Tarih çöplüğü, imparator olma hayaliyle, fetih peşinden koşan, kaçık diktatörler mezarlığıdır. Hepsinin macerası hüzünle bitmiştir.
Tolstoy’a da konu olan Napolyon’un hayalleri, Rusya steplerinin karlarına gömülüdür. Elinde tabancayla, mitralyözün üstüne saldıracak kadar uçuk biri olan Enver Paşa’nın ihtirası, Osmanlı’nın sonunu damgalar. Hitler, saklandığı bodrumda, kafasına kurşun sıktığında, geride enkaz tarlası bir dünya yatıyordu.
Irak’ın Saddam’ı, bir küçük adamdı. Hayalleri de, kendince olan bir haydutçuktu. O, Ortadoğu geri kalmışlığında, bir görgüsüzdü. Müslümana İslam dini satarak geçiniyordu.
Günümüzde kimilerinin yaptığı gibi, ölü evlerinde kurulan kameraların karşısında, Kuran okuma adına ağızlarında sesler, sedalar dolandırmıyor ama, kalabalık caddelerde, yere secadde yayıp namaza kılarak, dindarlık gösterisine çıkıyor, yandaş devşiriyordu.
Onun imparatorluk hayalleri de, kendince ve sınırları daracıktı. O, sadece Basra körfezi batalıklarından bir parçacık istiyordu, İran’dan...
Muradına ermek için de, bir gece yarısı baskını ile bataklıklara dalmış ve 10 yıl süren ve bir milyon insanın hayatına mal olan bir savaşı başlattı.
Ve Saddam savaşı kutsayarak taraftar topluyordu. Kutsal savaşın bütün askerleri “şehit adayı" idi. Sivil cinayet işlerken, tecavüzcülük, hırsızlık, soygun yaparken vurulanlar da şehitti.
Bu dünyada açlık çekenler, sevinsinlerdi. Şehitleri, öbür dünyada, kuş sütünün de bulunduğu sofralar, ek olarak da ak-pak, edaları yerinde, yüzleri nakışlı, hazik ve nazik bedenleri ipeklerle sarmal kadınlar (Huri) bekliyordu.
Ayrıca, şehitlerin geride kalan yakınları için, gam ve kasvet gereksizdi. Onların ana-baba, eş ve çocukları, devletin himayesindeydi. Ev veriliyor, maaş bağlanıyor, daha ne olsun, isteyen dula koca da bulunuyordu.
Bu yönüyle, yoksul kesimlerde, bir kayba karşılık, ailelerin kurtuluşuydu, şehitlik. Onun için, Saddam’ın cennet kontenjanından faydalanmak isteyen genç yoksullar, asker toplama merkezlerinin önünde sıraya giriyor, “Şehit yakınları" da ölü kaldırma törenlerinde, “şehadet” nedeniyle Allaha şükrediyor, sonra uzatılan tapu ve maaş çeklerini teslim alıyorlardı.
Saddam, İran’la başa çıkamayınca, “bari içerde fatih olayım" dercesine, Kürt kanına elini bulamış, ardından “aldığı “davet" üzere, tanklarını Kuveyt’e sürmüş, bu da onun sonu olmuştu. Çünkü, Amerikan müdahalesiyle, “şehitler yatağı" ordusu darmadağın olmuş, imparatorluk kurayım derken ülkesi elden gitmiş, kendisi de, saklandığı kuyudan çıkarılıp ipe çekilmişti
“Darısı başına" demiyoruz, ama birileri, gaipten gelen sese kapılmış, onun kaçık yalpalamalı izinden gidiyor, karşıdan biz dünyalılara Sultan edalı bakıyordu.
Tıpkı Saddam gibi, “fetih" hamlesini Kürtlerle başlatmış, yolda IŞİD ruhuyla buluşup bütünleşmiş, yakaladığı Kürt gençlerini bir araya toplayıp diri diri yaktırmış, şehirleri de harman yeri samanı gibi havaya savurmuş, yok etmişti.
Artık, Saddam Hüseyin fetihçi ruhu olma, Murat Belge’nin deyimiyle “herkes sussun, yalnızca ben konuşacağım" deme zamanıydı.
Halkının gençleri, “ne mutlu ki, şehitlik yolcuları"ydı. Bu arada, yerine göz diktiğinden şüphelendiği ortağıyla bozuşunca, “deli diktatör" asasını eline alıp, kanunların vermediği yetkileri kullanıyor, biata davet olan korku yayma hamlesiyle aydınları yazarları hapse tıkıyordu. Ahmet Altan, Mehmet Altan eski ortağı olan sahtekarın askeri, Necmiye Alpay, Aslı Erdoğan da Kürt direnişçilerle aynı siperde diye zindana atılıyordu.
Emirle el alemin malı, mülküne el konuyor, tıpkı Saddam gibi insan olmaktan sadır olan haklarını özgürlüklerini katlediyordu.
Aynı kafa, iyilik tertibinden bir entrika ile Suriye’yi Suriyelilerden, Irak’ı da Iraklılardan kurtarma hamlesiyle, “toprak hırsızlığına”, gasp ve işgale çıkıyordu.
Bu satırları yazarken, şahane Türk Binali, zekasından süzülme sözlerle, işgale son verilmesini isteyen Irak Başbakanına cevap verirken, sokak adamının diliyle “herkese var, bize yok mu?” dercesine, “orada 60 küsür ülke var” diyor, “baskın hırsız ev sahibini susturur” hesabı tehdit savuruyor, devam ediyordu:
“Asker piknik yapmaz görev yapar. Bağdat’ın açıklamalarını fevkalede tehlikeli ve kışkırtıcı buluyorum.”
AKP rejimi, çirkin fırsatçı olarak, iç savaşla paramparça olmuş Irak ve Suriye’ye göz dikmişti. Bu toprakları vaddedilmiş ganimet olarak görüyor, kurtlar misali çobansız kalmış sürüye dalarcasına, gasp ve işgale çıkıyordu.
Yer yüzü adaletine bakın, Saddam’ı, Kuveyt’e girdi diye asanlar, fırsatçıya suskun, seyirciydi.