Futbol ve bekçiler

Toplum/Yaşam Haberleri —

10 Eylül 2020 Perşembe - 23:00

  • Katledilen Berkin Elvan’a en güzel beste tribünden çıkar, Ali İsmail de unutulmaz, Van’da üşüyen çocuklarda… Erdoğan’ın konuşmasını engelleyen ve mikrofonu bıraktıran 18 senede sadece Galatarasay tribünleri olmuştur.

YUSUF CEYLAN

Dünyanın 68 hareketleriyle karış karış özgürlüğü aradığı yıllar mumla aranır hale gelmiş, askeri diktatörler katliamlar, gözaltılar, kayıplar ve baskılar ile halkları bir nebze de olsa durdurmuştu. Güney Amerika ve tarihin gördüğü en büyük diktatörlerden biri de Arjantin’in başındaki General Videla’ydı. Tarihler 1978’i gösterdiğinde Dünya Kupası için ‘hazır’ olan bir Arjantin vardı karşımızda. Yoksul mahallelerin çevresi duvarlar ile kapatılmış, organizasyon çevresine yaklaşmaları yasaklanmıştı. Videla her fırsatta her diktatör gibi, ülkesinde barışın ve özgürlüğün rüzgarlarının estiğini iddia ediyordu. Adaletin başkenti olarak yorumluyordu kendisini.
Plaza de Mayo anneleri bu dönemlerde varlığını oluşturuyordu. “Hiç siyasi tutuklu görmedim, Arjantin’de düzen var” diyen Alman futbolcu Berti Vogts gibilere gerçekleri haykırıyordu: “Unutmayacağız, affetmeyeceğiz.” Birçok muhalif kaybedilmiş, gözaltındaki insanlardan bilgi alınamıyordu. Elbette dünya diktatör Videla’nın sözlerini sorgulamaya başlamıştı.

Biz insanlar için futbol oynuyoruz
Katalan takım Barcelona ve Hollanda’nın efsanesi Johan Cruyff, Videla yönetimini protesto ederek kupaya katılmayı reddetmişti. Tangocuların teknik direktörü Cesar Luis Menotti takımı finale taşırken, “Biz ordunun şeref tribünü için değil, insanlar için futbol oynuyoruz. Askeri diktatörlüğü değil, özgürlüğü savunuyoruz…” sözleriyle oyuncularını telkin ediyordu. Finalde 3-1 kazanan Arjantin’in hocası Menotti kupa seremonisinde Videla’nın elini sıkmadı ve sonraki röportajlarında, “Benim yetenekli futbolcularım, diktatörlüğün taktiğini ve sistemin terörünü alt ettiler” demeçleriyle Videla’yı ve askeri rejimi eleştirmekten geri çekmiyordu kendini. 
Çok değil yalnızca 15 sene sonra EZLN’yi desteklediğini söyleyen İnter’in efsane oyuncusu Javier Zanetti, Arjantin’in o gettolarından gelerek dünyaya adını duyurmuştu. Zanetti gibi örnek isimleri çoğaltmak ne kadar mümkünse, Arjantin gibi diktatörlük altında futbol üzerinden dünyaya ülkesini güzelleme yapan, halkları futbol ile uyutmak için elinden geleni yapan rejimleri de sıralayabiliriz. Asıl mesele ise futbolu halklar üzerinde biçimlendirme mekanizması olarak kullanan kapitalist düzenlere karşı, sosyalist-muhalif kesimin futbolu bu kadar ‘avam’ görmesi. 

