Tayyip Erdoğan her zaman olduğu gibi birilerine saldırma ve hakaret etme huyunu yine gösterdi. Depremdeki beceriksizliğini ve sorumsuzluğunu BDP’ye yükledi. Sanki devlet imkanları BDP’deymiş, gönderilen malzemeleri BDP’liler ihtiyaç sahiplerine dağıtmamış! Anlaşılıyor ki halkın tepkileri ve basındaki bazı eleştiriler Erdoğan’ı çılgına çevirmiş. Son yıllarda basın hep kendisini alkışladı. Her muhalefeti bastırdığı ve eleştirileri susturduğu için sert eleştiriler ve tepkilerle karşılaşınca kendini kaybetmiş.
Belki de Erdoğan’ın kızgınlığı ve daralması hayırlara vesile olur. Her işte bir hayır vardır deyimi Başbakan’ın bu ruh hali için de söylenebilir. Aldığı eleştiriler nedeniyle Van halkına daha fazla yardım yapma ihtiyacı duyar. İnşallah da böyle olur. Zaten son günlerde böyle bir gayret içine girmeleri bu eleştirilerin sonucudur. 
BDP’yi sert eleştirmenin bir nedeni halktan gelen bu tepkiler ve basının yaptığı eleştiriler olsa gerek. Bir nedeni ise her fırsatta yaptığı gibi belediyeleri yıpratmaktır. Böylece depremde devletin eksiklikleri nedeniyle ortaya çıkan tepkileri BDP’ye yöneltmek istiyor. Zaten bazı yazarlar ve yandaş basın “bu deprem PKK’yi enkaz altında bırakma vesilesi olsun” demişlerdir.
Kuşkusuz deprem vesilesi ile halkların kardeşliğini geliştirmek güzel bir şeydir. Özellikle Türk halkının Kürtleri anlamasına vesile olacak bir olay haline getirilebilir. Çünkü böyle olaylar en kötü vicdanlıları bile yumuşatabilir. Nitekim Selahattin Demirtaş çeşitli sivil toplum örgütlerinin yardım çabaları karşısında “kardeş kokusu duyabiliyorum” demiş. Depremin ilk günlerinde söylenen bu söz bir yönüyle de Türk devlet politikası ve propagandasının sonucu halklar arasında oluşan uzaklaşmayı yakınlaştırma çabasıydı. Bu, amaçlı ve bilinçlice söylenmiş bir sözdür.
Ancak bazıları ise bu depremi PKK’yi enkaz altında bırakan bir deprem haline getirmek istemişlerdir. Yani fırsat bu fırsat halkın depremdeki çaresizliği ve acısından yararlanalım demişlerdir. Kuşkusuz bunu da insan olarak, hatta zorunlu olarak yapılması gereken yardımlar üzerinden yapmayı düşünmüşledir. Bu yardımlarla halka, “biz devlet ve hükümet olarak yardım yaptık bu nedenle özgürlük ve demokrasi taleplerinden vazgeçin ve PKK’yi de terk edin” demeye hazırlanmışlardır. Ne var ki insani bir yardımı bile yapamamışlar ve her şeyi yüzlerine, gözlerine bulaştırmışlardır.
Deprem üzerinden PKK’yi bitirelim demek insanların yaşadığı böyle bir felaketi siyasete bulaştırmak değil de nedir? Yardım insani nedenlerle yapılır. Bu depremi PKK’yi ortadan kaldırma vesilesi yapalım da ne demek! Bu yardımlarla halkın demokrasi ve özgürlük talebi nasıl karşı karşıya getirilebilir. Bu yaklaşım insani olmadığı gibi ahlaksızcadır da. Anlaşılıyor ki her fırsatta BDP’ye yüklenmeyi alışkanlık haline getirmiş Başbakan depremi de fırsat olarak kullanıyor.  BDP’li belediyeler ilk günden itibaren tüm imkanlarını kullanarak halkın yardımına koşmuşlardır. İmkan azlığına rağmen BDP’li belediyelerin bu çabası halk tarafından görülmüştür. Devlet ise tüm imkanları elinde bulundurmasına rağmen halkın ihtiyaçlarını karşılamamıştır. Özellikle çadır eksikliği halkı rahatsız etmiştir. Çünkü havanın soğukluğu çadırı en acil ihtiyaç haline getirmiştir. Çadır da devletin ve Kızılay’ın tekelindedir. Bu durumda tepkiler AKP hükümetine yönelmiştir.
Başbakanı öfkelendiren esas neden budur. Deprem enkazı altında PKK bırakılmak istenirken kendisi enkaz altında kalmıştır. Halkın tepkilerinin nedeni kendi beceriksizlikleri, dağınıklıkları ve ihtiyaçların zamanında karşılanmaması iken bu tepkileri PKK ve BDP’ye bağlamıştır. Türkiye’de ne olsa PKK’ye bağlandığı için burada da suçlu PKK görülmüştür. İnandırıcı olsa belki depremi de PKK yaptı derlerdi.
PKK kompleksi tam bir hastalık haline gelmiş. Çadırların yavaş dağıtılmasının bir nedeni de PKK’nin eline geçme kuşkusuymuş! Herkes de biliyor ki bu çardırlar PKK’nin işine yaramaz.  Herhalde üstüne para verseler de almazlar. Bir gerilla için en kötü şey ihtiyaç dışı yükü olmasıdır.
