"Sanat zorbalığa karşıdır" Albert Camus


Yaradılış ve varoluş tartışmasının ortasında, insanlığın tarihi ve gelişimi konusunda ortak uzlaşı sağlanamadıysa bile herkesin mutabık olduğu su götürmez gerçek, en az yüz bin yılı aşkın bir süredir insan-hayvan-bitki döngüsünde bir yaşam formu yeryüzünde varlığını sürdürmüştür.


Yeryüzünün akıllı yaşam formu olarak kabul edilen insan, avcı toplayıcı zamanlarından modern çağa uzanan hikayesinde, yeryüzüne hakim olma, fethetme, boyun eğdirme tutkusundan vazgeçmedi. Her canlının doğal savunma silahlarının yanında insan, metal, taş ve doğal objelerden yarattığı silahlar aracılığıyla birlikte yaşadığı türlere ve kısmi olarak tabiata hakim oldu.


İnsanlığın tarihi boyunca sergilediği ve gücünü benlik olgusundan alan, tahakkümer, mutlak iktidar arayışçısı, ben-merkezci bu davranışı, kutsal metinlerden, antik çağ felsefe tartışmalarına, modern zaman bilimsel araştırmalarına dek, soru olarak yine insanların karşısına çıkmış ve farklı yollarla teşhis edilerek çözüm önerileri sunulmuştur. Ancak günümüze dek teşhisten toplu kurtuluşa doğru bir seyir izlememiştir.


İnsanın farklı isimlerle tartışılan bu özelliğinin oturduğu çerçeve, iyi-kötü ve türevleri olarak sınıflandırılabilir. İnsanın yeryüzüne çıkışını, ister Sümer tabletlerine dayandırarak, "Tanrıların emek harcayıcısı ihtiyacı"na bağlayalım; ister Zerdüşt inancında dile getirilen kötülük-iyilik savaşında, "Aklın efendisinin yarattığı eşitler" diyelim; ister Tekvin'de söylendiği gibi, "Hayvanlara efendi olmak için kilden doğmuş yaşam formu" olsun; ister Babil Söylenceleri'nde anlatıldığı gibi "öldürülen tanrıların kanından üresin"; ister Semavi inançlara göre "topraktan yaratılan Adem'in ve sol kaburga kemiğinden oluşan, Havva'nın cennetten kovulmuşluğu yanına kâr kalmış(!) çocukları" olsun; ister varoluş teorisine dayanarak "big bang"in ardından oluşan canlı hücrelerin ve ilk atası homo erectus'un devamı olsun... Mutlak olan insanın yeryüzünde yaşadığı ve Ingeborg Bachmann'ın deyişiyle, "ben diyerek faşizmi başlatan tür" olarak benliğini hem diğer türlere hem kendi türüne dayattığı gerçeğidir.



İnsanın türdeşiyle savaşı



Hayatın ve akıllı form insanın dayattıklarına karşı tarih boyunca diğer canlılar "öz savunma" ve "dürtüleriyle" mücadele etse de, asıl çatışma ve karşı duruş, insanın kendi türdeşi insanla giriştiği mücadeledir.


İnsanın statükocu, hegemonik, mutlak doğruyu temsil ettiği inanışına dayandırdığı bu davranış ve dayattıklarının bütünü olan sistematiği, çoğulculuktan aldığı güç ile etnik, dinsel, siyasal, sosyal problemlerin ve çatışmaların kaynağı olmuştur.


İnsanın insanla mücadelesi, Neandertal ve modern insanın atası sayılan Homo Erectus'un çatışma tarihi kadar eskidir ki, Neandertal bu savaşı kaybedip yok olmasına rağmen modern insana mağara resimleri yoluyla sanatçılığını miras bırakmıştır. İlk insan topluluklarından günümüze, duruş-karşı duruş şeklinde gelişen ve çeşitlenen bir mücadeleye sahne olan yeryüzü, bu mücadelenin farklı nesne ve enstrümanlarla sürdürüldüğüne şahit olmuştur.


Etki-tepki, baskı-direniş, şiddet-karşı şiddet, karşıt-yandaş ve türevleri şeklinde konumlanan karşı koyma eyleminde kullanılan enstrümanlar, aktif savaşın yanında pasif direnişe, silahlı mücadeleden sanatsal direnişe dek geniş bir yelpazede çeşitlenmiştir.


