
Fransa’da “yabancının” göç deneyimleri, gündelik hayat pratikleri, hemşehri dayanışma şekilleri, Paris’e tutunma stratejileri ve emek piyasasına olan girişlerinin nasıl bir güzergah izlediği, göçmen kadın emeğinin şekillenişi, yeni yurtlarında göçmenlerin peşini bırakmayan “ötekilik” hissinin maddi temelleri ve Fransız kamusal hayatına katılımda yaşanan sınırlılıklara baktığımızda, ötekileştirilenlerin dramı çarpar insanın yüzüne...
Ama bütün bunlara rağmen Fransa’da özellikle son yıllarda artan aşırı sağcı söylemler, göçmenlerin topluma entegre olamamalarının sorumluluğunu yine göçmenlerde ararken, artan işsizliğin ve suç oranlarının da yine göçmenlerden kaynaklandığını savunmaktadır. Peki göçmenler nasıl yaşıyor? Sorunları gerçekten nedir? Yaşam biçimleri, günlük çalışma koşulları nasıl? Bütün bunları ele alan bir mekanizma mevcut mu? Böyle sorular sorulduğunda, koca bir boşluğa çıkarız. Göçmen için Fransa’da, hayatın kendisi ötekidir.
Kolonilerden akan göç
Fransa, kolonilerinden ve savaş bölgelerinden akan ve dünyanın birçok noktasından gelen göçmenlerle yüz yıllardır tanışık. Bu nedenle Fransa’ya göç, sadece 20. yüzyılın büyük nüfus hareketlenmeleriyle sınırlı değil. Göçmen profiline ve sayılarına bakıldığında, Mağribi olarak tanımlanan Kuzey Afrika ülkelerinden ve Sahra-altı Afrikası Mali, Senegal, Kamerun, Fildişi Sahilleri’nden gelmiş göçmen sayısının 4.5 milyon olduğu belirtiliyor.
Türkiyeli ve Kürdistanlıların sayısı 500 ile 600 bin; Uzakdoğu kökenliler, başta Çinliler olmak üzere 700 ile 800 bin; Vietnam ve Laos kökenliler de 250 ile 300 bin civarı olarak tahmin ediliyor. Göç oranında son yıllarda en büyük artış Suriye ve Lübnan kökenlilerde yaşandı. Son yıllarda gelenlerin sayısı 150 bin olarak tahmin ediliyor.
1915 Ermeni Soykırımı sonrası Fransa’ya göç eden Ermeni diasporası ise 500-600 bin kişi olarak biliniyor. Yüz binin altında sayılarla, İran, Hint, Yunan, Haiti, Bangladeş, Tamil, Senegal ve Latin Amerika kökenliler de eklenince Fransa’da göç haritasının etnik ve dinsel yelpazesinin şekli ortaya çıkıyor.
Fransa’da yaşayan göçmenlerin yaşam koşulları ve kamusal alanın dışına nasıl itildiklerini anlamak için göçmenlerin en yoğun olarak yaşadığı Paris’e bakmak yeterli olur.
Hizmetten yoksun hizmet aktörleri
Paris ve Paris’in çevresini saran, banliyö olarak tanımlanan kentleri, metro ve “RER” tren sistemi birbirine bağlar. Tren ve metrolarla birbirine bağlı kentler, sosyolojik, ekonomik, kent politikası açısından aslında keskin çizgilerle ayrışır. Sosyo-politik olarak ayrılan kent yapısının banliyö olarak tanımlanan kısımlarında yüzde 80 oranında göçmenler yaşar.
Paris’in her türlü hizmet sektörünün aktörü olan göçmenlerin yaşam alanları bıçak gibi ayrılmıştır, bu yapıyla birlikte.
Paris’in içinde bütünüyle “dönüşümü” (göçmenden arındırma siyaseti) sağlanmamış bazı mahalleleri dışında tutarsak ağırlıklı göçmen yaşam alanı banliyöler, RER sistemiyle Paris merkezine bağlanır. Çünkü Paris içindeki kira bedelleri ve evlerin mimari yapısı, göçmen ailelerin hem bütçesini hem de geniş aile yapısını karşılayacak düzeyde değildir.
Özetle şehrin merkezinde ve batısında zenginler, doğusunda ise fakirler oturuyor. Paris merkezi, banliyölerden sadece fabrikalar, büyük parklar, çevre ve demir yolları ile ayrılmaz, aynı zamanda sosyal yapı olarak da ayrışır. Müzeler, tarihi binalarla işlenmiş Paris, aynı zamanda marka, moda, turizm, bankacılık, devasa alışveriş merkezleri, restoranlar, kafelerle örülü bir kent yapısına sahiptir.
Paris’in cenderesinde insan öyküleri
Dışarıdan bakıldığında tarih kokar; içerden ise onu, cenderesinde kaybolan insan öyküleri özetler.
Devletin göçmenleri yaşam alanı olarak Paris dışına itme siyasetine karşın Paris’in hizmetkarları yine göçmenlerdir. Temizlikten bekçiliğe, çocuk bakıcılığına kadar neredeyse bütün hizmet sektörü, göçmenlerin çalışma alanıdır. Bunun dışında günlük olarak sıkıntı çıkaran, temas eden, turnikeden atlayan, vergi kaçıran, kaçak mal satan, metroda yüksek sesle konuşan, kırmızı ışıkta geçen, hız sınırlarını aşan, marketlerden çalan, seyyar satıcılık yapan, mısır, kestane, gül satan göçmenler, kapitalist modern kentin kara kafalıları olarak verili durumu bozanlar olarak kentin gürültüsüne karışıyor.
Bangladeş ve güller!
Zaid, “Dil öğrenmeyi başaranların şansı inşaatta çalışmak” diyen Paris’in kara kafalılarından sadece biri.
Mesleği, gül satıcılığı. Kendisi gibi Paris’in sokaklarında iki bin civarında gül satıcısı olduğunu belirtiyor. Fransa’nın değişik kentlerinde de gül denince Bangladeşlilerin akla gelmesi gerektiğinin altını çiziyor. Fransa’yı Zidane adlı futbolcuyla biliyor. Gelmeden önce Fransa hakkında hiçbir fikre sahip değilmiş. Karın tokluğuna çalıştığı ülkesinden 2013 yılında 5 kardeşi ve ailesini kurtarmak için Fransa’ya gelmeye karar vermiş. Fransa’ya gelebilmek için ailenin tek tarlası ve hayvanları satılarak elde edilen 10 bin Euro’yu şebekeye vermişler. Bir geminin içinde 3 ayda İtalya’ya ulaşmış. Ölmeden İtalya’ya ulaşması, bir şans onun için. İtalya’dan Fransa’ya gelişi ise bir ay sürmüş. Gare Du Lyon durağında indiğinde onu, şebekenin yönlendirdiği ve Paris’teki yaşamını belirleyecek kişi karşılamış. İndiği tren garının merdivenlerinde nasıl bir yaşam ortamı beklediği kavratıldıktan sonra 18. Paris bölgesinde 45 kilometre bir alanda 15 “oturum”suz Bangladeşli ile birlikte yaşamaya başlamış.
Zaid, ev için 200 euro, oturum kartı olmadığı için oturumu olan bir Bangladeşlinin kimlik fotokopisi için 100 euro aylık kira ödüyor. Şu ana kadar en yüksek aylık kazancı 550 euro olabilmiş. Paris’te iki bin sokak çiçekçisine ve Zaid’e çiçekleri temin eden ise onlardan önce gelen ve bugün oturumu olan Bangladeşli çiçekçiler.
Zaid, sokak çiçekçilerinin ortalama günlük kazançlarının 10 ile 20 euro arasında değiştiğini ifade ediyor. Bunun için akşam 8’den gece 2 ya da 3’e kadar Paris’i turlamak gerekiyor. Çiçekçilik dışında Bangladeşliler, Paris’te restoran alanında çalışıyor. Daha çok temizlik ve bulaşık işlerinde çalışan Bangladeşliler, bu işi ise ancak oturum belgesi elde ettikten sonra edinebiliyor. Oturumsuz olan işçilerin aldığı ücret 400 Euro’yu geçmiyor. Oturumu olan bir Bangladeşlinin gastronomi alanında aldığı en yüksek rakam ise 800 ile 1000 arasında değişiyor. Her gece ellerinde kırmızı ve beyaz güllerle kafe ve restoran masaları arasında her türlü hakareti, itilip kakılmayı yaşayan gül satıcılarının en büyük hayali, oturum alıp restoranlarda 14 saate varan çalışma koşullarıyla, 1000 Euro’ya varan ücrete ulaşmak...
Sri Lanka, Mali, Senegal...