BDP’lilerin yardımlarına ilk önce PKK propagandası olur diye el konulmak istenmiştir. Ancak halkın tepkisinin artacağını görünce serbest bırakmışlar. İşte AKP hükümetinin olaylara bakışı! Bu halkın ihtiyacı karşılansın da kim karşılarsa karşılasın diyeceğine yardımı kimin vereceğine bakıyor. Bu nedenle ilk önce İsrail ve başka ülkelerin yardımlarını reddetmiştir. Ancak halkın tepkileri artınca sonradan kabul etmek zorunda kalmıştır.
Herhalde depremlerde ilk yirmi dört saat ve ilk bir iki gün çok önemlidir. Can kurtarma esas olarak da bu zaman diliminde olur. Yabancı ülkeler esas olarak kurtarmalarda uzmandırlar. Hükümet ilk iki-üç gün doğru dürüst müdahale etmediği gibi müdahale edip birçok insanın canını kurtaracak ülkelerin imkanlarına da kapıyı açmamıştır. İlk bir-iki gün yetersizdik ama sonra yardımları yetiştirdik diyerek yiğitliğini anlatırken hırsızlığını ele vermiştir.
Depremde ilk günler başarısızsan tabi ki tepkiler gelecek ve eleştirileceksin. Sonradan tabi ki yardımlar gerçekleşebilir. Hem sivil toplum örgütleri yardımları hem de devlet imkanları sonradan ihtiyaçları karşılayabilir. Ancak ilk birkaç gün yadım yapılmayınca ölümler artmış, yaralılar ve hastalar fazlalaşmıştır. Soğuktan ya da zorluktan insanlar fiziki ve psikolojik hastalıklara yakalanmıştır. Erdoğan bu gerçeğini göreceğine başkalarını suçluyor.  Bunlar dikkate alındığında Tayyip Erdoğan’ın BDP’yi suçlaması hem suçlu hem güçlü olma durumudur. İçişleri bakanı ise tam bir psikolojik vakadır. PKK yardımı açıktan engelleyemiyormuş, ama göstermeden, çaktırmadan, kimse fark etmeden engelleme yapabiliyormuş! Bu bakanın torpili kim anlayamadık! Her konuştuğunda toplum güldürüyor, düşündürüyor ve kaygılandırıyor.
Başbakan da Devlet Bahçeli gibi televizyonda ırkçı konuşmaları yapanları eleştirmiş. Ancak aynı ırkçılığı aynı laflarla kendisi yapmıştır. Televizyondaki sunucu taş atıyorlar, asker öldürüyorlar, şimdi de yardım bekliyorlar diye konuşurken; Başbakan da taş atıyorlar ama yardım yapmıyorlar diyerek aynı kafada olduğunu göstermiştir. Zaten bu tür konuşmaların ve Kürtlere her yerde saldırmaların nedeni Başbakan Erdoğan ve AKP yetkililerin konuşmalarıdır. Bu konuşmaları duyan şovenist duygulu insanlar Kürtlere önyargılı oluyor ve saldırıyor. 
Özcesi bu deprem sonrası yetersizlerden doğru sonuç çıkarılacağına BDP’yi suçlamak gerçeklere gözlerini kapamaktır. Açıktır ki merkezi idareler bu tür afetlerde başarısız kalmaktadırlar. Eğer yerellerin kendisi yetkili ve hazırlıklı olmazsa bu sorunlar bu gün yaşandığı gibi yarın da yaşanır. Hem yerellere bu tür yetki ve imkan vermeyeceksin hem imkanı merkezi idareye ve Kızılay merkezine bırakacaksın hem de bu idari yapılanmanın yarattığı eksiliklerden dolayı belediyeleri suçlayarak yetersizliğini örtmeye çalışacaksın. Buna en hafif deyimle ayıp derler, seviyesizlik derler.
Belediyelerin yetki ve görev alanlarında afetler yoktur. Afetler genel müdürlüğü vardır ve bir bakanlığa bağlıdır. İmkanlar da bu bakanlık ve genel müdürlüğün elindedir. Belediyeler insani bir olay olduğu için bu tür afetlerde imkanlarını serferber ederler. Etmeleri de gerekir. Ancak afetlerde hala yetki ve imkan merkezi idarededir. Demokratik özerklik ve yerel özerklikler bu nedenle gereklidir. Eğer yetki ve imkan yerel yönetimlerde olsaydı şu andaki mevcut koordinesizlik ve kargaşa yaşanmazdı. Çünkü yereller kendi bölgelerinde olan olayları ve nasıl müdahale edeceklerini daha iyi bilirler. Öte yandan hesap verme durumları olacağından daha duyarlı olurlar. Şimdi hangi merkezi idare ve Kızılay sorumlusu bu halka hesap verecektir? Bırakın hesap vermeyi, ilk bir iki gün dışında her şeyi en iyi yaptıklarını iddia etmektedirler. Hatta imkanları sınırlı olan belediyeleri suçlamaktadırlar.
Tüm kamuoyu bu yetersizlerin nedeninin Türkiye’deki merkezi idare sistemi olduğunu görerek eleştiri ve değerlendirmelerini bu eksende yapmalıdır.