Günü gününe 30 yıl önce Hayri Durmuş, „bu eylemle Kürdistan tarihini yeniden yazacağız“, Kemal Pir, „of be, özgürleşerek yeni bir sürece girmiş olduk“, Ali Çiçek, „bu eylemle yeniden PKK’leştik“, Akif Yılmaz da, „bu eylemle faşizmi Diyarbakır’a gömeceğiz“ demiş ve Kürtlerin ‘Ulusal Onur Günü’ olarak ilan ettikleri 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucuna başladılar. Vahşet ve Kerbela’nın tam orta yerinden başlayan bu ‘Ulusal Onur Günü’nü başlatan ‘yaşam’ kervanı, eylülün ikinci haftasında zafer ipini göğüsleyerek hedefine ulaştı.
14 Temmuz bir fedai eylemiydi. Hergün milim milim eriyen ve hücre hücre parçalanan bu fedai eyleminin öncülerin, derin bir bilinç, büyük bir fedakarlık ruhu ve sarsılmaz bir inanca sahip olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Tıpkı büyük ideoloji ve dinlerin önderleri gibi onlar da, yaklaşık üç ay boyunca oruç tutup inzivaya çekilerek ve hergün hücre hücre eriyerek bu tarihi eyleme gerçekleştirdiler.
Hiç kuşkusuz ki her eylemin bir duruşu, her duruşun bir amacı, her amacın da bir kişiliği, daha doğru ve anlaşılır bir ifadeyle kahramanları vardır. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nun da bir duruşu, bir amacı ve ona damgasını vuran kahramanları vardır.
* * *
Eğer ‘Ulusal Onur Günü’nden, 14 Temmuz’un direniş ve diriliş ruhundan, var olmanın en derin halinden, gökyüzünde en çok parlayan yıldızdan bahsedilecekse, hiç kuşkusuz anılması gereken kişi Kemal Pir’dir. Kemal Pir’siz bir direnişten, onurdan, parlayan yıldızdan veya kahramanlıktan söz etmek mümkün değil. Bu nedenle Kemal Pir, PKK tarihinde en özge canlardan birisiydi. Kemal Pir’siz bir PKK tarihinden söz edilemeyeceği gibi, bir zindan direnişi ve 14 Temmuz eyleminden de bahsedilemez. Büyük bir enternasyonalist olduğu kadar hem büyük bir eylemci, hem büyük bir komutan hem de büyük bir insanseverdi.
Kemal, anlamlı bir hayatın arayışçısı olarak dik durmasını bilendi. Dikliğinden taviz vermeyi asla düşünmeden, ‘altın çağ’ın bir çocuğu olarak var olmanın ağırlığını yaşadı hep. Anlamlı olmayan hayatı hayattan saymadı hiçbir zaman, böyle bir hayata asla tenezzül de etmedi. Bir toz zerreciğinin bile anlamlı hayatı kirleteceği yöndeki inancını hep korudu. Bu nedenle yaşadığı hayatı hep pak tutmasını bildi.
İnsandı felsefesi. Ama gerçekten de insan, yani insan gibi insandı onun varoluş felsefesi. Ona göre kirlenmemiş, leke almamış, içi-dışı, özü ile pratiği, hayatı ve davranışları bir olan, düşünsel ve ruhsal güzelliği aynı potada eriten insan, ancak gerçek anlamda insan olabilirdi. Ve bu insan topluluğuyla bir hayatı ve bu hayatta bir toplumu düşlerdi her zaman. İnsanın amacı için, „altın çağ’ın insanı ve bu insana yakışır bir hayatı yaratmak olmalı“ diye düşünüyordu. Buna gelmeyen, bunun gereklerini yerine getirmeyen insan, gerçek anlamda insan olamazdı.
Zerdüşt’ün düşlediği insanı düşlerdi hep. Hiç kuşkusuz ki Nietzsche’nin ‘ideal’, ‘mükemmel’, ‘kusursuz’ insan tipini arayan bir felsefeye sahip değildi, ama insanın gerçek anlamda insan olması gerektiğini savunan bir felsefeye sahipti. Düşüncesi derin, ruhu zengin, kalbi temiz, iç dünyasında sürekli fırtınalar kopan, özü-sözü, eylemi, düşüncesi ve davranışları bir olan, erdemli olmayı bir yaşam biçimi haline getiren, fedakârlıkta sınır tanımayan, kolektif olmayı ete-kemiğe büründüren bir insan topluluğu ve bu toplulukla oluşan bir dünyanın mutlaka yaratılması gerektiğini söylerdi. „Yaşama anlam veremeyen, hayatın hakkını teslim edemeyen bir insana, insan gibi dik durmasını bilmeyen, kültürel, estetik ve ruhsal varlık olmanın erdemliliğini yaşamayan bir insana gerçek anlamda insan demek mümkün değildir“ diye hatırlatırdı her zaman.
