1952’de ilkokulu bitirdikten sonra, Sovyetler’deki komünist partilerin gençlik hareketi olan Komsomol’un başkanlık sekreterliğine seçildim ve daha sonra gösterdiğim başarılardan dolayı altın madalya ile ödüllendirildim. Babam ve annem, henüz çocuk yaşlarımdaki bu başarılarımdan dolayı çok mutlu oluyordu. Annem, Firîca gibi tıp okumamı istiyordu ama ben matematiği tercih ediyordum. O zamanlar Rusya, diğer Sovyet ülkelerindeki öğrenciler için kontenjan ayırıyordu. Ben de Mihail Lomonosov’un adını taşıyan Moskova Devlet Üniversitesi’ne başvurdum ve kabul edildim. Fakat bana ayırılan kontenjan daha sonra, bir nevi torpil ile, Ermenistan’daki bir komutanın çocuğuna verildi. Çok üzüldüm ama üniversitenin önerisi doğrultusunda, daha sonra üniversite olan Moskova’daki V. İ. Lenin Pedagoji Enstitüsü’ne gittim.
Tren hareket ettiğinde, yanımda St. Petersburg’daki üniversiteye giden arkadaşım ile birlikte camdan, peronda bekleyen babam ve anneme el sallayışımı hafızamın bir yerinde hep sakladım. Beni, Moskova’da okuyan kuzenim karşıladı ve hemen birlikte enstitüye gittik. Belgelerimizi teslim ettiğimiz kadın, bize kalacağımız yeri çabucak bir kağıda yazıp, elimize tutuşturdu. Bana, okula uzak, şehrin dışında kalan yurtta yer verilmişti. Her sabah okula gitmek için birkaç otobüs ve tren değiştirmek zorunda kalıyordum. Rusça’yı iyi bilmiyordum, kendimi çok yabancı hissediyordum. Ama bir süre sonra bana şehir merkezindeki bir pansiyona yer verildi. Rusça’mı geliştirip okula alıştım ve birçok başarı elde ettim.
1952 yılının Kasım ayında bize, Ekim Devrimi’nin 35’inci yıldönümü nedeniyle yapılacak olan törende yer alacakların ismi okundu ve hemen hazırlıklara başlanması istendi. İsmi okunanlar arasında ben de vardım. Hepimiz büyük bir heyecanla hazırlandık. Yürüyüş kolu Kızıl Meydan’daki Lenin Mozolesi’nin yanında duran Stalin’in önünden geçiyordu. Onun yanından geçerken dikkatlice ona baktım. Onu gördüğümde o kadar heyecanlanmıştım ki, kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Bayram sevincini hissediyordum. O zamanki deyimle Halkın Babası’nı biraz daha görmek için yürüyüşümüzü yavaşlatınca, yanımızdaki askerler “Şîrê şag” (adımlarınızı geniş atın ve hızlı yürüyün) diye bağırıyorlardı. Tören bittikten sonra yurda döndüğümüzde, odamdaki bütün kızlar başıma üşüşüp o anı anlatmamı istiyordu. Herkes bize özeniyordu.
Sonra Stalin’in öldüğü günleri hatırlıyorum. Herkes ağlıyor ve endişeleniyordu. Onun ölüm törenlerine gitmek için nasıl hazırlandığımızı, onun için toplanan o büyük kalabalığı hatırlıyorum. İnsanlar dereler gibi o kalabalığa akıyordu, bütün öğrenci ve siviller birbirine karışıyordu. Yanımdaki arkadaşım Olga ile, ezilmemek için kol kola girmiştik. Bazen itilip kakılmalarda yere düşmüş gözlük, kalem ve diğer şeylerin ayaklarımızın altında kırıldığını hissediyordum. Sonra öğrendik ki, orada birçok insan ezilerek hayatını kaybetmişti. O izdiham içinde o kadar sıkışmış, o kadar ezilmiştik ki, sonraki gün sadece ben değil, birçok öğrenci hastalanıp yataklara düştü.
Onun cenazesini Lenin’inkinin yanına bırakmışlardı. İnsanlar gece yarılarına kadar sıralara girip, onu görmeye gidiyordu. Biz de merak edip ziyarete gittik. Sıramız geldiğinde içeri girip, onları gördük. Stalin kısa boylu olmasına rağmen Lenin’den daha iri görünüyordu. Sonraki günlerde onu kötülemeye başlamışlardı. Halkın Babası olmuştu Halkın Düşmanı.