Pandemi de futbol
Tüm dünyayı etkisi altında alan Covid-19 tehdidine karşı, ülkeler ‘gerekli’ önlemleri alırken, neredeyse her ülkede de en çok tartışılan konuların başında futbol geliyordu. Devam edecek miydi, lider şampiyon mu sayılacaktı ve en önemli soru kontrol altında tutup ‘normalleştirme’ aracı olarak kullanabilir miydi?
Türkiye’de işler biraz karışmış, yayıncı kuruluş adeta sporcu sağlığını hiçe sayarak yayın yapmanın peşindeydi. Takımlar da keza öyle (Liderliğe oynayan takımlar geneli) salgının çok abartıldığını, kontrol altında tutulabileceğini söylüyordu. Elbet geçmişten el alınmış Kenan Evren’den öğrenilmiş çok fazla şey vardı. Katliamlar, yok saymayalar, gözaltı kayıpları… Bu kadar da değil öğreti.
Misal, 1980 darbesinden yalnızca 1 hafta sonra ligleri yeniden oynatan Evren, normalleşmenin en büyük aracı olarak kullanıyordu futbolu. Ankara’nın sokaklarında futbol konuşturmak için bütün kadrolarını salmıştı. Elbet bu da bir öğretiydi. Norm’un en belirgini futboldu. Türkiye’nin en karanlık yıllarından sadece birisi olan 90’ların sonunda Galatasaray’ın peş peşe gelen başarıları Türkiye’yi hem yumuşatmak hem de liberalizme geçişin adımı olarak görülmüştü. Reality şovlar, futbol sahalarının dizaynı, uluslararası sermayenin ülkede satışlarının önü açılması, pop müziğin ABD’lileşmesi… 
Evet bunları alt alta koyup baktığımız zaman ne kadar da kopyala+yapıştır hükümetlermiş diyoruz. Arjantin’den Türkiye’ye eğitim yapılmış gibi. Aynı zamanda 80’den 2020’ye de hiç bir şey değişmemiş gibi. Endüstriyelleşen futbolu hayatın her alanında biçim makinası gibi kullanan iktidarlar, salgın sürecinde de fazlasıyla konuşturmayı başarmıştı. Kapitalistler tüm sosyal medyada, sokaklarda, kahvehanelerde 22 takım mı, 21 mi olacak yoksa playoff sistemi diye tartıştırıp saman altından su götürürken, sporun özellikle de futbolun dinamiklerini ‘bilmeyen’ muhalif kesim, ‘Futbol mu konuşucağız bu dönemde’ eleştirileri ile tartışan her kesimi ‘gereksiz’ görme üstenciliğine girmişti. 

Erdoğan’ı konuşturmayan tribünler
Yıllardır kendisini buradan konumlandırmaya çalışan muhalif-sosyalist spor basın emekçisinin en büyük dertlerinden biridir; Alan! Birçok gazete, dergi, broşür, internet yayınında spora dahil pek bir şey bulamazsınız. Buraları sıkıştırıp spor dinamiklerinden bahsedip olası bir sayfa veya köşe kaptığınızda ise şansınız diğer haberlerin ‘önemine’ göredir. Çünkü Trabzonspor ve Berat Albayrak tartışması elbette diğer haberlerden ‘önemsiz’ görülüp sayfanız bir anda yıkılacaktır. Ancak tüm Türkiye’de sessizlik hakim iken Fenerbahçe stadyumunda ‘Berat istifa’ sloganlarına heyecanlanmak bizlerden de önce bizleri ‘Reddeden’lerin hakkı gibi oluverir. Tribün edebiyatları ile yıkılır sosyal medya ve köşeler.
Katledilen Berkin Elvan’a en güzel beste tribünden çıkar, Ali İsmail de unutulmaz, Van’da üşüyen çocuklarda… Erdoğan’ın konuşmasını engelleyen ve mikrofonu bıraktıran 18 senede sadece Galatarasay tribünleri olmuştur. Elbette iş bu kadar da romantik değil. Elbette biliyoruz ki en cinsiyetçi ve ‘şiddet’ eğilimi insanlarda buralarda. Ancak şunu da okumak gerekli; ertesi sabah örgütlemek için kapısını çaldığımız insanlardır tribündekiler. Kimse oraya gökten inmiyor. Yoksul halkın devrimci şiddete dönmesi gereken öfkesi tribünlerde boşalıyor. 