Metro, RER ya da büyük garların çıkışları, meyve, oyuncak, plastik bazı ev gereçleri, yazın mısır, kış aylarında kestane satıcılarıyla doluyor. Bu iş, Sri Lanka, Mali, Senegal, Tamil kökenli göçmenlerin işi. Satılanlara turistik mekanlarda Tour Eyfel anahtarlıkları, bandanalar, bileklikler, Paris yazılı tişörtler ekleniyor.
Herhangi bir yasal güvencesi olmayan bu işler, kaçak olarak yapılır. Tezgahını metro güvenliğine, dışarıda ise polise kaptırmamak, en büyük meziyetleri. Paris’in turizm peyzajı içerisinde bir kirlilik olarak görüldükleri için yakalandıkları an 24 saat gözaltında tutulmaları kaçınılmaz. Sabahın erken saatlerinde banliyölerden çıktıkları yolculuklarının ilk adresi Çin mallarının satıldığı toptancılar.
Parça başı 10 ile 50 sent arasında değişen rakamlarda aldıkları ürünlerini günün ritmi başladığı andan itibaren Paris’in sokak ve metrolarına seriyorlar. Çoğu banliyölerin sosyal konutları ya da göçmenlerin geçici konutları olan foyerlerde yaşıyor. En insanlık dışı koşullarda yaşayan bu göçmen bölüğünün aylık kazancı da bin Euro’yu bulmuyor. Oturumu olan bu göçmen grubu, daha çok temizlik, kanalizasyon, inşaat ya da gastronomi alanında çalışıyor. Bu göçmen bölüğü içinde kadınların çalışma oranı ise yüzde 20 civarında. Kadınlar ağırlıklı olarak bakıcı, marketlerde kasiyer, temizlik işçisi olarak çalışıyor. Bir sokak satıcısı, Fransa’daki yaşamı şu cümleyle özetliyor: “Ülkemizde yaşadığım her an ölüm korkusunun yanında, iki gün karakolda kalmak ya da yoksul olmak sorun değil.”
Ölüm yerine sıtmaya razı olan Sri Lanka, Mali ve Senegal’den gelen göçmenlerin yanından geçen turistler ya da onları günlük olarak kovalayan polisler, Paris’in günlük yaşamının bir parçası...
5 Euro’ya satılan bedenler...
Çin dünya devi olarak yükselirken, Fransa fuhuş piyasası Çinli kadınlarla anılır. Gece ve gündüz değişen biçimlerde sokaklarda dikilen Çinli ve Uzakdoğulu kadınlar, bulunulan semtin ekonomik koşullarına göre fiyat edinir. Paris’in neredeyse her semtine güzellik salonu adı altında açılan fuhuş merkezlerinde çocuk yaşta kadınlar pazarlanıyor. Uzakdoğu’dan insan tacirleri tarafından Paris’e taşınan bu kadınların büyük bir kısmının elde ettiği kazanca ise yine bu şebekeler tarafından el konuluyor. Paris Komünü, işgal evleri, barikatlara tanıklık eden Belleville gibi semtlerin sokaklarında artık 5 Euro’ya Çinli kadınlar satılıyor!
Çin mafyası sadece fuhuşu yönetmiyor. Restoran zincirleri, Fransa’ya sokulan en kalitesiz ürünler, konfeksiyon dükkanları ve kafeteryalara kadar uzanıyor. Sermaye ve kar ortaklığına dayalı bu çark, gün aşırı her sokak başına bir Çin restorantı dikiyor. Asgari ücretin 1200 euro olduğu koşullarda konfeksiyon atölyelerinde çalışan Çinli kadınların çalışma süreleri 14 saate varıyor. Kendi ülkelerinde uzun saatler çalışan Çinlilerin yaşam ritmi, Fransa’da da değişmiyor.
Mağripliler...