Toplumsal varlık olarak adlandırılan, yaratıcılığın ve hayalgücünün dışa vurumu olan sanat, bu çatışma tarihi boyunca en etkili mücadele yollarından biri olmuştur. Her mücadele kendi sanatını yaratmış ve sanat genel olarak tavrını mücadelenin haklı tarafından yana kullanmıştır. Albert Camus'nun "Sanat zorbalığa karşıdır" sözünün çıkış noktası buna dayanmaktadır.


İnsanın duygu dünyasının dışa vurumu olan sanat, ateşin keşfinden elde edilen kömürle yapılan resimlerden, Avangard Sanat Manifestosu'na dek kendi özgün durumunu koruyarak geldiği bugüne, sürdürdüğü ve çeşitlendirdiği mecrasında kitlelere ulaşmanın en etkili yolu olmuştur.


Direnişin sanatsal çeşitliliği


Bir anlamda zor'a karşı koyma sanatı olan direniş, başlı başına bir sanattır demek hata olmaz. Tarih boyunca direnişlerde kullanılan sanat, muhalif bir kimlik kazanmış; direniş, sanatı doğmuştur.


Başını sözlü ve yazılı sanatın çektiği, modern tekniklerin hayata geçmesi ile görsel sanatın eklendiği kabul görmüş yedi sanat dalı, muhalif cenahın en etkili silahıdır. Sanatın mağara duvarında çıktığı yolculuğu dijital verilerle sürdürülürken günümüzde topluma ulaşmanın en etkili yolu olarak da yerini ve önemini koruyor. Mücadele tarihi denilen insanlık tarihi, muhalif kimliklerin sanat yoluyla davalarını savunduğu örneklerle doludur.

Dağ'ın ve direnişin sinemasını yapmış Halil Uysal (Dağ). Şiirin sinemasını yapmış Andrey Tarkovsky. 12 Eylül faşizmiyle sinema yoluyla mücadele etmiş, Kürt sinemacılığının mihenk taşı Yılmaz Güney. "Muhalif olmak iyidir" sözüyle hafızalarda kalan Tuncel Kurtiz. "Annemin Şarkısı" filmiyle Kürtlerin çığlığını uluslararası alana sinema aracılığıyla taşımış Erol Mintaş. Kürdistan'ın çocuklarının 'yitik ülke'lerinin makus talihine karşı verdiği direnişte sinemasıyla yer alan Hıner Salem, Bahman Ghobadi. New Hollywood adıyla Amerikan emperyalizmi ile paralel hareket eden Hollywood'a karşı muhalif bir çizgide duran Micheal Moore, Sean Penn gibi sinemacılar. Hepsi, Lenin'in "Sinema bizim için sanatın gücünün tescilidir" sözünün karşılığı olmuştur. Sanat'ın liberalleşmesine muhalefet eden Rodin'in "düşünen adam" heykeli, Ortaçağ kilise hegemonyasına karşı Rönesans hareketi ve Kilise'nin toplumu çepeçevre saran boğucu statükosuna karşı subliminal mesajlar içeren heykeller tasarlayan Leonardo da Vinci, Michalengelo gibi sanatçılar heykel sanatı ile muhalif duruş sergilemiştir.


Monarşizm ve feodal topluma karşı en sert direnişlerin başında gelen Fransız Devrimi'nin sanatsal yönünü temsil eden Jacques-Louis David'in başta "Marat Yoldaş'ın Ölümü" adlı bir devrimcinin ölümünü betimlediği resmi olmak üzere direnişçi çizgide duran resimleri, 12 Eylül faşizmi tarafından Diyarbakır Cezaevi'nde tutulan, içerde yaşananları çizerek toplumun hafızasına işleyen Zülfikar Tak gibi çizimi direniş sanatı olarak işleyenler, Jacques-Louis David gibi evrensel direniş sanatının devamcılar, direnen görsel sanatların evrenselden yerele yayılan yansıması oldular.


