Ev etimolojik olarak mimari bir tanım olsa da, yeryüzünde yaşayan tüm halklar ve kültürler için bundan fazlasıdır. Zira adlandırmalar farklı olsa da (ev, xane, mâl, house, home vb.) ev sosyolojik, siyasal, kültürel, mimari, psikolojik ve onlarca etkeni içinde barındıran bir yaşam alanıdır. Üstelik sadece hümaniter bir alanla sınırlı kalmaz, zoolojiyi de kapsar botaniği de…
Ev bu kadar geniş bir sosyal gerçeği içinde barındırırken, evi mimari bir yapı olarak ele almak zannımca eksik bir tanım olacaktır.
Gaston Bachelard, 'Mekânın Poetikası' kitabında "Yalnızca anılarımız değil, unuttuklarımız da içimizde barındırılmıştır. Bilinçsizliğimiz barındırılmıştır. Ruhumuz bir oturma yeridir. Ve evleri, odaları sürekli anımsayarak kendi içimizde oturmayı öğreniriz" diye yazmış ve ilk evimizin ruhumuza ev sahipliği yapan bedenimiz olduğunu edebi bir dille anlatmıştır.
İnsan, ilk evi ile bir diğer eve yani ana rahmine kiracı olur. Sonra birlikte birbirimize değmeden yaşayabildiğimiz aynı çatının kiracısı olduğumuz dünyaya adım atarız. Böylelikle Matruşka misali iç içe geçmiş evleri içimize sığdırarak yorucu bir yolculuğa başlarız, tıpkı evini sırtında taşıyan salyangoz ve kaplumbağa misali.
Evi bir bütün olarak ele almak ve tüm kültürlerin eve bakışını çok yönlü olarak anlatmak, başka bir yazının konusu olacağı için, bu yazıda biz Kürtlerin (en azından birey olarak benim) hafızasında yer aldığı şekilde evi anlatmak, en doğrusu olacaktır. Zira evin diğer tanımlarını anlatmak ancak mesleği, merakı ve ihtisası bu yönde olan insanların hakkıdır.
'Mâla mirov, gora mirovê (Kişinin evi, kişinin mezarıdır)'- (Kürt Atasözü)
Bireyin herhangi bir obje ya da imgeye yüklediği anlam ve misyonu anlamak için bireyin algılarını yönlendiren ve onu şekillendiren yetiştiği kültür ve geleneği bilmek gerekir. Kürtlerin algı dünyasını anlamak için kültür ve yaşam kodlarının bariz izlerini taşıyan dengbêj ezgilerini öğrenmek bile başlı başına Kürt toplumunu anlamak için yeterlidir. Kürtler tarafından üretilmiş yazılı, görsel ve sesli tüm dokümanlarda Kürtlerin özlem duyduğu yaşam tarzına bariz bir atıf ve açık bir özlemin izleri görülür.
Kürt bireyinin eve bakışını ve ev ile kurduğu duygusal bağı anlamak için önce Kürt kültür ve geleneğini bilmek, bizi daha sağlıklı verilere ulaştıracak, Kürtlerin evleri ile olan ilişkisini anlamamıza yardımcı olacaktır.
Kürt toplumu yüzyılları bulan geleneklerine bağlı, öz olarak kır soylu bir topluluktur. Modernleşme çağı bile Kürtlerin kökleri ile olan bu bağlarını koparamamış, Kürt toplumu köklerine bağlı kalmıştır. Kürtler tarih boyunca yerleşim yeri olarak dağlık bölgeleri seçmiş ve Araplar, Kürtleri tanımlamak için dağlı anlamına gelen 'ekrad' terimini kullanmıştır. Söz konusu tanım Kürtler ve yerleşim coğrafyası dikkate alındığında doğru bir tanımdır.