Nikita Kruşçev bildirisinde Stalin döneminde cezalandırılan milyonlarca günahsız insanın durumunu açıkladı. O zaman tahnit edilen cesedini Lenin’in mozolesinden çıkarıp Kremlin’in duvarının dibine gömdüler. Babama yapılan baskıları hatırladım o zaman. Gece yarısı evimizi basıp sevgili babamı alıp götürdükleri günü, ona ölüm cezasını verdikleri günü hiç unutamadım. Günlerce tedirgin bir şekilde beklemiştik. Onu bıraktıktan sonra aylarca işsiz kalmıştı. Eve yeterince bakamadığı için çok üzüldüğünü biliyorum.
Bir gün o kadar hastalandım ki, yataklara düştüm ve birkaç gün okula gidemedim. Enstitüye gittiğimde fakültenin dekanı beni acilen odasına çağırdı. Yanına gittiğimde bana babamdan gelen telgrafı gösterdi. Telgrafta ismim belirtilip şöyle yazılmıştı: “Lütfen bana sevgili kızımın sağlığı hakkında bilgi verin”. Babam, telgrafa evin adresini yazmış ve cevap parasını yatırmıştı. İzin alıp okuldan çıktım, doğru postaneye koşup eve telefon açtım. Annem sesimi duyduğunda çok sevinmişti. Meğerse babam Kûrekend köyündeyken beni rüyasında hasta şekilde yatarken görmüş. O kadar endişelenmiş ki, sabah kalkıp birkaç otobüs değiştirip Erivan’daki postaneye varmış, sonra da okul müdürüne bu telgrafı çekmişti.
1956’da babam ve amcam, Ermeni edebiyatı günlerine katılmak için Moskova’ya gelmişlerdi. Mayıs ayıydı, bir sınavımı başarıyla vermiştim, iki tanesi kalmıştı. O günlerde ünlü Rus yazar Alêksander Fadêyêv ölmüştü, onun hayatını anlatan yazıyı halklar evine asmışlardı. Ben de onun cenaze törenine katılarak mezarına bir karanfil bırakmıştım. Bunu, sadece büyük bir yazar olduğu için değil, babamın kötü günlerinde ona sahip çıktığını, işine dönebilmesi için gösterdiği çaba ve desteğini bildiğimden yapmıştım. O, babam için Ermenistan Komünist Parti yöneticilerine mektup yazıp, yeniden edebiyat odasına kabul edilmesini sağlamıştı. Babam, mezarına karanfil bıraktığımı duyunca çok sevinmişti. Ayrıca konferansta Barış adlı şiirini Kürtçe okuduğu için mutluydu.
O zaman Moskova’da çok az Kürt vardı. Bunlardan biri de B. İ. Lenin Kütüphanesi’nde çalışan Zeyneva Mîrze Kêrîmovayê idi. Onunla babamın bana verdiği telefon numarası sayesinde ilişkiye geçmiş, daha sonra da kütüphaneye ziyaretine gitmiştim. O İranlı bir Kürt baba ile Rus bir annenin kızıydı. Kürtlere özgü zarafet ve ağırlık, Ruslara özgü narin ve güzelliğin resmiydi. Ta 1909 yılında Moskova’ya gelip yerleşen maceraperest bir Doğu Kürdistanlı tacirin kızıydı. Zeynev’in bir de Tatar üvey annesi vardı. Moskova’nın ortasındaki evleri Doğu Kürdistan’dan getirilmiş halılar ve eşyalarla döşenmişti. Zeynev’in kızkardeşi Zehire’nin oğlu Cemil’in eşi Nina Rus idi ve kızının ismi de Cemile’ydi. Genç Cemile Doğu Bilimleri’nde okuyordu. Zehire’nin onlarla yaşayan kayınvalidesi Türktü. Ben o aileyi gördüğümde şaşkınlıktan ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Birkaç halktan oluşan büyük bir aile gibiydiler. Sofra, kurulduğunda çeşit çeşit salatalar, ev yemekleri ile rengarenk bir hal alıyordu. Zeyneva Mîrze ile, öldüğü 1990 yılına kadar hep yakın dost kaldık, Erivan’da olduğum zamanlarda hep mektuplaşırdık.