Yazılı metinlerde direniş



İnsan yeryüzüne ayak bastığından bu yana, 'sözlü direniş'in devamcısı olan yazılı metinler ve edebiyat, tartışmasız kitlelerin örgütlenmesi için en sık kullanılan sanat türü olmuştur. Yazının keşfinden önce söz'ün dilden dile dimağ'dan dimağ'a nakli yoluyla varlığını sürdüren bu kadim sanat türü, yazının keşfi ile yazılı materyallere döküldü. Bu yolla nesiller nesillerden, modern çağ ilk çağdan haberdar oldu. Ve insan dünden bugüne yaşantısı hakkında bilgi edindi. Günümüzde dijital platforma taşınan yazı, ilk Sümer tabletlerinden bugüne varlığını sürdürerek ne denli direnişçi olduğunu ispatlamıştır denilse abartı sayılmaz. Dünyanın tüm devrim-direniş eksenli toplumsal olaylarında, kuşkusuz edebiyat ve türevleri kullanılmıştır. Düşünceleri ve toplumcu-direnişçi edebiyatçı kimliğiyle Bolşevik Ekim Devrimi'nin öncülerinden etkilenmiş Anna Seghers'in direnişler için sanatın vazgeçilmezliğini tanımlamak için kullandığı, "Sanatın gücünü bildiğimiz için sorumluluğumuzun büyüklüğünü biliyoruz" sözüyle, edebiyatın yazılı sanat eseri olarak etki gücüne yaptığı vurgu, bu vazgeçilmezliğin ifadesi olarak algılanmalıdır. Yazı tarihi kadar eski olan direniş edebiyatı tüm toplumsal olaylarda tartışmasız görülür. Öyle ki Montaigne'nin denemeleriyle başlayan "Dünyayı ve içinde yaşadığın hayatı sorgula" perspektifi, La Fontaine'in fabl hikayeleriyle geniş bir sahaya sıçramış, Molière, Racine ve Pierre Cornnielli'nin politik hicivlerinin bir nevi altyapı hazırladığı Jean-Jacques Rousseau, Fransız devriminin fikir babalığını yapmış ve monarşizm Fransa'da yenilgiye uğramıştır.


20. yüzyılın en önemli politik olayı olan 1917 Bolşevik Ekim Devrimi'nin arifesinde Aleksander Puşkin'in, Nikolay Gogol'un, Fyodor Dostoyevski'nin, Lev Tolstoy'un, Anton Çehov'un toplum analizlerinden beslenen Maksim Gorki, Kafkas halklarının politik hoşnutsuzluğunu sanatsal yolla direnişe kanalize etmiş; direniş sanatının, sanatın direnişte üstlenebileceği rolün en bariz örneğini vermiştir. Devrime giden yolda eserleri ve düşünceleri en etkili silah olmuş, devrimden sonra "Edebiyatta Sosyalist Gerçekçilik" akımının öncülüğünü yapmış, dünyanın farklı ülkelerinde direniş ekseninde olanlara "Ana" romanıyla devrimin izleyeceği yolu tarif etmiş, romanı günümüze dek neredeyse her sosyalistin el kitabı olmuş, düşüncelerini ve eserlerini dünya sosyalistlerine miras bırakmıştır.



Kürt edebiyatı



Gerek devlet geleneği olmaması, gerek coğrafi nedenler, gerek kültürünün kuşatma altında olması nedeniyle sözlü edebiyatın daha etkin olduğu Kürdistan mücadele tarihinde Kürt edebiyatı, tüm zorluklara rağmen direnişteki tarihi rolünü oynamıştır. Direniş tarihi olarak formüle edilebilecek olan Kürt tarihindeki Hemedanlı Baba Tahir'in Dubeyti'si, Ehmedê Xanê'nin Mem û Zîn Destanı gibi edebiyat eserleri, edebi eser olmaktan çok Kürt halkının uluslaşamama sorununa karşı direniş sergilemeye çağıran ve diğer uluslara karşı ayakta durmak için ulusal tavır göstermeye davet eden kodlar taşır. Yine Ehmedê Xanê, "Nûbihara Biçûkan"(Çocukların İlkbaharı) eseriyle Kürt çocuklarına mevcut durumu anlatmış, halefi oldukları kuşakların hatalarını tekrarlamamalarını tembihlemiştir. Edebiyat dalında Nobel'e aday gösterilen Kürt şair Abdulla Peşew, aday gösterildiğini öğrendikten sonra Ehmedê Xanê'nin, Feqîyê Teyran'ın, Melayê Cizîrî'nin, Baba Tahir'in devamcısı bir geleneğin sürdürücüsü olduğunu söylemiş, Kürt edebiyatının baskı ve zor altında kalan Kürt kültür ve dilinin yok olma tehdidine karşı bir koruma misyonu olduğunu hatırlatmıştır. Abdulla Peşew'in dikkat çektiği ve "misyon" dediği, Kürt kültürünün ve dilinin korunması... Bu, Kürt kültürü ve dili adına direnmenin tarihten bu yana Kürt edebiyatının üstlendiği misyon olduğu, Kürt edebiyatçılarının bu misyonun sürdürücülüğünü yapmaktan vazgeçmediğinin bilinmesi gerektiğine dair bir işarettir. Kürt edebiyatçıları, üstlendikleri bu misyonun gereği olarak Baba Tahir'den Ehmedê Xanê'ye, Qadirê Koyî'den Elî Heriri'ye, Bedirxanilerden Mehmed Uzun'a, direnişi hem silahla hem edebi yolla yürüten gerilla edebiyatının yaratıcısı Kürt gerillasına dek 1000 yıllık bir direnişin sanatsal cephe ayağını sürdürmüştür.


