Güney Afrika’nın Cape Town şehrine 7 kilometre mesafedeki Fok Adası (Robben), 17. yüzyılda Hollandalılar, 19. yüzyıldan itibaren ise İngilizler tarafından cezaevi olarak kullanılmaya başlandı. Adanın ilk tutsağı ise Autshumato idi. Ardından, köle taşıyan Meermin gemisindeki ayaklanmayı başlatan isyancılar vardı.
Meral ÇİÇEK
Dünyanın en güney ucu, Güney Afrika’nın aşağısı, iki okyanusun birleştiği noktadır. Bir tarafta Hint, diğer tarafta Atlas okyanusu burada birbirine karışır. Birinin suyu sıcak, diğerininki yazın bile buz gibidir. Sıcakla soğuğun buluşması, dünyanın hiçbir yerinde rastlanılamayan muhteşem bir flora ve faunayı yaratmıştır. Belki de bundan ötürü buraya Ümit Burnu denilmektedir.
Ümit Burnunun 60 kilometre ötesinde Robben veya Türkçeleştirilmiş adıyla Fok Adası denizden yükseliyor. Adını adadaki foklardan almış vaktiyle. Adını takanlarsa Hollandalı sömürgeciler. Güney Afrika’nın güneyinde yaşayan Xhosa halkı ise buraya Esiquithini derlerdi. Onların dilinde “Adada” anlamına geliyor. Adada derken kastettikleri ise zindanda olmak. Zira Fok Adası Nelson Mandela’dan çok önceleri de Hollandalı sömürgeciler tarafından özgürlük için isyan edenlerin kapatıldığı, herkesten tecrit edildiği bir zindan işlevi görüyordu.
Cape Town şehrine 7 kilometre mesafedeki Fok Adası’nın ilk tutsağı Autshumato idi. 17. yüzyılın ortasıydı. Yeni buralara ‘yerleşen’ Hollandalılara tercümanlık yapıyordu. Hollandalıların başlattığı içki ve tütün ticaretinde de yerini alıyordu. Bir şekilde ters düşünce yeni efendiler onu buraya kapattı. Ada doğal bir zindan işlevi görüyordu çünkü yüzerek adadan karaya ulaşmak sert akıntı nedeniyle neredeyse imkansızdı.
Güney Afrika, Hollandalıların sömürdüğü tek yer olmadığı gibi direnişle karşılaştıkları tek yer de burası değildi. Gittikleri her yerde sömürgecilere karşı mücadele de kendini örgütlüyordu. Onlar ise çareyi, direniş önderlerini Endonezya gibi ülkelerden Güney Afrika’ya getirip Fok Adası’na kapatmakta görüyordu. Ada cezaevinin ilk esirleri arasında, köle taşıyan Meermin gemisindeki ayaklanmayı başlatan isyancılar da vardı.
Makanda ve akıntı
Adanın Esiquithini adını kazanması ise Xhosa savaşlarına denk geliyor. Artık halkın algısında orası bir adadan çok bir zindan olarak yer edinecekti. O dönem, 1819 yılında Xhosa savaşlarının beşincisi, yani Grahamstown ayaklanması yaşandı. 1780’de doğmuş Makanda Nxele, önce 1818’de İngilizlerle işbirliği yapanlara karşı mücadeleye öncülük etti. Bunun üzerine İngilizler Xhosaların topraklarına el koyunca halkını, işgalcileri çıkarmak için birlik oluşturmaya çağırdı. 22 Nisan 1819’da İngiliz birliklerin bulunduğu Grahamstone’a hücuma komutanlık etti. 10 bin savaşçısı vardı. Kadın ve çocuklar da kendilerine eşlik etti çünkü işgalcileri kovup evlerine yeniden yerleşeceklerine inançları tamdı. İngilizlerin sayısı 350 idi. Fakat ağır silahları ve tüfekleri vardı. Yine de ancak bölgede yaşayan başka bir yerli halk olan Khoikhoilardan takviye güç geldikten sonra hücumu geri püskürtebildiler.
Ayaklanmanın lideri olarak Makanda Nxele İngilizler tarafından tutuklanıp müebbet hapse mahkum edildi. Fok Adası’na gönderildi. Buradan 30 esir isyancı ile birlikte kaçtı fakat akıntıya kapılıp boğuldu. Mistik ve felsefi yanları güçlü olan, doğal tıpçı olarak da bilinen Makanda daha önce halkına asla ihanet etmeyeceğini söylediği ve halkı, doğaüstü güçlere sahip olduğuna inandığı için dönüşünü 50 yıl boyu beklediler, 50 yıldan sonra öldüğü kabul edip cenaze törenini yaptılar. Makanda’dan sonra Xhosa liderleri olan Sandile ve Maqoma da burada esaret altına alınıp tecrit edildiler.
