnişçi kuşağı, temizlenmesi gereken bir mefluç organ gibi betimleyerek özel timin hedef dürbününe yerleştirme fırsatını kaçırmadı. Buna karşılık HDP ise ortadaki büyük taarruzu ilk başta göremeyerek defansı adam markajı yani hendekler üzerinden kurma yanlışına düştü. Bu teorik hazırlıksızlık yüzünden meselenin Kürtlerin statüsü meselesi olduğu yeterince anlatılamadığı gün gibi ortada. HDP bu anlamda müzakereci siyasetinin neden tıkandığını da ikna edici bir şekilde anlatamadı Kürtlere. 

***

Mamafih silah patladığında Türkiye'de vurulan ilk kurumun genelde Kürtlerin legal siyaset yapan kurumu olduğu malum. Ülkenin totaliter bir iklime girmesi ve bunun sonucu olarak Kürdistan'ın klasik sömürgecilik dönemlerinin araç ve siyasetiyle dördüncü kez işgal teşebbüsü karşısında HDP ne yapabilir? Kürt tarihselliğinin imkan ve tecrübeleriyle, 'radikal demokrasi' kuramı bize fikir verebilir aslında. Bazil Nikitin, Mem û Zin eserinde aslında Ehmedê Xanî'nin, Kürdistan'ı bir tutuklu olarak Mem karakteri üzerinden sembolize ettiğine dikkatimizi çeker. Büyük şair, ölümsüz eserinde bu tutsak yurdun kurtarılması için girişilecek çabaları ve yolları gösterir. Xanî, bu çabaları kılıç ve kalem üzerinden sembolik bir dille anlatır. Xanî'nin eserlerinden aşina olduğumuz üzere Kılıç; şiddeti, isyanı, başkaldırıyı ve nihayet yazarın Kürt toplumuna mündemiç olarak gördüğü yiğitliği simgeler. Kalem ise eğitim, diplomasi, siyaset benzeri toplumsal ve şahsi süreçleri yani yumuşak gücü simgeler. Mem û Zin eserinde kurtarılmayı bekleyen tutsak oğlan Mem iken esas kahraman kurtarıcı Tajdin'dir. Xanî, Tajdin'i, savaş esnasında bin yiğide bedel, Pers mitolojisindeki savaşçı kahraman Goderz olarak takdim edip selamlar. Böylelikle kılıç; mert, yiğit, delikanlı ve her daim koruyucu Tajdin ile sembolize edilirken; kalem yani siyaset, diplomasi, istişare ve danışman rolü Bekir isimli kötü karakterle sembolize edilir. Bekir aslında bir anti kahraman, bir anti-siyasettir hikayede. Xanî, Bekir'i zamanın fitnecisi, korkak it, dedikoducu, kalleş, veledi zina, salt kötülük sahibi, iki yüzlü münafık, iblis, söz taşıyıcı, hileci olarak tanımlar. Mem û Zin eseri her ne kadar Kürt feodal toplumunun bir eleştirisi mahiyetinde ise de siyaset alanının bu türden habis sıfatlarla simgelenmesi gündelik Kürt hayatında siyasetin sonunu getirmese bile onu itibarsız ve işe yaramaz bir vasata mahkum ettiği tartışmasız. 7 Haziran seçimlerinin bakiyesi olarak HDP'nin Kürt toplumuna 'savaşsız da olabilirmiş' umudunu vermesi E.Xanî'den bu yana gelen siyasetin 'hor görülmesi' geleneğini bir parça yumuşattı. Bu başarıdan sonra Kürt siyasi geleneği inşa ettiği devasa kurumlaşma ve örgütlenme ile artık sistem dışı, ulus-devlet üstü bir muhalif söylemin mobilize gücü haline gelmiş durumda.  HDP'nin bilhassa 7 Haziran seçiminde ortaya koyduğu siyasal başarı pek çok açıdan dönüm noktası olabilecek bir potansiyel içermekte. Bu tarihsel başarının Kürt hareketinin yüzyılı aşkın mücadelesinin amacına ve amacının araçlarına tesir edecek ağırlıkta bir potansiyel ortaya çıkardığı iddia edilebilir. Yanı sıra bu başarının ülkedeki müesses siyasi nizamı radikal şekilde değiştirebilecek bir imkan sunduğu açık. Xanî'nin sembolizmi ile konuşursak eğer HDP'nin, 'kalem' rolüyle hem Mem'i hem de Türkiye'yi özgürleştirmesi mümkün. 

*** 

HDP 'ne yapabilir?' sorusunun ikinci muhatabı 'radikal demokrasi' kuramıdır elbette. Kuramın esas sahipleri olarak Laclau ve Mouffe, çok ses getiren 'Hegemonya ve Sosyalist Strateji' isimli eserinde solun görevi olarak liberal-demokratik ideolojiyi red etmek değil, tersine onu radikal ve çoğul bir demokrasi doğrultusunda derinleştirmek ve genişletmek olabilir dediklerinde sol dünyada küçük bir kıyametin kopmasına yol açmışlardı. Fakat bu sözlere mim koyan çoğu eleştirmen geleneksel sol ortodoksinin ruhuna Fatiha okuyacağı için karşı çıktı bu sözlere. Bahse konu kuramın yumuşak karnını pek az kişi sezmişti oysa. Zira teoride mücadele edilmesi gereken siyaset biçimi olarak liberal-demokratik ideolojinin altı çizilmişti. Peki üstteki sözlerin aksine mücadele edilmesi gereken totaliter ideoloji ise ne yapmalı? Laclau ve Mouffe bu soruya doyurucu ve sistematik bir öneri getirmez açıkçası. Ancak yine de ikilinin totaliter ideolojilere karşı işçilerin özyönetiminin bir parça altını çizmesi ile yine Gramsci'ye referansla 'mevzi savaşını' gündeme getirmesi çözüm için teorik bir çıkış sağlayabilir bize. Gramsci, Lenin'in 'politikanın askerileştirilmesi' kuramının tersine 'mevzi savaşı' kavramıyla aslında savaşın askeri olmaktan çıkartılmasına dikkatimizi çeker. Sivil bir siyasetin içinden konuşan Gramsci'nin, şiddeti dışlayan direnişçi bir çekirdek siyasetin etrafında vücut bulan karşı hegemonyanın gücünden medet umması dikkat çekici. 

Hülasa, HDP projesi kısmen de olsa demokratik rejimin hükümferma olduğu bir rejimde kuramsal olarak demokrasiyi genişletip derinleştirmesi fikriyle 'radikal demokrasi' felsefesiyle uyumlu. Böylesi zeminde HDP sistem muhalifi olduğu halde sistem içini etkileyebilmekteydi. Ne var ki parlamenter rejimden totaliter rejime olan salınım HDP'nin kuramsal boşluğuna denk geldi. Hem sistem muhalifi kalıp hem sistem içi oyuncusu olmak artık muhal. Bu durumda HDP, sivil bir siyaset örgütleyicisi olarak totaliterlik emareleri gösteren rejime karşı şiddeti merkez alan direnişin yerine sivil örgütlülüğü ve sivil siyasetlerin yollarını bulmak zorunda. Kürt toplumunda Gandi'nin popüler hale getirdiği satyagraha minvalinde bir çileci kolektivizmin koşulları yok belki ama direnişi şiddet bulaştırmadan genişletip derinleştirebilecek koşullar pekala mevcut.