Tiyatro


Yine antik çağların "Tanrı-tiran" hegemonyasına karşı tiyatral duruşun kökleri olan tragedyaların açtığı yolda, monarşizme kafa tutarak gelen tiyatro... Tragedyaların "Tanrı-tiran" despotizmine karşı takındığı tavır, Bertolt Brecth'in "nazizme" emperyal davalar güden Avrupa devletlerine karşı takındığı muhalif tavrın temelidir. Antik çağların Tanrı despotizmine karşı cephe açan tragedyalar, günümüzün "yarı-tanrılaşmış insan" despotizmine de tiyatro olarak direnmeye devam etmiş, tahakküme karşı hicvi kullanmış, tragedyalardan devraldığı muhalif kimliğini korumuştur.


Sanatın haşarı çocuğu şiir


Şüphesiz sanattan söz edenler, hele ki sanatın direnişçi yönünü işleyenler, sanatın haşarı çocuğu edebiyatın terbiyeye gelmeyen kardeşi, varlığını red üstüne inşa etmiş coşkun bir nehir, sert bir boran olan şiir'in ve Ahmed Arif'in deyimiyle "namus ve yürek işçisi" şairlerin, çağlar boyu en sert direnişi sergilediğini kabul ederler. Eğer sanatı bir cephe kabul edersek şiir bu cephenin "fedaisidir". Şiir, şairin hedefini hep on ikiden vuran okudur. İnsana dair tüm duyguların coşkun anlatımı, kusursuz harmanıdır. Şiir çağların altın kalbini aramaya ant içmiş adalet arayışçısıdır. Zaman zaman saraylarda altın kafeslere hapsedilse de ait olduğu yere, hayata ve sokaklara firar etmeyi hep başarmış, kendini küllerinden yaratan "zümrüdü anka kuşu" olmuştur.


Şiir bazen Nippurlu bir kadının kocasına isyan ettiği ve hakkı olan sevgiyi talep ettiği Sümer tabletlerinde görünmüş; bazen Spartacüs'ün anti-köleci savaşında kılıç kadar keskin dizeleri kuşanıp köleciliğe, Roma oligarşisine karşı Spartacüs'ün saflarında, Suriyeli köle Ashur'un yüreğinde savaşmıştır. Şiir, Şili Stadyumu'nda Victor Jara ile birlikte gözaltına alınmış, Mahmud Derviş'in diliyle Filistinli'nin kimliksiz acılarına itiraz etmiş, bazen Feqi olmuş Medresa Sor'da, bazen de Ömer Hayyam'ın şarap testisi.


Kuşkusuz şiir, sanat dalları içinde en sıradışı, en dik başlı, en tövbeye getirilemeyen daldır. Şiir kendi başına bile bırakılsa Ece Ayhan'ın deyimiyle "devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorularına karşı" direniş cephesini yaratır. Çünkü şiir, insana ve tabiata dair ne varsa itirazı hak bilmiş, hiç büyümeyen, kafasına eseni yapan bir çocuktur. Direnişlerin ve devrimlerin bayraktarlığını yapan şiir, hayatın her alanında varlık gösteren yegane sanat dalıdır. Şiir kah Kürdistan dağlarında Egît olmuş, Kürdün makus talihine ilk kurşunu sıkmış, kah Bolivya'da kurşuna dizilen Che olmuştur. Bazen bir dağ tavşanının yüreğine sığmıştır, bazen bir karınca kolonisine. Asiliğinden hiçbir şey kaybetmeden Turgut Uyar'la "Muş-Tatvan yolunda gülleri kanatmış"; Füruğ Ferruhzad ile İran'da rejime muhalif olmuştur. Diyarbekir'in dar sokaklarında Hicri İzgören ile "kontra mevsiminde yaşarken faili belli bir cinayete kurban gitmiş"; Amed'in bir Temmuz akşamında Mahsun Evin ile "Dicle'nin kimliksiz kıyılarında, faili meçhul duyguların failini bulma umudu taşımış" duvarlara firar etmiş romantizmin meçhul militanı olmuştur. Bazen Licêli şair Metin Şaşmaz ile "kar misali kan yağışlı bugün Rojava, çocukların gözlerinde titrer yüreğim" dizelerini kuşanarak Kürdün onuru ve kanayan yarası Rojava için silahlanıp, insanlık adına direnenlerin mevzisine doğru yol almıştır. Yorulup yalnız kaldığında deliliğine ve iflah olmaz tutkusuna sığınmıştır. Velhasıl şiir hayatın her alanında kendini göstermiş aşka bile muhalefet etmiş, direnişçi çizgiye çekilmesine gerek olmayan, direnişin ta kendisi, sanatın ele avuca sığmaz sokak çocuğudur. Ne kadar kalıba sokulmaya çalışılsa da hayata firar etmiş, yerelden evrensele, insanlığın kirletilmemiş duygularının yıkılmaz kalesi olmuştur. Nerde bir direniş varsa şiir orda olmuştur. Çünkü şiir aklın şüpheciliği ve çıkarcılığına karşı yüreğin saflığının ve umut büyüttüğü yanının temsilcisi olmuştur.