Zaten Fok Adası’nın temel işlevi de buydu; esir alıp tecrit etmek. Halktan, mücadeleden, direnişten koparmak. Unutturmak, görünmez ve umutsuz kılmak. 1939’dan itibaren askeri üs olarak kullanıldıktan sonra 1961’de, dönemin Apartheid rejimi tarafından yeniden ada hapishanesine dönüştürülmesi de aynı amaçlaydı. Bundan dolayı ağırlıkta ırk ayrımına dayalı siyasi tutsaklar buraya getiriliyordu. Onlar arasında en ünlü olanı ise Nelson Mandela.
30 yılda toplam 3 bin devrimci…
Nelson Mandela 27 yıllık esaret hayatının 18 yılını burada geçirmek zorunda kaldı. 1964’te adaya götürüldüğünde kıştı. Belki de on yılların en soğuk kışıydı. Tutsaklar geceleri ısınabilmek için birbirine sokuluyordu. İnce giysileri onları kışın soğuktan, yazın da tepeden yakan kavurucu güneşten korumuyordu. Döşek yerine çıplak taş zemine serilen ince saman üzerinde uyuyorlardı. Gündüzleri avluda buz tutmuş elleriyle saatlerce taş kırmak zorundaydılar. Sadece esir değillerdi, aynı zamanda adadaki taş ocağı için çalışmak zorunda bırakılıyorlardı. Köle gibi. Zaten sömürgeciler de onlara o gözle bakıyordu.
Adadaki yüksek güvenlikli cezaevinin kapatıldığı 1991 yılına kadar 30 yılda toplam 3 bin devrimci burada esaret altına alındı. Her hücrede genelde 60-70 tutsak kalıyordu. Yemek olarak mısırdan yapılmış lapa veriliyordu. Gardiyanların tümü beyazdı. Tutsaklara sürekli kaba dayak uyguluyor, hakaret edip onları aşağılıyorlardı. Bazen özel nefret duydukları tutsakları başlarına kadar kuma gömüp kafalarına işiyorlardı. Direnenlere işkence ve tecavüz ediyorlardı. Fok Adası cehennemin ön durağıydı.
Mandela ve dava arkadaşları B bloktaki tecrit bölümünde tutuluyordu. 4 metrekarelik tek kişilik hücrelerde kalıyorlardı. Birbirleriyle ilişkilenmelerine izin verilmiyordu. Sohbet yasaktı. Gazete ve radyo yasaktı. Ziyaretçilere ise sadece 6 ayda bir izin veriliyordu. Mektuplar çoğu zaman verilmiyordu, verildiğinde de çoğu sansürleniyordu. Amaç, iradelerinin kırılmasıydı. Devletin gözünde düşmandılar. Özellikle de Mandela.
1918 doğumlu Mandela, 1944’te Afrika Ulusal Kongresine (ANC) katıldığında avukattı. Aynı sene yakın arkadaşları Walter Sisulu ve Oliver Tambo ile birlikte ANC Gençlik Ligi’ni kurdu. Genç kuşak o dönemki ANC yönetiminin tarzından ve izlediği çizgiden rahatsızdı. 1948’de Apartheid, yani ırk ayrımına dayalı sistem resmileşti. Mandela 1951’de Gençlik Ligi başkanı seçildi. Bir yıl sonra ise Oliver Tambo ile ortak siyahların yönettiği ilk avukatlık bürosunu Johannesburg’ta açtı. Bu süreçten sonra siyasi faaliyetlerinden dolayı çokça gözaltına alındı, tutuklandı, yargılandı, sürgüne gönderildi, cezalandırıldı. O zamana kadar ANC’nin faaliyetleri barışçı yöntemlerle sınırlı kalmıştı. Daha çok toplantı, yürüyüş, boykot, grev gibi eylemler geliştiriyordu.
‘Ulusun Mızrağı’nın lideri Mandela
Strateji değişikliği Mart 1960’daki Sharpeville katliamı ile geldi. Silahsız protestocular Apartheid polisi tarafından taranıp katledilince ve ardından ANC ve başka Apartheid karşıtı gruplar yasaklanınca başta Mandela olmak üzere çok sayıda kadro silahlı mücadeleyi savunmaya başladı. Bunun sonucu olarak Aralık 1961’de ANC’nin silahlı kanadı olan Umkhonto we Sizwe (Ulusun Mızrağı) kuruldu ve Mandela lideri oldu. Umkhonto we Sizwe ilk etapta can kayıplardan kaçınıp sabotaj eylemlerine ağırlık verdi. Mandela bu dönemde kaçak yaşıyordu, her an tutuklanabilirdi. Sahte kimlikle yurtdışına çıkıp Mozambik ve Angola’da gerilla hareketi temsilcileriyle görüştü, Etiyopya ve Fas’ta askeri eğitim gördü, maddi ve askeri destek sağlamak amaçlı görüşmeler yaptı.
Ülkesine döndükten bir süre sonra yakalanıp tutuklandı. Silahlı mücadeleyi planlamaktan yargılandı. 8 aylık mahkemenin son gününde dört buçuk saat boyu silahlı mücadelenin gerekliliğini anlattı. İdamla yargılanıp müebbet hapse mahkum edildi.
