23 Aralık 2014'te Şengal’i Özgürleştirme Operasyonu' nda şehit düşen Abdulvahap Kuşçi’nin (Dijwar Êrîş) anısına...


Şengal güneşinin ibadetgahında, güneşe ulaşan ellerin altında özgürlük bekleyen nice Derwêşê Evdê evladının kanlı güne uyandığı 3 Ağustos Katliamı'nın üzerinden 4 ay gibi bir zaman geçmişti. Ama bu kez zamanın tekerrür etmeyeceği, gidişatını değiştireceği an gelmişti. 

Aylardan Aralık'tı. Soğuğun yüzlere çarptığı günlerde Şengal'de, özgürlük türküleri yankılanıyordu. Yaralı türkülere inat, yeniden yaşamın ve özgürlüğün türküsü nice yiğitlerin en kutsal mekanında, kulak zarını yırtarcasına gökyüzüne doğru yankılanıyordu. Ayın 19’u bir sessizliğin son karesini de fotoğraf albümüne yerleştirirken yeni bir sayfa ile yaralı Şengal’i uyandırıyordu. Özgürlüğe susamışcasına uyanan bir halkın evlatlarının ayak sesleri, özgürlük türküleri ile birleşiyordu. Bu sefer asker botları değildi, kara elbiselilerin ayakkabıları değildi. Bu sefer kırmızı mekaplı, koca yürekli ve bir o kadar da öfkeli yiğit gençlerin özgürlük türküleriydi dolaşan. Tüm sokaklarda lanetli çarşaflıların grimsi, siyah kokulu rengine inat, gökkuşağı renkleri geziniyordu. Yaşam "merhaba" diyordu o an. Anlamın büyülendiği andı. Fotoğraf karelerine sığmayan anlar ölümsüzleşiyordu. 

İşte elinde küçük bir telsiz ama yüreğinde kocaman bir kalp ile koca dağları aşarak kutsallık yolunda arınmaya gelenlerin özgürlük haykırışlarını ve o güzel gülüşlerini yüreğime, beynime karelediğim gibi objektifimin yaşlı gözlerine de kareliyorum. Çünkü bir yolculuk başlayacak. Özgürlüğe uzanan bir yürek, bir yolculukla buluşacak. 

Günlerden 19 Aralık. Özgürlükle süslenen tarihin en kadim günlerinden bir gün. Gökyüzünü Şengal gibi saran kara bulutların altında özgürlük ışıltısı yansıyordu. Bu ışıltıyla son bakıştığımda Wan’ın en kutsal ve yürekli yoldaşıyla buluşmamı sağlıyordu. O anı, belli etmeden, habersizce ölümsüzleştireceğim anda karşılaştığım, güleç bir bakıştı. O bakışın ardından bir telaş başlıyordu, bir düğün salonunda bekleyen genç yürekli, özgür bakışlı yiğit devrimcilerde. İşte o an gelmişti: Kutsallığın özgürlük ile buluşma anı. İlk yolculuklara başlanıyor. Herkeste anlatılmaz bir coşku yaşanırken objektifim bu sefer, o bakışlarıyla grubu ile konuşan yiğit devrimci ile tekrar karşı karşıya geliyor. Bu sefer biraz ürkek bir şekilde kendisine bakarken, doğanın ve tarihin kutsallığında birleştiği Zagroslar aklıma geliyor. 

Ne o kadar eski, ne de o kadar yakın bir döneme gidiyor gözlerimin önünden geçen film şeridi. Sıcak bir Haziran ayının ortasında Tepe Xweda'yı aştığımızda, Zagros’un en güneyindeki bir "beg"in mekanına uğradığım an o gözlerle ilk kez karşılaşmıştım. Adil Beg’in durmak bilmez kurye grubunun içerisinde karşılaşmıştık. Susamış ve kurumuş dudaklarımızın suyla buluşmasında karşılaşmıştık güleç yüzlü yoldaş ile. Adını soruyorum tanıdık gözlere. Bana bu güleç yoldaşın Dijwar arkadaş olduğunu söylüyorlar. Çetin bir ismin sahibi ile tanışmanın getirdiği heyecan ile ilk oturduğumuz kamelyada bir o kadar derin sohbetimiz başlıyor. Sohbeti de güleç yüzü kadar sıcak. Yaşamı adı gibi çetin. 

Birkaç günü bulan misafirliğimizin ardından yollarımız ayrıldı. Bana Çarçela patikaları düşerken, ona da karanlıklarını tüm dünyaya, özellikle Kürdistan’a yayan insanlık düşmanı çetelerin Mexmûr’a saldırısı ardından Güney yolları düşüyordu. Bu ayrılık değildi, sadece kısa bir özlemdi. Bir buçuk ayın ardından Şengal’de buluşacağımızı bilmeden bir ayrılıktı.

Zagros’un güzel ve derin vadilerinin ardından Avaşin’e ulaştığımda tarihe bir kara lekenin sürülmek istendiğini tüm televizyon kanalları bas bas bağırıyordu. Yaralı bir coğrafyanın yaralı yürekli insanlarının fotoğrafları medyaya düştüğünde, yüreği yanık ve çetin olanların özgürlük yolculuğu başlıyor. O yolculukta çetin bir devrimci de yoldaşlarına eşlik ederek özgürlük türkülerini söylüyor. İşte bu yolculuklarıyla bir tarih savaşına koşanların yaşam mücadelesi, özgürlük mücadelesi başlıyor. Bu yolculuk, yaralı yüreklere, susamış dudaklara, yaralanmış bedenlere cevap olabilmenin yolculuğu. Ayrıca bu yolculuk, çetin devrimcilerin yolculuğu. O yazın kavurucu sıcağında dağ yollarında, patikalarında, insan cesetlerine ve özgürlük karşıtı gericilerin saldırılarına karşı mücadele etmenin yolculuğu. Yürek ile zihnin bütünlüğünü istiyor. 