Bugün modern bir yaşam tarzı süren Kürtlerin büyük çoğunluğu, söz konusu tek katlı bahçeli, sobalı eski evler ve eski gelenekler olduğunda duyduğu özlemi gizlemez. Zira çok katlı, tabiatın nesneleştirildiği, insan ilişkilerinin metalaştığı, çıkarlar bütünü olan kapitalist modernite bir yaşam tarzı Kürtlerin geleneğine ve duygu dünyasına uygun değildir. Ape Musa'nın deyimi ile "biz alçak damlı reyhan ve kaçak tütün kokan evlerin hayalini kurarız."
Hem bacası olmayan evin neyini seveceksiniz ki...
Dapira Vesile ve evinden sürülmüş canlara...
Geleneğini özümsemiş ortalama her Kürdün ev tahayyülü, kırsal alanda tek katlı, geniş bahçeli, kümes ya da ahırı olan, önünde bostan ektiği bir evdir. Kişinin eğitim durumu, sosyal statüsü, ekonomik durumu bu kıstasta etkili değildir. Çünkü her Kürdün ruhunun derinliklerinde bir dağlı yan vardır. Dağlılar özgürlüğü ancak dağlara yakın olduklarında hissedebilirler.
İster Kürt edebiyatının Puşkin'i, Mehmed Uzun olun, ister ömrü Lice'nin sarp dağlarının arasında geçmiş dapira Vesile olun, ister içi modern evlere ısınmamış adı sanı bilinmez bir Kürt. Her Kürdün içinde köklerine dönmeye çalışan bir dağlı vardır ve o dağlı dönemedikçe canınızı acıtır.
Bapirler ve Ruspiler, "her ot kendi kökü üstünde yeşerir" demiştir, bizim kökümüz tıpkı avuçlarımızdaki nasırlar gibi sert dağ ikliminde saklıdır ve biz alçak damlı, kaçak tütün ve reyhan kokan evleri yuva biliriz.
Öyle sevmişizdir ki, bu özlem satırlarca kitaba, binlerce dize şiire, onlarca besteye sığmamış ve her Kürt duyduğu özlemi kendi meşrebince anlatmaya çalışmış. Olmadı içinde sessiz bir çığlık atarak dile getirmiştir.
Yazar Mehmed Uzun'u İsveç'ten ölmek için "ev"im dediği ülkesine getiren ve mezar taşına "ben seni hep uzak ülkelerden yazdım ve sevdim, bugün ülkemin toprağındayım, evimdeyim, mutluyum, bahtiyarım" yazdıran duygu ile, Lice yakıldığında evinden zorla koparılan son nefesini verene dek evini sayıklayan dapira Vesile'yi esir alan duygu aynıdır.
Çünkü her Kürdün belleğinde iki ev vardır biri uzaklaştıkça hanemize ve ruhumuza sığdırdığımız ülke, diğer biri ülke ve geleneğimizi yaşattığımız, kaçak tütün ve kaçak sevda kokan kireç badanalı Kürt haneleri...
Kürdün evinin yuva olabilmesi için olmazsa olmazları vardır. Bu ihtiyacın kodları ne yüksek katlı modern plazalarda ne de deniz manzaralı villalarda vardır. Aksine alabildiğine modern dünyanın zıddı evlerde gizlidir.
Kürdün ihtiyacının kodları yaprak hışırtısı duyabileceği, kireç badanalı duvara asılı Şahmeran desenli halıda, soğuk havada insanın içini ısıtan soba üstünde demlenen kaçak çayda, gecenin sessizliğini yırtan dengbêj kilamında, çocuklara zamanın ötesinden çiroklar anlatan dapirlerin çatallaşmış sesinde, birbirine sokulan hayvanların sıcaklığında gizlidir. Kürdün evinin yuva olması için çatıya çarpan yağmur sesini duyması gerekir.
Kürdün hanesinde imge ve hakikat iç içedir ve o haneye sinen yitik bir ülkenin düş ve gerçek arası hikayesidir
Her insan bir dünyadır ve her ev o evin sakinlerinin dünyasının harmonisidir.