Direnişteki mizah



Direnişte en sık kullanılan sanat dallarından biri ve başlıcası mizahtır. Politik hiciv sanatın sık kullandığı bir yöntemdir. Güç ve iktidar sahiplerinin içine düştüğü paradoksu tiye alıp alay etmek, hem moral depolama hem üstünlük sağlama için sık kullanılan sanatsal direniş türüdür. Britanya'nın işgali altında olan İrlanda'nın yetiştirdiği "Dublinliler"in en etkililerinden olan Oscar Wilde, iğneleyen dil olarak bilinen sanatta mizahın en iyi örneklerindendir. Yine sessiz sinemanın dahi çocuğu Charlie Chaplin, politik mizahı en iyi kullananlardandır. Karikatürist Yiğit Özgür, Türkiye'de yaşayan halkların ve Türk devletinin açmazlarını en iyi kullanan karikatür sanatçısı olmanın yanında toplumun çelişkilerini sosyolog gibi işleyerek topluma ne halde olduğunu hatırlatmıştır. Yarattığı "Qırıx" tiplemesiyle hem Türk devletinin red ve inkar politikasını hem Kürt toplumunun içinde barındırdığı tuhaflıkları, savaşın dayattığı kişilik değişimine ayak uyduramamış gelenek ve gelecek arasında sıkışmış "Keko" tipolojisini konuşturarak ait olduğu çevreyi ve kültürü gülerken düşünmeye sevk eden Amedli Doğan Güzel, Kürdistan'da mizah dilinin sözcülüğünü yapmıştır. "General Elektric" tiplemesiyle, ezberinden dışarı çıkamayan Kemalist düzenin yaratığı insanın düştüğü acizliği mizah yoluyla deşifre eden en devrimci eylem olan gülmeyi sağlayan Halil İncesu vardır. İncesu, toplumsal paradoksların gayya kuyusuna çevirdiği insanın, çelişki yumağı olan sistemlerin karşısında, işe ait olduğu değerleri eleştirerek koyulmuş, eleştirmekten kimseyi sakınmamış, durum tespiti, teşhis ve tedavi sürecini işleten mizah, hayatın olmazsa olmazı olmayı sürdürmüştür.


Mücadeleden başka yol yok



Yeryüzüne ayak basan ilk insandan bugüne her çağ kendi düzenini, her düzen kendi zorbasını, her zorba kendi mağdurunu, her mağdur kendi direnişçisini, her direnişçi kendi direngen sanatını yaratmış; karşıtı olan benlik olgusunun beslediği tahakkümü ve zoru temsil eden ile mücadeleye girişmiştir.


Bu kasnağı kırık kısır döngü, insan yeryüzünden silinmeden bir sonuca varır mı? Bilinmez. Ancak bir umut ise hayat, bir kavga ise hayat, insanlığın en eski hastalığı olan benlik ve iktidar tutkusuna kendi doğrusunu mutlak doğru görerek dayatmasına bir gün son verir umudu ile yaşamaktan ve mücadele etmekten başka bir yol yok. Belki bir gün çağın altın kalbi bulunur, dünya daha yaşanır olur, hayat daha çekilebilir olur. Ve insanlık içinden geçerek geldiği acıları hatırlar; ve onunla birlikte direnen sözcükleri, imgeleri, imaları. Bir halkın çığlığı olmuş dengbêjlerin kilamlarını, acı dolu fado'ları, yaşama anlam katmak adına bir ıslığın tınısına umut yükleyenlerin bu yolda harcadığı emekleri anımsar ve çekilen acılar ve yarım kalan düşler aşkına bir daha asla der.


Kimbilir...

*amon-ra342107@hotmail.com