Tatilin sonunda Moskova’ya dönerken babam, annem ve Firîca beni yolcu etmek için tren istasyonuna gelmişlerdi. Ben onlarla vedalaşıp trene binmiştim ama onlar hala peronda bekliyordu. Uzaktan Nûra Hanım, elinde bir mektup ve içinde biraz meyve ve öteberi bulunan bir sepet ile koşarak istasyona geldi ve bunları kardeşinin Moskova’daki eşi Olga Sêmyonovnaya’ya vermem için yalvarırcasına ricada bulundu. Emanetlerini memnuniyetle kabul edip yerine ulaştırmak için söz verdim. Moskova’ya vardığımın ertesi günü heyecanla kalkıp öteberinin yanına bir de bir demet çiçek alıp Sibiryalı Kürt devrimci Fêrîk Polatbêkov’un (Fiyodor Lîtkîn) evine gittim. Kapıyı Olga Sêmyonovnaya’nın kendisi açtı ve kendimi ona tanıtıp geliş sebebimi anlatınca çok sevindi. Bana “Sen de benim Fedkam (Fiyodor) gibisin, siyah saçlı, esmer, karagözlü ve nazik... O da bana güzel güllerden alırdı” diyerek çok duygulandı. Ondan söz ederken şöyle diyordu: “O bir devrimciydi. Onu bir yere gönderdiklerinde bana ‘Olenkam, erken döneceğim’ derdi. Ama bir defasında gitti ve bir daha dönmedi”. O gün bana okuduğu o devrimci Kürt şairin şiirlerini hiç unutmadım.
Enstitüyü bitirdikten sonra Erivan’a döndüm. O zaman Matematik Bilimleri Enstitüsü’nde çalışmak istiyordum ama olmadı. Onun yerine 34 No’lu okulda (daha sonra da 122 No’lu okulda) matematik öğretmenliği yapmaya başladım. Bu arada (Kafkas Kürt şiirinin ölümsüz ismi Fêrîkê Ûsiv ile – ç.n.) evlendim. Öğrenciyken Sovyet genelinde düzenlenen matematik olimpiyatlarında dereceye girdim ve öğretmen olduktan sonra da 30 yıl matematik ve fizik öğretmenleri yöneticiliğini yaptım.
Bu arada babamla Kürtçe kitaplar üzerine çalışmaya başlamıştım, Kürtçe ders kitapları ve alfabenin hazırlanmasında yardım ediyordum. Böylece hem Kürtçe yazım çalışmalarımı güçlendiriyor hem de babama Kürtçe ders kitaplarının hazırlanmasında katkı sunuyordum.
Babam çok hastaydı, bir süre yatakta kaldı. Sonra annem bir gece ansızın telefon açarak babam Hecî’nin ölüm haberini verdi. Bizim için sadece güzel bir babanın değil, muhteşem bir öğretmenin de vefatıydı.
Babamın ölümünden sonra ilk defa onun elyazmaları içinde bulunan Kürtçe Harflerin dönüştürülmesi (Kiril harflerinden Latin harflerine) adlı çalışmasını yayına hazırladım. Yine aynı dönemde sevgili eşim Fêrîkê Ûsiv’in tamamlanan eserlerinden birini yayına hazırladım. Sonraki yıllarda babamın Ûsiv û Zelîxe, Hikyatêd cimeta kurda, Dimdim, Rostemê Zale Kurdî’nin ikinci cildini, Kilamên gelerî, Yêrêvan, Hisret, Destan, Bera ber deriya, Kerdîga kilama adlı eserlerini yayına hazırladım. Kendi çalışmam olan Heciyê Cindî. Jiyan û Kar (Kürtçe ve Ermenice), Bîranînên min adlı kitaplar yanında, başta Riya Teze ve Svoboda Kurdistan olmak üzere, Ermenistan’da çıkan birçok gazetede de makale ve yazılarım yayınlandı.
- Bu yazı, Firîda Cewarî’nin PolitikART için gönderdiği ‘Derheqa Xweda’ adlı 12 sayfalık Kürtçe yazısından Rahmi Yağmur tarafından derlenip tercüme edildi. PolitikART ekibi olarak, Firîda Cewarî’nin önünde sonsuz saygıyla eğiliyoruz.