„Bir insan, insanlığın özüne uygun biçimde yaşamalı ve davranmalıdır. Eğer bir insan kendi özüne göre yaşamıyor ve davranmıyorsa, o zaman bu insanda büyük bir eksiklik var demektir“ diyordu. „Ahlak, vicdan ve adalet olgusu bir insanın temel ölçüleridir. Eğer bunlardan birisi yoksa veya aşınmışsa o insanın doğru düşünmesi, doğru konuşması ve doğru bir pratiği söz konusu olamaz“ düşüncesi, O’nda somutluk kazanmış fikirler arasında en billurlaşmış haldekini ifade ediyordu. Bu fikir ve düşünce yoğunluğu büyük bir eylem insanı olan Kemal’i aynı zamanda bir felsefe düşünürü konumuna getiriyordu. Evet, o gerçekten de aynı zamanda bir düşünürdü...
Eylem içinde, bir dağ silsilesinden öbür dağ silsilesine, bir uçurumdan diğer uçuruma doğru uçan, gökyüzünün mavi derinliklerinde süzülerek en tehlikeli düşmanlarına meydan okuyan bir kartalı andırıyordu adeta. Her konuda konuşur, düşünce belirtir, görüş sunar ve siyasi yorumlarda bulunurdu. Bıkıp usanmadan, yorulup sitem etmeden, gece-gündüz demeden, adeta nefes nefese konuşurdu her daim. Eylemcilerin içerisinde en fazla konuşan, tartışan, soru soran ve sorulan sorulara zamanında yanıt veren O’ydu.
* * *
Hayri Durmuş, 14 Temmuz eyleminin önderiydi. Adını altın harflerle yazdırdı PKK’nin zindan tarihine. „Ne kadar çalışırsan çalış, yine yetmez. Doğrular partinin, yanlışlar senindir. Hatalar benim, değerler bizimdir“ felsefesini bir yaşam biçimine dönüştüren, olgunluk ve fedakarlığı, dürüstlük ve erdemli olmanın en derin halini parti yapısına mal eden en özge canlardan birisiydi. Her yaşta ve her cinste insanla arkadaş, yoldaş ve eylemdaş olmayı bilen bir önder olarak yaşamını Kürdistan halkının özgürleşmesine adamasına rağmen son ölümsüzlük yolculuğuna çıkarken, „mezar taşıma bu insan, halkına ve partisine karşı borçludur diye yazın“ diyebilecek kadar da mütevazıdır.
Halkının dramını, yoldaşlarını derinden derine izleyerek onlara hayat vermesini çok iyi anlayan, düşmanın taktiklerini, tarih boyunca Kürt halkına uyguladığı vahşeti bilince çıkaran, nasıl hareket edeceğini de çok iyi bilen bir siyasi önderdi aynı zamanda. 12 Eylül faşizminin ancak fedai bir eylemle durdurulabileceğini bilerek, 14 Temmuz Ölüm Orucu’nu başlatan bir eylemci olarak da Kürdistan tarihinde yerini alan bir önder oldu.
Devamı 4. sayfada
* * *
Hayri ile Kemal, 14 Temmuz Ölüm Orucu’ndan çok önceleri, daha grup aşamasındayken, Ankara’nın ‘o’ yıllarında, Kürtlerin henüz ‘olmadıkları’, henüz yeniden yaratılmadıkları bir zamanda tanışmış, aynı saflarda yer almış iki arkadaştılar. Birlikte katılmışlardı halaya. Omuz omuza mücadele vererek yaşamlarını adamışlardı kavgaya. Aynı dönemlerde varmışlardı özgürlük bilincine. Büyük anlam vermişlerdi halkların kardeşliğine. Biri Kürt, diğeri Karadenizli, iki farklı halkın arkadaşlığını kurarak birlikte ant içmişlerdi ortak yaşamı güzelleştirmeye. Söz vermişlerdi yeryüzündeki kötülüklere karşı savaşmaya...
Mücadeleyi sırtlandıkları günden beri, sürekli gönüllü ve önde koşturmuşlardı her işe. Ortak işlerde yorulmuş, sevinçlerle soluklanmış, yürümüşlerdi arka sokakları. Aynı havayı solumanın heyecanını yaşamış, közde patatesi tuzlayıp yemenin tadına doyamamışlardı. Acılardan sevinçler üretip paylaşmayı bilmişlerdi hep... Aradan yıllar geçmişti. Yetmişli yılların ortalarında başlayan kader ortaklıkları 1982 yılının 14 Temmuz’unda yola çıkan ‘yeni yaşam’ kervanında da devam etmişti. Diyarbakır 5 No’lu zindanında birlikte katledilmek, yok edilmek, imha edilmek ve onurları paramparça edilmek istenen iki halkın kurtuluş kervanına da birlikte katılarak, son bir kez daha kardeşleşmenin en derin halini yaşayacaklardı. Yine acıyı birlikte tadıyorlardı. İki namus abidesi gibi dikilmişlerdi vahşetin karşısına. İki lotus çiçeği gibi açmışlardı bataklığın ortasında. Birlikte aynı deryada kulaç atıyor, karaya varacak yolu döşüyorlardı ardıllarına. Yarışları birbirleriyle değil, ölümü bertaraf edip ölümsüzlüğe ulaşmak içindi, bu kez yeneceklerdi ölümü...
