“Savaş toplumsal yaşamdaki yabancılaşmanın en aşırı ve vahşi biçimidir. Toplumsal doğayı derinden yaralar ve sakatlar. Bu durumda toplumların korunma refleksleri gelişerek yabancılaştırıcı savaşa karşı toplumsal varlığı koruyucu öz savunma savaşı biçimini alır.” A. Öcalan
Savaş topluma karşı onun yarattığı artık ürünü ve emek gücünü gasp etmek için geliştirilen bir saldırı olayı ise buna karşı birey ve topluluklar bazında bir karşı koyuş, bir direniş her zaman var olmuştur. Toplum, en başından itibaren devletçi uygarlık güçlerinin saldırganlığı karşısında kendini savunma durumu içinde oldu ve bu günümüze kadar devam ediyor. Bunu Kürt Halk Önderi Öcalan, “öz savunma savaşı” olarak tanımlamaktadır. Ve öz savunma savaşını topluma karşı açılan devletçi uygarlık güçlerinin savaşına karşı yürütülen, gerçek barışı amaçlayan bir savaş olarak ele almaktadır.
Gasp ve talan amaçlı geliştirilen şiddete, saldırıya karşı toplumun kendini savunma durumu da bir direnmeyi, bir savaşı ifade eder. Ancak devletçi güçlerin savaşından içerik olarak derin bir farklılık taşır. Saldırı ve imha savaşına karşı varlığını, değerlerini ve geleceğini koruma amaçlı bir savaştır. Herhangi bir gücü sömürme, baskı ve tahakküm altına alma, talan ve gasp etme amacı gütmemektedir.
Köleleşmek istemeyen, özgür kalmak isteyen bireylerin ve halkların direnişidir. Köleleştirilmiş birey ve halkların kölelikten kurtulmak için ortaya koydukları direniştir.
Demokratik doğal toplumların yok olmamak için gösterdikleri direniş, köleleştirilmiş, baskı ve sömürü altına alınmış sınıfların, toplumların, cinsin, kadının direnişidir.
Bu nedenle demokratik toplum güçlerinin devletin her türlü tahakküm, baskı ve sömürüsünü öz savunma temelinde durdurması, demokratik siyaset temelinde kendi kendini yöneten ahlaki politik toplum duruşunu devletçi güçlere kabul ettirmesi barışın olmazsa olmazıdır.
Dolayısıyla gasp savaşı ile öz savunma savaşını aynı kefeye koyamayız ve her ikisini de "barışın önünde engeldirler" diye aynılaştıramayız. Her iki savaş karakter olarak, amaç olarak birbirinden ayrıdır. Çıkış noktaları farklıdır. Aslında öz savunmayı, savaş olarak bile tanımlayamayız. Araçları ve yöntemlerindeki kimi benzerlikler dışında hiçbir ortak yanları yoktur.
Öz savunma savaşı gasp değil kendini savunma amaçlıdır. Kendi değerlerini saldırı karşısında korumayı, özgür var olmayı ve yaşama hakkını korumayı, başkalarına zarar vermemeyi, kendine yönelen, varlığına yönelen zararı önlemeyi hedeflemektedir.
Sermaye ve iktidar tekelinin oluşması, birikmesi için yürütülen saldırı eylemine savaş diyorsak eğer, savaş ile sermaye ve iktidar tekelleri arasındaki bağı görmek durumundayız. Sermaye ve iktidar tekelleri savaş ile oluşmaktadır. En büyük sermaye-iktidar ve şiddet tekeli olarak devlet böyle ortaya çıkmıştır. Devletin ortaya çıkışı topluma savaş açılarak ve toplum zayıflatılarak gerçekleşmiştir. Varlığı da yine aynı biçimde topluma karşı sürekli bir savaş haliyle mümkün olmaktadır.
Barış denilen durum devletin bu saldırganlığını durdurma, başka zamanlara erteleme anlamına gelmektedir. Zira savaş devletin varlık koşuludur. Topluma karşı savaş hali sürdürülmeksizin devletin varlığını sürdürmesi olanaksızdır. Demokratik toplum güçleri kendilerini örgütleyip etkili bir meşru savunma savaşı yürüttüğünde ve barışa zorladığında devletçi güçlerin iki seçeneği vardır; ya barışa gelecek ve demokrasiye duyarlılığını geliştirecektir ya da savaşı derinleştirerek dağılacaktır. Bu günümüz koşullarında fazla mümkün değildir. Dolayısıyla barış seçeneği öne çıkmaktadır.
Barışı bu anlamda savaşsızlık olarak algılıyoruz. Savaşın ertelenmesidir. Şiddet, baskı, sömürü ve gaspın durdurulması demektir. Toplumun kendi kendini yönetmesi ve yürütmesi, bunun gerektirdiği ahlaki ve politik özelliklerini işletmesi demektir. Bunların gerçekleşebilmesi için devletçi güçlerin iyice sınırlandırılması, savaşla sonuç alma, varlığını savaşla sürdürme imkanlarının daraltılması gerekir. Devletçi güçler saldırganlık ve savaşla sonuç alacaklarına inandıkları sürece barış koşulları oluşamaz.