Amerika’da, 1920-1933 tarihleri arasında yürürlükte kalan alkollü içki yasağı zemininde, en kanlı Mafya imparatorluğunu kuran Al Capone (Kapon), İtalyan bir göçmendi.

Amerika, onun hayatında, sevilen bir soygun ve suç işletmesi alanıydı. Yer altında kurduğu tesislerde ürettiği içkiyi, dostlarının (politikacılar, yargı ve polis) himayesinde ülke çapında dağıtıyor, büyük kazançlar kaldırıyordu.

Ancak, 1990’lardaki devlet personeli Mafya çetelerinden birinin şefi olan Yeşil’in deyimiyle, kazancını asla tek başına yemiyor, tıpkı Recep Erdoğan’ın “hayırsever iş adamı" dediği aile dostu Reza Sarraf gibi, kazancında emeği olan herkese etkinlik ve sorumluluk derecesine göre pay veriyordu.

Devletten maaş alanlar, kimi yerlerde ırkçılığın da temsilcileri ya, Al Kapon da Amerika’dan nefret ediyor, ama işinin ritüeli gereği milliyetçiliği de kimseye bırakmıyordu. Çünkü, şarlatan kimi devlet adamları gibi, onun işi bunu gerektiriyordu.

Al Kapon’un görkemli bürosunda, koltuğunun hemen ardında, altuni ışıltılı direkten yere, sırmalı, ibrişim püsküllü dev bir Amerikan bayrağı sarkıyordu. Yükseklerde  gezinen politikacıları, yargıç ve polis şeflerini kabulünde, bazan durup dururken aşka gelip hislenerek “bayrağım, bayrağım uğrunda ölesim bayrağım" narasıyla hamle edip bayrağa sarılıyor, ağlamaklı bir suratla bayrağı öpüp kokluyor, kendi deyimiyle “yolmaya gelmiş asalaklar" gidince de, yere değen ucuyla ayakkabılarını parlatıyordu.

Sonunda, aynadaki yansımasına ateş eden deli Al Kapon, çırpınarak ruhunu teslim ediyor, ama tarzı sahtekarlık, kalpazanlık ve dolandırıcılık dolambaçlarından gelip iktidarı ele geçiren haydutlara ilham kaynağı, yönetim üslubu oluyordu.

Recep Erdoğan, televizyonların ortak yayınında, geride duran harabelere tünemiş pum kuşu gibi günde beş kere, “bizim geçmişimizde kan yoktur" diye hıçkırarak kendini aklıyordu.

Oysa, yalanın yüzü karaydı. O nedenle, Kürt kanını canlıya ait saymıyordu. Kürdistan’da hukuk kanla kirli, çirkefli postallara paspas, Mafyoz buyurganlık hükümdardı.

Birleşmiş Milletlerin raporunda, diri diri yakılmış kadın, çocuk yüzlerce Kürdün silueti ışıldıyordu. Dev kamyonlar, moloza dönüşmüş şehirleri naklediyordu. Moloz yığınları arasında, AKP rejimi zalimliğinin suç delili cesetler kanayarak dökülüyordu.  

Al Kapon’un vicdanında, bir düzine şehri, aylar boyu topa tutma yoktu. Düşmanlarını diri diri yakma, bebek maması hırsızı, yatalak ihtiyar katletme de yoktu.

“Geçmişini sevdiğim" Erdoğan, halkı karşısında geçmişini yıkarken Ceylan, Uğur oğlanın katilleri onu alkışlıyordu. Roboskî katilleri, 34’lerin katliamına iki çocuk daha ekliyordu.  

Al Kapon, işini görme kalpazanlığında bayrağı yüceltiyordu, ama Kürdistan’daki tecavüzcüler, katil ve hırsızlar gibi insanlık suçundan sonra koyunlarından bayrak çıkarıp duvarlara, ağaçlara asmıyorlardı.

Türk bayrağının aşkını birden bire keşfeden Şorolo da, görmemişin bayrağı olmuş misali, “bayrağım, ah kan bulaşmış bayrağım" naralarıyla ırkçı kalabalıkları peşinden koşturuyordu.

Şorolo’nun “kanlı bayrağım" haykırışlarıyla cinayet işleme havasına giren ırkçı kalabalıklar, Kürtlere mezar kazmaya çıkıyor, Kürtçe müzik dinledi ya da Kürtçe konuştu diye gırtlak kapıyorlardı.

Katiller, en son önceki gece Tavşanlı’da, topluca sürek avındaydı. Sokakta üç kişiyi bir arada görünce, tepelerinde gaz bombaları patlatan polis, Tavşanlı’da can almaya çıkmış katil adaylarına, dağılmaları için yalvarıyordu.

Irak’ın Saddam Hüseyin’i de Al Kapon Mafyozları soyundandı.

Ancak, her şeye rağmen o, düşmanlığında onuru yerde sürünen bir çürümüş, halkını soyma hırsızlığı ayağa düşmüş biri değildi.

Düşman bildiği İran’a mertçe saldırıyor, Basra bataklıklarına sabotör sızdırma çeteciliği yerine üstüne atlıyor, Kuveyt’i işgal ediyordu.

İçeride Kürt düşman, ancak yer yüzündeki bütün Kürtlerin tepeleme adına Zebani ruhlu bir deli, ırkçı manyak değildi. “Arjantin’de de bir Kürt başını kaldırsa, baskına çıkarım" demiyor, sağa, sola bakıp nerede Kürt varsa saldırıya kalkışmıyor, Suriye’dekilerin soyunu kurutmak için haydut çeteleri kiralayıp sızdırmıyordu.  

 Fakat, Al Kapon’u birebir örnek alıp milliyetçiliğini taklit edenler, çeteci raconu gülünç kılıyorlardı.

Bu satırları yazarken, medya kanalları, Türklerin sabotaj için, Sultan Murat Tugayları ya da Türkmen kılığında Rojava’ya hızdırmaya devam ettiğini haber veriyordu.

Dünya medyası bunları, mutluluk hırsızı barbarlar olarak niteliyordu. Kürtlerin yüzü gülünce, onuru incinen katiller olarak…