7 Haziran seçiminin sonucunda, HDP %13 oy alarak 80 milletvekili ile meclise girerken,  aynı zamanda AKP’nin mecliste çoğunluğu kaybetmesine, böylece tek başına iktidar şansının ortadan kalkmasına, Başkanlık Sistemi projesinin iflasına neden olmuştur. Bu sonuç, elbette ki HDP’nin başarısıdır. Bu başarıda Recep Tayyip Erdoğan’ın “Kobani de düştü düşüyor” sözleri ile başlayıp, seçime dek süren Kürt sorunu hakkındaki konuşmalarının etkisi sıkça dile getirilmektedir. Bunun temeline, HDP'nin barajı geçmesinde, önceki seçimlerde AKP'ye oy veren Kürt seçmenlerin önemli bir rol oynadığı görüşü yerleştirilmektedir.

Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmaları ile seçim sonuçları arasındaki neden-sonuç ilişkilerini çözümlemek elbette ki ciddi alan araştırmalarını gerektirir. Diğer yandan AKP'nin ve Recep Tayyip Erdoğan'ın söyleminin analizi de yine oldukça geniş bir çalışmanın konusu olabilir.  Bu yazı ise böylesi bir iddiaya girişmeden, söylem konusunu ele alacak ve söylemsel pratikler ile bu söylemsel pratiklerin ideolojik etkisi konusunu kısaca tartışmaya çalışacaktır.


Dil ile kurulan ilişki ağı

Söylem kavramı, toplumu ve toplumsal değişimi anlamaya çalışırken sıkça karşımıza çıkan bir kavramdır. Gündelik hayatta her ne kadar en basit biçimiyle, yazınsal ya da sözel dil olarak kavransa da, sosyal teorinin gelişimi içerisinde şekillenen, toplumsalın dilsel inşasının merkezi bir önem taşıdığını vurgulayan ve toplumsal olanı anlamak için bu dilsel inşaya odaklanan bir dönüşümün başat sonuçlarından biridir. Toplumsalın dilsel inşasından bahsettiğimizde, öncelikle belirtmek gerekir ki, dil gerçekliği temsil eden tarafsız bir aracı değildir. Dil sistemi, bireyden bağımsız, toplumsal bir uzlaşım sistemidir. Dil sisteminin ögeleri kavramlarla onların işitim nesneleri, yani gösterilen ile gösterenler arasındaki toplumsal uzlaşıma dayalı göstergelerdir. Şeylerin anlamları olarak göstergelerin kültür içinde ve toplumsal uzlaşıma dayalı olarak oluşması, aynı zamanda da karşıt toplumsal çıkarların gösterge düzeyinde bir mücadelesini gündeme getirmektedir ve dil ile iktidarı da birbirine bağlamaktadır.

Söylem bu bağlam içerisinde, toplumdaki iktidar ilişkilerinin, dilin anlamlandırma mücadelesi üzerinden okunmasını öneren ve böylece dünyayı algılama, anlama, anlamlandırma biçimlerinin de bu mücadele boyunca sürekli değiştiğini varsayan bir kuramsal yaklaşımın kilit kavramıdır. Söylem dil vasıtasıyla kurulan toplumsal ilişki ağlarına işaret eder. “Dil vasıtasıyla görünürlük kazanan ve düzenlenen, hazır ve önceden kurulmuş ‘tecrübe edişler’ kümesi” olarak tanımlandığında, insan yaşamının ve deneyimlerinin söylemin içinde kurulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu anlamıyla söylem, yaşamı ve deneyimleri anlamlandırma süreçlerini sınırlandıran, etkileyen çerçevelerdir.

Erdoğan hep 'sorunu inkar' çerçevesinde

Söylemlerin belli ideolojik etkileri vardır ve ideolojik etkilerini, kısmi ya da özgül çıkarların evrensel çıkarlar olarak sunulması yoluyla tesis ederler. Örneğin Recep Tayyip Erdoğan 2005 yılında Diyarbakır’da yaptığı bir konuşmada "Geçmişte yapılan hataları yok saymak büyük devletlere yakışmaz" dediğinde, “Kürt sorunu” diye bir sorunun varlığını açık olarak kabul etmemekle birlikte kendisinden önceki hükümetlerin hataları, bu hataların kabullenilmesi ve bu hataların hesabının verilmesi ihtimaline dair bir dizi söylemi kullanıma sokmuştur. Oysa en temelde geçmişte yapılan hataların sorumlusu olarak gösterdiği siyasi rakiplerini saf dışı bırakmak olarak tanımlanabilecek bir kısmi çıkar söz konusudur. Diğer bir ifadeyle 12 Eylül ile hesaplaşma, kirli savaş ve benzeri gibi birbirinden ayrı duran söylemsel ögeleri, partisinin özgül çıkarları çerçevesinde belirli bir “söylemsel alanda” birleştirerek yeni destekçiler kazanmış ve kendi hegemonya projesini ilerletmiştir.

7 Haziran seçimlerinden önce Balıkesir’de yaptığı konuşmada ise, “Şimdi varsa yoksa bakıyorsun Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok. Neyin eksik senin? Başbakan çıkardın mı, bakan çıkardın mı, çıkardın. TSK’de var mısın varsın. Ne istiyorsun, daha ne istiyorsun? diye konuşurken 2002’de “Sorun var diye inanmayacaksın. Yok diye inanacaksın. Sorun var diye inanırsan sorun olur. Sorun yok dersen, sorun ortadan kalkar. Biz böyle bir sorun yok diyoruz.” sözlerinden farklı bir şey söylememektedir. Recep Tayyip Erdoğan hep aynı “sorunu inkar” çerçevesi içerisine yerleşmiştir. Ancak bu kez sadece Kürt sorununu değil, eşitsizlik temelli pek çok toplumsal sorunu sahiplenen HDP yeni bir siyasi rakip olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlamıyla 2002 yılından 2015 yılına değişen “söylem” değil, bu söylemin ideolojik etkisini tesis etmesinin koşullarıdır.


Sarsılan egemen söylem ve alternatif 

7 Haziran seçimleri ve bu seçimler öncesinde Recep Tayyip Erdoğan’ın yaptığı konuşmaların geçmişte ürettikleri sonuçları üretmemiş olması, bu konuşmaların içinde anlam kazandığı koşulların artık ortadan kalktığı anlamına gelmektedir. Bu tam da söylemin, bir mücadele alanı olarak var olduğunu ve farklı söylemsel ögeleri, birleşik toplumsal hareketler içinde birleştirme amacını taşıyan “söylemsel alanlar” açmanın her zaman mümkün olduğunu hatırlatmaktadır.

HDP’nin 7 Haziran’da barajı aşması ve meclise girmesi, önceden egemen olan söylemleri sarsmış ve alternatif söylemlerin görünürlük kazanmasını sağlamıştır. Bu aynı zamanda Gramsci‟nin deyişiyle karşı-hegemonya projesinin ilerletilmesi ihtimalidir ve bu ihtimal gerçekleştirilmeyi beklemektedir.

 *Prof. Dr. Ankara Üniversitesi 

İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi