
Umutluyduk, üstümüzde umudun neşesi ve kendiliğinden ortaya çıkmış bir direnişin yaratıcılığı vardı. O günden bugüne çok şey değişti, artık aynı umudu taşımıyoruz. Yaratıcılık konusunda da geçmişe döndük.
Çünkü yenildik
Hani savaşlarla ilgili, “Muharebede kazanıp masada kaybetmek”ten söz edilir, bizim yenilgimiz de sokakta değil, seçimde oldu. Sokaktaki başarıyı sandıkta sınamak da kazanılan bir muharebeyi masada görüşmekten farksızmış, gördük. Yenilgimizi psikolojik bir travma gibi yaşadığımızın işaretleri var. Ondan adlı adınca hiç bahsetmememiz mesela. İşaretlerini yok saymamız. Örneğin artık Taksim’e çıkamadığımız, orada gösteri yapamadığımızı kabul edemememizin bir alameti; Tünel ve Galatasaray’dan Taksim olarak söz etmeye başladık.
Kadınların Haziranı
Haziran Direnişi’ne katılanların çoğunluğunun (yüzde 51) kadın olduğunu söyleyen araştırmalar var. Zaten o günlerde yanımızda yöremizde gördüğümüz kalabalık, fotoğraflardaki kadın sayısı da bunu doğruluyor. Ayrıca, Türkiye solunun bilinen liderlerinin, kült figürlerinin çoğu erkekken, Kırmızılı Kadın’dan, Mücella Yapıcı’ya, Siyahlı Kadın’dan Uzun’un tahammül edemediği kadın Arzu Çerkezoğlu’na, Sapanlı Kadın’a birçok simgesel insanı kadın olan bir hareketle karşı karşıyayız. Bunun birkaç sebebi var. Bir tanesi tabii ki Türkiye muhalefetinin kadınlaşması, buna feministlerin hareketin parçası haline gelişini de dahil ediyorum. Ama Haziran’ı oluşturanların çoğunun hayatlarında ilk kez sokağa çıkan kitleler olduğunu da göz önünde bulundurduğumuzda, kadınları sokağa dökenin başta Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP’li siyasetçiler olduğu daha açık hale geliyor.
Teori
Haziran Direnişi’yle ilgili onlarca soru soruldu. Bunların en bıktırıcısı, tabii ki “Kürtler neredeydi?” oldu. Özellikle de Gezi pratiğini ele alan onlarca tahlil yapıldı, makaleler yazıldı, direnişin içinde işçi sınıfın izleri arandı, bulunamadığı yerde yakıştırıldı. Ama bu direnişte kadın sınıfının, kadın milletinin yerini dillendirenlerin sesi çok cılız kaldı.
Pratik
Ama bir şeyi farklı şekilde tanımladığınız zaman onun gerçekliği değişmiyor. Üstelik, eğer o tanım üzerine herhangi bir müdahalede bulunmaya çalışıyorsanız, bu altı boş bir alana basıyorsunuz demek; hep birlikte gördük.
Haziran’ın kadınları
Yeni bir belirleyici gelişme olmadıkça, önümüzdeki kısa dönemde kadınların durumunu Haziran’ı gözardı ederek değerlendirmek mümkün değil diye düşünüyorum. Bununla, direnişin kadın kurtuluş hareketinden ibaret olduğunu ya da tam aksini, kadınları merkeze alan muhalefetin direnişle birlikte yaratıldığı gibi manasız şeyleri kastetmiyorum tabii ki. Haziran, daha önce politikleşmemiş, büyük ihtimalle kendini feminist olarak tanımlamayan, belki toplum içindeki konumundan da büyük rahatsızlık duymayan ama iktidarın kadınlara yönelik bakış açısından, temsilcilerinin kadınlarla ilgili sözlerinden, aşağılamalardan, kürtajı sınırlama gibi hamlelere tepki duyan kadınları sokağa çıkarttı ki bu insanlar, patriarkanın tamamını hedef alan hareketin çevresindeki ilk çemberi oluşturur bence.
İstediğiniz yasayı çıkartalım, nasıl olsa uymayız!
Onların, kolaylıkla yaşam tarzı arayışına indirgenip küçümsenen hükümet karşıtlığı bizim derdimiz aslında. İktidarın, kuvvetler ayrılığını da ortadan kaldırmak suretiyle, yasa ve yönetmelikleri umursamadan hareket edebilme serbestisini ve hukuk alanında, polisten hakime kadrolaşmasının niteliğini göz önüne alınca, “Kadınla erkek tabii ki eşit değil,” gibi, anayasaya aykırı ifadelerin erkek seçmeni tavlamanın ötesinde, bir tür yol gösterici olduğunu görebiliyoruz. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam’ın açıklamaları da bunu doğruluyor.
Bu, bizim açımızdan bir başka tartışmayı da olgunlaştırıyor. Toplumsal cinsiyetle ilgili konularda yasal değişiklikler, uluslararası sözleşmeler ne derece belirleyicidir? Bugünkü iktidarın yasa tanımazlığının sonuçlarını bir kenara bıraksak bile bunun önemli bir soru olduğunu düşünüyorum.
İstediğimiz düzenlemeyi yaparız, kim karışır?
Yasaların toplumun örgütlenmesindeki rolünü küçümsemek mümkün değil ama patriarka yasaların ötesinde, onları aşan bir örgütlenme, toplumun bütün dokusuna sinmiş ve hem makro hem de mikro alanları belirliyor. O yüzden mesela zihniyet, yasalar gibi önem arz ediyor. Ve AKP bu anlamda, daha önce defalarca ele alındığı için burada sıralamadığım, 4+4+4 gibi değişiklikleri de aşan bir etki yaptı. Hem Tayyip Erdoğan’ı, önce başbakan, kısa bir süre önceyse cumhurbaşkanı mevkiinde büyük bir otorite haline getirdi hem de onun; yani bu otoritenin ağzından erkeklere ve tabii egemenliklerine güç veren argümanlar dile getirilmesini sağladı. Bunun etkisi de çok büyük oldu. Ve bunlar, bugün kadın hareketine egemen olan protestoculuk aracığılıyla baş edebileceğimiz şeyler değil.
AKP tabi olduğu uluslararası ilişkiler gereği, mesela kadınlara yönelik şiddetle ilgili, üstelik de İstanbul’un adını taşıyan İstanbul Sözleşmesi’nin yürürlüğe konulması gibi adımlar da attı. Ama bunların gereklerini yerine getirme konusunda, kadın hareketi dışında onu zorlayan ne var?
Bunun, kadın kurtuluş hareketinin müttefikler edinmesinin ötesinde bir konu olduğunu ve kimisi mecliste de yer alan çeşitli karma siyasal örgütlenmelerin desteğinin yanı sıra, Haziran’ın harekete geçirdiği ve yenilgi duygusunun tekrar eve soktuğu o kadınları illa da kendi çevremizde değil ama bir biçimde hareketlendirme, onlarla temas içinde olma meselesinin 2014’ten 2015’e taşıdığımız konulardan biri olduğunu düşünüyorum. Özgürlük ve eşitlik diye derdi olan bütün kadınların bir biçimde birlikte çözebileceği bir mesele bu.
Herkese iyi yıllar! Umarım önümüzdeki yıl hepimiz için Noel Baba’nın hediye torbası kadar zengin, havai fişekleri gibi ışıklı olur.
AYŞE DÜZKAN