* * *
İşte her iki yoldaş, her iki eylemdaş, her iki ruhdaş sonsuzluğa gidiyorlardı şimdi. Yıldız parlaklığına, ay güzelliğine, güneş sıcaklığına koşuyorlardı Onlar…
İşte Kemal! Veda etme fırsatı bulamadan yürüyordu Güneş’e doğru… Dağ-taş, soğuk-sıcak, açlık-susuzluk demeden, önüne çıkan engellere takılmadan ilerliyordu hayatın gerçek sırrını bulacağı yıldızlar dünyasına doğru. Elini atsa yalımlarını yakalayacak denli yakındı şimdi Güneş‘e O. Birazdan buluşacaktı artık yaşam fışkıran ışınlarla... Ve işte, takvim yaprakları 7 Eylül 1982 tarihini gösterdiğinde gökyüzünün en derin ve en parlak yerinde misafir olmuştu Zülâl’e. 1982 Eylülü’nün 12’siydi. Maratonun altmış ikinci günü. Ağaçlar kalan son yapraklarını dökerken, güneş son ışınlarını batının en ücra köşesine gömerken ve yıldızlar gökyüzünden insanlara tebessümler yollarken, Hayri zafer ipini göğüslemişti…
Evet, sevdikleri O’nu bir daha göremeyecekti. Dostları, insan varoluşunun anlamını, onun ağırlığını O’ndan bir daha ders alamayacaklardı artık ne yazık ki. Ama bir onur abidesi olarak hep dikili kalacaktı insanlığın belleğinde. Tüm zamanlar için umudun, sevecenliğin timsali olarak onurlu yaşam yolunda ilerleyenlerin huzuruna gönül rahatlığıyla çıkacak, onları selamlamaya devam edecekti… Ve iki gün sonra Akif, Akif’ten iki gün sonra da Ali yeni yaşamı yaratmanın sınavında göğüslemişlerdi zafer ipini.
Akif, PKK’lilik ruhunun en temiz halini yaşayan bir militandı. Saf ve temiz olmanın en halisini yaşayan, hilesi-hurdası, yalanı-dolanı, riyakarlığı olmayan, yan çizmeyi bilmeyen bir militan… Bireyciliği, bencilliği, ‘ben’i yedi kat yerin dibine koyan yeni bir İNSAN… Hak ve hukuka, adalet ve erdemliliğe, onur ve ruhsal saflığa en çok anlam vermesini bilen bir „altın çağ“ şövalyesi…
Ve tüm zamanların en genç, en cesur militanı Ali Çiçek. Korkunun zerresini bile ruhunda taşımayan, düşmana taviz vermeyi ihanetin en büyüğü olarak gören, sağlam durmak, hep direnmek, dik durmak, ser verip sır vermemek, düşmana inat hep gülerek onu çıldırasıya tahrik etmek, düşmanla oyun oynayarak, onunla dalga geçerek ona karşı kavga etmek, onun en belirgin özelliği olarak yer aldığı 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nda da aynı militan duruşu göstermiş ve hayata merhaba demenin en güzel halini yaşamıştı.
Şimdi başka hallerdedir 14 Temmuzlar. Halklaşmıştır 14 Temmuzlar. O ruh büyüyerek halklaşmıştır, halka halka büyüyerek Kürdistanlaşmıştır yaşamın her alanında. Her yer Kemalleşmiş, Hayrileşmiş, Akif ve Alileşmiştir. Sokaklarda küçük Hayriler taş atmaktadır panzerlere, küçük Kemaller ‘Yaşasın halkların kardeşliği’ deyip serhildanların başını çekmektedir, meydanları dolduran milyonlarca Akif ve Ali ‘PKK halktır halk burada’ diye haykırmaktadır. Şimdi 14 Temmuz, Önder Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüne giden yolu döşeyen milyonların haykırışı olmaktadır. 14 Temmuz 1982’de altı kişiyle başlayan özgürlük maratonu, 30 yıl sonra yüz binler olup meydanları dolduracaktır. 14 Temmuz 2012’de Amed sokaklarında yüz binlerce Hayri, Kemal, Akif ve Ali yürüyerek, Önder Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü haykıracaktır.
14 Temmuz 2012 cumartesi günü Amed sokaklarında „bir ölürüz binlerce doğarız“ sözünün de ne kadar gerçek olduğu bir kez daha gözler önüne serilecektir.
FUAT KAV: 30 yıl önce, 30 yıl sonra 14 Temmuz