Türkiye geçmişi ve geleceği arasındaki kıskaca sıkışmış görünüyor. Bu kıskacın içinde çırpınıp duruyor. Türkiye demokratik bir geleceğe adım atmak için geçmişiyle yüzleşmek ve hesaplaşmak, geçmişin ağır yüklerinden kurtulmak zorunda. Ama buna bir türlü cesaret edemiyor. İleriye doğru atmak istediği her adımda, geçmişin prangaları ayağına dolanıyor. İleriye gitmek için geçmişin prangalarından kurtulmak zorunda.

Son elli yılda, Türkiye demokrasi güçleri çok mücadele etti. İki askeri darbe, sıkıyönetimler, zindanlar ve her türlü zulüm ile demokrasi güçlerinin önü kesildi. Meydan statükocularla reformist-liberal siyasetçilere kaldı. Reformist siyasetçiler hem statükocularla baş edecek güçte değillerdi, hem de buna cesaret edemediler. Biraz sıkışınca statükoculuğa, eski kalıplara geri çark ettiler.
Bunun son örneği AKP’dir.
AKP, vesayet rejimine son vermek gibi büyük iddialarla yola çıktı. İktidara geleli 12 sene oldu. Geçmişten beri süregelen kangrenleşmiş her sorun önüne yığılmıştı. Bu süre içinde her konuya el attı. Ama hiç birini de çözüme götüremedi-götürmedi. Tersine sorunları zamana yayarak çürütme yolunu tercih etti.
“Barış ve demokrasi” dedi. 2002 yılından sonra topluma geçmişle yüzleşme, yeni anayasa ve yeni bir döneme geçme umudu verdi. Ama o günden beri hiç bir ciddi gelişme olmadı. Göstermelik değişikliklerden sonra hala 12 Eylül faşist nizamnamesi anayasa olarak yürürlükte. Bu anayasa YÖK, MGK, RTÜK gibi bütün kurum ve kuruluşlarıyla hepimize hükmediyor.
Seçim ve siyasi partiler yasasında da bir gelişme olmadı. Hala yüzde 10 barajlı milli irade canavarı yasa yürürlükte. Üstüne üstlük, AKP her seçim öncesi kendi işine gelen -en az oyla en çok milletvekili çıkarabileceği- yasa değişiklikleriyle seçime gidiyor. Demokrasiden anladığı tek parti diktasından başka bir şey değil.
Erdoğan, “Kürt realitesini tanıyoruz” dedi, “Dêrsim Soykırımı” dedi. Ama bir gelişme yok. 2013 Newroz’undan beri gündemde olan demokratik çözüm süreci hala sürüncemede. Zindanlardaki siyasi tutsak sayısı azalmadı, arttı. İmralı adasına ambargo konulunca herkesin yüreği ağzına geliyor. Gene mi savaş başlayacak tedirginliği içinde kalıyor. Bütün dünya Sayın Öcalan’ın ne diyeceğini bekliyor.
Alevi açılımı hala Cem evlerinin yasallaşmasını bile sağlayamadı. Ermenilerden yarım ağızla özür dilemenin arkası da gelmedi.
“Canım daha öncesi daha mı iyiydi?” deniyor ve AKP ne yaparsa şükür denilmesi isteniyor. Oysa sorun tam da burada. AKP’nin makyajları bu sistemi ayakta tutamıyor, tutamaz.
1 Mayıs 2014, bunun açık bir göstergesi oldu. Uzun yıllardan sonra 1 Mayıs yeniden yasaklanmak istendi. Basına göre 39 binden fazla polis, her türlü silah ve gaz bombalarıyla işçilerin, halkın üzerine sürüldü. 1 Mayıs 1977 ve birçok katliamın faillerini saklayan bir devlet, bütün gücüyle halkın kutlamalarına vahşice saldırdı. AKP Hükümeti devletin bütün gerici reflekslerine, korkularına  sarılarak halka saldırdı. Böylece sadece halka saldırmadı, Türkiye’nin kanlı-karanlık geçmişine sarılırken, aydınlık geleceğine de saldırdı.
1 Mayıs manzaraları parlak bir gelecek vaat etmiyor. Tersine karanlık bir tüneli gösteriyor. Tünelden önceki son çıkışı görüp çıkmak, ezilen halkların uyanıklığına ve mücadelesine bağlıdır.1 Mayıs’ta AKP zulmüne karşı direnen işçiler ve emekçiler bu gerçeği bir kez daha göze batırmışlardır.
1 Mayıs direnişçilerine bin selam...