1964’te Fok Adası’na getirildiğinde ağır tecrit koşulları altında tutuluyordu. Bu koşullar altında yaşamak bile zor iken, örgütlenmek imkansızdı. Örgütlenmeden direniş geliştirilemezdi. Dolayısıyla öncelikle ağır esaret ve tecrit koşullarını kırmanın bir yolunu bulmalıydı. Gardiyanlarla doğrudan karşı karşıya gelmektense onların saygısını kazanmayı esas aldı. Cezaevi koşullarında bazı düzeltmeleri sağlayabildiler. Daha iyi beslenme ve giysi yanı sıra spor ve eğitim hakkını kazandılar. Yine bu yolla gizliden haberleşmenin yollarını buldular. Aslında mesele sadece koşulların düzeltilmesi değildi, esasen bu şekilde tutsakların örgütlenmesini sağlamayı hedefledi zira tutsaklar burada oldukça örgütsüzdü. Disiplin, eğitim, bilgilenme vb. görevlere sahip komiteler kuruldu.
Mandela yıllar sonra anılarında bu konuya ilişkin “Cezaevindeki mücadeleyi genel mücadelenin mikro kozmosu olarak görüyorduk. Dışarıda savaştığımız gibi içeride de savaşacaktık. Zira ırkçılık ve baskı aynıydı” diyecekti.
Mandela öncülüğündeki mücadele sonucu 1966’da tutsakların taş kırarken sohbet etmesine izin verildi. Mandela bu imkanı normal sohbetler için kullanmayıp, örgütsel ve stratejik tartışmalar için değerlendiriyordu. Yoldaşı Sisulu ise taş kırarken genç kuşağı eğitiyordu. Sonra dışarıdan okuma hakkı kazanıldı. Çok sayıda tutsak bu yolla gündüzleri taş kırıyor, akşamları ise hücrede ders çalışıyordu. Mandela da ikinci hukuk diplomasini burada aldı. Hücrelere çalışma masasının kurulmasını sağladı. Artık Fok Adası’na ‘Cezaevi Üniversitesi’ ve ‘Mandela Üniversitesi’ deniliyordu.
1970’de adaya yeni bir komutan geldi. Piet Badenhorst. tMandela ve yoldaşlarının elde ettiği bütün kazanımları tek tek iptal etti. Ancak sertliği abarttı ve birkaç ay sonra görevden alındı. O dönemde kamunun Fok Adası’nda olup bitenlere karşı ilgisi ve duyarlılığı düşüktü. Siyasi tutsaklar, zindandaki ağır esaret koşullara karşı direnip örgütlenmenin yollarını ararken dışarıdan pek destek alamıyordu. Apartheid rejiminin yeri her zamankinden daha sağlam duruyordu. Dışarıda yaprak kıpırdamıyordu. ANC’li tutsakların umudu yitirmemek için çok güçlü bir iç disiplin ve örgütlenmeye ihtiyacı vardı.
Mandela’ya Özgürlük Kampanyası
Sonra birden Soweto katliamı oldu ve her şeyi değiştirdi. 1976 yılının yazında Johannesburg yakınlardaki Soweto kasabasında Apartheid rejimine karşı halk ayaklanmasında çoğu genç 500’den fazla insan katledildi. Bu olay direnişin fitilini yeniden yaktı. Ve adadakiler de yeniden hatırlanıp, dışarıdaki direnişin parçası oldu daha doğrusu içeri ile dışarı bir oldu. Mandela Apartheid rejimine karşı direnişin sembolü oldu. 1980 yılına gelindiğinde ise, zamanında Johannesburg’ta ortak avukatlık bürosu açtığı ve artık sürgündeki ANC yönetimini üstlenen Oliver Tamboo, Free Mandela, yani Mandela’ya Özgürlük kampanyası başlattı.
Esaret koşullarında 12 fahri doktora ünvanına layık görülen Mandela 1982’de Fok Adası’ndan Pollsmoor cezaevine nakledildi. Teknede adadan uzaklaşırken hüzünle son 18 yılını geçirdiği yere baktı. 11 Şubat 1990’da tahliye edilinceye kadar Pollsmoor’da kaldı. Yani Güney Afrika devleti ile müzakere sürecinde artık Fok Adası’nda tutulmuyordu. Tahliyesinden dört yıl sonra Güney Afrika’nın ilk siyah cumhurbaşkanı seçildiğinde 11 eski cezaevi arkadaşını hükümete aldı. Ve Mandela Fok Adası’ndan cumhurbaşkanlık makamına yükselen tek eski tutsak da değil; daha sonra cumhurbaşkanı seçilen Kgalema Motlanthe ve Jacob Zuma da Fok Adası’nın eski mahkumlarından.
Fok Adası’ndaki siyasi tutsakların kaldığı yüksek güvenlikli cezaevi 1991’de kapatıldı. 1996’da ise adli suçluların tutulduğu orta güvenlikli cezaevinin kapılarına kilit vuruldu. 1999’da UNESCO tarafından dünya kültür mirası ilan edildi ve müzeye dönüştürüldü. En çok ilgi gören ve merak edilen yerse, Mandela’nın onca yıl esir tutulduğu dört metrekarelik hücresi.