Özgürlüğe susamışlara ulaşmanın günüydü. Dayanmanın bir anlam ifade etmediği anları yaşamanın günüydü. Şengal’de tarihin ve kültürün yaralandığı gündü. Çığlıklara cevap olmanın günüydü. İşte o da, ilk cevap verebilenlerdendi.

Acılı günler birbirini devirirken katliamın ardından geçen kocaman 20 günden sonra uğradığım ibadetgahtaki yiğit savaşçıların arasında o güleç yüz ile yine karşılaşmıştım. Yine gözlerimiz bir araya gelmişti. O anın heyecanı da çok büyüktü. Sanki çocukluk sırdaşım ile koca yılların ardından buluşmaktı benim için o an. O anı ölümsüzleştirirken ellerimiz selama durmuştu bile. İşte zorlu bir kışın ardından gelen baharın yaşandığı o andı. Yorgun bir beden, heyecanlı gözler ile bütünleşen çetin yüreğin savaşma günüydü. Şengal’e ulaşılan tek insani yardım koridorunun güvenliğini sağlayanların konakladığı iki katlı bir evin ilk katında, asfalt yola bakan kapının önünde karşılaşmıştık. 

Özgürlük türkülerinin yankılandığı araba teybinden gelen türküleri bastırırcasına, hasret kaldığım o sohbetini dinlerken, özgür yüreklerin savaşının ne kadar anlamlı ve büyük olduğunu anlıyordum. Devrimin ne kadar emek istediğini, ne kadar bedel verilmesi gerektiğini anlıyordum. Wan Gölü'ne kucak açmış bir halkın yüreğini taşıyan bu yiğit devrimcinin sözlerine dalarken, Şengal’in ilk fotoğrafları gözlerimde canlanıyordu. Anlatımı yaşamı gibi sade olan bu devrimcinin ağzından dökülen tane tane sözcükleri büyük bir açlıkla dinlerken gericilerin silahları da uzaktan patlıyordu. Bulunduğumuz evi hedef alan bu gericiler ile aramızda bir iki kilometrelik mesafe vardı. Bir yandan gerici kokarcaların kara bulutları gökyüzünü doldururken, bir yandan da özgür bakışlı ve büyük kavganın sahibi yüreklilerin özgür maviliği gökyüzünü coşturuyordu. 

Birkaç saat yanında kaldım, sohbet ettik. Sonra Derwêşê Evdê'nin geçtiği Şengal Dağı'nda bulunan yerime geçtim. Artık onun yanı, ilk koşmak istediğim yerlerden biri olmuştu. Birlikte kaldığımız üç ay içinde birçok kez görüştük. 

Duruşu, yaşamı ve yüreğiyle beni etkileyen bu çetin devrimciyi, en son Şengal ile Sinuni arasında bulunan Êzîdîlerin Qaye dediği düğün salonunda gördüm. Aylardan Aralık'tı, ayın 19'u. Kendisi gibi özgür bir yaşamın heyecanını taşıyan yoldaşlarının, çetin devrimcilerin arasında cihazını takip ederken karşılaştım. O anı ölümsüzleştirirken kendisi ile son buluşmamız olduğunu bilmiyordum. İlk özgürleşen Dahola Köyü'ne ulaştık. Köyün Şengal tarafına bakan girişinden, gerilla asayişini geçerek şehir gerillalarının baskınları ile köye girdik. Lanetlilerin gerçek yüzleri ile karşılaştığım Aralık’ın 20’si sabahı, yolculuğum Şengal’i Özgürleştirme Operasyonu için Şengal şehir merkezinin Kuzey’inde gericiler ile çatışan gerillaların yanında son buldu. Gözlerim o bakışları arıyordu. Sıcağı sıcağına gelişen çatışmalar arasında birçok gözle karşılaşıyordum. O gözler arasından tanıdık gözleri arıyordu gözlerim. O çetin bakışlara değmesini beklerken, kara bir günde, gökyüzünü delercesine yırtan şimşek sesleri arasında yüreğime ve beynime şimşek gibi çarpan o haber ile irkildim. Kendisi gibi üç çetin yürekli yoldaşıyla özgürlük yolculuğuna çıktığı haberi ile şoke oldum. Şakadan ibaret olmasını o kadar istememe rağmen yüreğimi atom parçaları gibi parçalayan bir haberdi bu. İnanması zor olan bu haber ile gökyüzü sanki delindi. Gelen kara haber ile kararan bulutlardan yağmur kütleleri yağmaya başladı. Şengal de bu yiğit evlatlarına ağlıyordu, bu durumu kabul etmiyordu. O da kızmıştı gericilere ve gösterebildiği kadarıyla gösteriyordu tepkisini. 

Dijwar arkadaşın şehadetinin üzerinden altı gün geçti. O kadar taze olan bu acılar, yüreğimdeki öfkeyi, intikamı harekete geçiriyor. Durmak bilmeden ile yüreğinin yolculuğuna başlıyorum.