Fransa’nın en eski konuklarıdır Mağripliler. Çünkü Fransa’nın koloni tarihinin aktörüdürler. Bu nedenle Fransa’da dil bilme, Fransız kimliği edinme şansını daha fazla elde etmişlerdir. Kamu sektöründe en fazla yer almış göçmen grubu, Mağriplilerdir. Temizlikten baskıcılığa, sağlıktan eğitime birçok alanda onları görmek mümkündür. Bu sektörlerin yanı sıra en büyük güvenlik şirketleri yine Mağrip kökenlilere aittir. Bu nedenle Paris’in bekçiliği onlara kalmıştır. Restorant, otel, mağaza gibi her yeri koruma görevi onlarındır. Hemen hemen her sektörde çalışan Mağriplilerin eski jenerasyonu Fransa’ya adapte edilirken bu durum yeni jenerasyona gelince değişiyor. Banliyölerde gettolaşan genç kuşakların eğitim alanında daha başından itibaren mesleki eğitime yönlendirilmesi, eğitim ve yaşam kalitesinin giderek düşmesi, genç kuşakların büyük bölümünü iş alanı olarak hizmet sektörüne yöneltiyor. İşsizliğin gençler arasında en yoğun olduğu göçmen kitlesi, yine Mağripliler... Yaşanan sosyoekonomik yıkım, göçmen politikasının sonuçları, kapitalist sistemin kendisi, Mağripli gençlerin ellerinde esrar paketlerine dönüşüp Paris sokaklarına dağılıyor. Paris sokaklarının profesyonel hırsızlarının başını da yine onlar çekiyor.
Kötünün iyileri...
Türkiyeli ve Kürdistanlı göçmen nüfusunun 500 ila 600 bin arası olduğu belirtiliyor. Türkiyeli ve Kürdistanlı göçmenler için, yeni jenerasyon dışında kamu alanında çalışan sayısı, parmakla sayılacak kadar az.
Birçok sektörde iş alanı bulan Türkiyeli ve Kürdistanlı göçmenlerin yüzde 80’i gastronomi, inşaat, konfeksiyon alanında çalışıyor. Paris’in bütün sokaklarında çoğunluğunu Kürtlerin işlettiği “Türk restoranı” olarak bilinen kebapçılarda, sabah 6 - gece 12 ritmi arasında sıkışmış yaşamlara sahip bu göçmenlerin büyük çoğunluğu patrondur. Aile olarak çalışırlar.
Eğitimi daha fazla önemsiyorlar
Gastronomi alanı dışında en fazla çalıştıkları inşaatlarda ise metrolardan ev tadilatına, yol işçiliğinden duvar döşemeciliğine, banyolara dizilen fayanslara hakim olan bu göçmen bölüğü, en ağır çalışma koşulları içerisinde olmalarına karşın diğer göçmen grupları düşünüldüğünde ekonomik olarak daha fazla kazanca sahiptir. Yeni kuşaklar da tıpkı diğer göçmen grupları gibi banliyölerin eğitim durumundan nasibini alsa da Türkiyeli ve Kürdistanlı göçmenler, çocuklarını eğitim alanına daha fazla yönlendiren göçmen kitlesi olarak görünüyor. Eğitimine devam edemeyen genç kuşaklar ise ailelerinin kurdukları küçük işletmelerin yeni işçileri olmaktan kurtulamıyor.
Sosyal paylaşım olarak düğünler
İş dışında sosyal yaşamın en sınırlı olduğu göçmen grubu da Türkiyeli ve Kürdistanlılar... Sosyal paylaşım ihtiyacı, Eylül ve Mayıs ayı arasına sıkışan düğünlerle giderilir.
Fransız ve diğer toplumlarla en az iletişimi olan göçmen grubu da yine Türkiye ve Kürdistanlılardır. Bu durum aynı zamanda ağır ve uzun süreli çalışma koşullarından kaynağını alıyor. Diğer taraftan bu duruma ilk kuşakların ve sürekli yeni gelenlerin Fransızca bilme oranındaki düşüklük eklenince halklar arasındaki iletişim en asgari düzeye iniyor.
Paris ve çevresini sarmalayan göçmenler ordusu en ağır çalışma koşulları içerisinde yaşam mücadelesi verirken hayat onları kendi dışına itmeye devam ediyor.
Kapitalist sistemin kent yapısı içerisinde ötekileştirilen göçmenlerin yaşamına dair yukarıda sıralananlar sadece görünen fotoğrafın bir kesiti. Paris’i temizleyen, yollarını yapan, inşaat sektöründen gastronomiye hemen hemen her alanda ucuz iş gücü olan göçmenlerin her biri, kendi ülkelerinden yola çıkarken daha iyi bir yaşam umudu taşıyordu. Göçerek geldikleri bu coğrafyada uğradıkları yıkımlar, yaşadıkları acılarla göçmenler, kendi topraklarından kopuk yeni toprakta bir türlü kök tutmayan hal ile ötekileştirilmeye devam ediyorlar.
SELMA AKKAYA