Biletler, formalar vs…
AKP iktidarı az önce saydığımız geçmiş dönem ustalarından çok daha iyi bir şekilde kullanıyor futbolu. Yıldırım Demirören ile başlayan kontrol altında tutma planı bu dönemde de Nihat Özdemir ile devam ediyor. Elbette 2005’de de 2010’da da federasyonun bireysel karar alması mümkün değildi ancak Gezi direnişine taraftarın etkisi Erdoğan iktidarını stadyumları düzenleme ve hizaya getirme projesini hızlandırdı.
6222 sayılı kanunla stadların her bir köşesine kamera yerleştiren iktidar, pankart ve siyasi tezahürat yasağı getirdi. Taraftar gruplarının toplantılarını provoke etti. Toplu taraftar yürüyüşlerine yasak getirdi. Stada gitmek isteyenleri Passolig adı verilen sadece ifşa mekanizması değil aynı zamanda yandaş banka olan AktifBank’ı da çıkartma planıydı. Artık bir test makinası olmuştu tribünler. Buna ses çıkmazsa sokaklara yayılacaktı. Ülkenin minyatürüdür futbol sahaları ve tam da bu düzenleme ile yola çıkılıyordu. Önce bilet fiyatları fahiş oluyordu, ardından formalar… Ardından aylardır hatta yıllardır tartışılan Katar sermayesinin ülkenin bir çok yerini bedavaya aldı iddialarına karşıt bizleri Katar sermayesine ‘Tatlı’ bakmamız için Katar alt yapılı yayıncı kuruluş Beinsport’un Türkiye’ye girişi.
Kontrolü elinde tutmak isteyen, kendisine en ufak eleştiri dahi yapan kesimi tuz buz etmek isteyen Erdoğan, stadyumlardaki güvenlik çalışanı ve polisleri de artırmıştı. Kameralar yetersiz olacaktı ki stadyum çevresindeki polis güçlerini de artırma kararı alındı. Stadlara alkollü girmek yasaklandı. Yıllar öncesinde stadyumlarda bekçileri, güvenlikçileri artıran, alkole karşı savaşını açan AKP iktidarı stadyumları bir test aracı olarak kullanıyor. Eğer buradan ses çıkmıyorsa, halk tepki göstermiyorsa bunu sokağa da yapabilirim diyor ve yapıyor.

Farkına varmadan faşizme destek
Ülkenin ‘aydınları’, ‘ekonomistleri’ , ‘sosyalistleri’... Maalesef ki birçok kesim yıllardır futbol sahalarını küçümseyerek, oraya maç izlemeye giden insanlara ‘işsiz’ gözüyle bakmaktan yorulmadıkları gibi okumaya da çalışmadılar. Bu elbette yalnızca onların değil, ülkede bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az da olsa spor sosyolojisi ile ilgilenenlerin de suçu. İyi anlatamamak da bir kabahattir. Ancak yasak ve kuralların oluşturduğu Erdoğan iktidarına karşı, ‘Stadlarda kamera iyi oldu sahaya bir şeyler atıyorlardı, çok küfür oluyordu’ demek farkına varmadan faşizme destek vermektir. Dün taraftarın başına konan kameralar bekçiler bugün sokaklarda eşkiyacılık oynuyor ve itiraz ediyoruz.
Özetle “Ermeniyi dövdürmeyecektik!” demeyelim yolun sonunda. Ve unutmayalım tribünlerin tamamı her gün kapısına gittiğimiz örgütlemek için çalıştığımız Kürt emekçiler, Türk işçiler, öğrenciler… Yoksul mahallenin çocukları önceden oynar zenginler izlerdi, şimdi ise yoksul mahallenin çocukları tribünde zenginler oynuyor. Skor ile değilse de ‘ayak oyunları’ ile ilgilenelim. Sadece Başakşehir şampiyon olunca hatırlamayalım bu dinamikleri.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.