
Kendi varoluşunu bir tanıma kavuşturabilme, bu tanımı klişeleştirmeme mücadelesi verebilme, sonsuzlaştırabilme, paylaşabilme ve zamanın içine yerleşmiş olan varlığını eylemleriyle yüceltebilme, insan olmanın, özgürlüğün sonsuzluğu içindeki bir insan olmanın, doğasında vardır. Kendini ifade etme, bunun arayışına yönelme, doğru ifade tarzını bulmaya çalışma, yapılan ve yapılmak istenilenden öte, ne olunduğunu dile getirmeye bir yol çizme girişimi, bütünlüklü olarak anlam arayışının temeline yerleşen edimlerdir. Kendini arayan, ne olduğunu anlamaya çalışan, kendindeki özü kavrama istemiyle nefes alıp veren ve her anını bu varoluşa bir tanım getirmeye, bu tanımı yüceltmeye sarfeden insan, anlam arayışının doruğundadır.
İnsanlık tarihinde anlam arayışlarının kutsallığı kadar, bu arayışta kendi gerçeğine en yakın olan cevabı bulan, kendi varlığını evrenin varlığı içinde en derin ifadeye kavuşturan insanlar tüm zamanlarda yüceleşen, kutsallaşan insanlar olmuşlardır. Anladığı an’da oluşmak, bilinç edindikçe var olmak deyişleri bu durumu açıklamaktadır. Anlamak, salt akıp gitmek değil, akışın ruhunu hissedebilmek, içinde kendi konumunu belirleyebilmek, zaman ve mekanın kesişmesi olan kişiliğini, o kesişmenin anlamıyla bütünleştirebilmekse kutsallaştıran anlam oluşur. Bu anlamak, bugüne kadar başarılmış olanların hükmünün dışında, başarılmamış da olsa hakikati aramak için şarttır.
Kürt kadınları olarak bu gerçeği derinden yaşadığımızdan, tarihteki direnişlerden ve yenilgilerden, hakikate götüren başarılar çıkarma inancı ve iddiası, bizleri anlamın derinliğine, özgürlüğün sonsuzluğuna taşımaktadır. Bu yöneliş, özgürlük ve anlamlı yaşama istemimizin ve bu istemlerimiz için göze aldıklarımızın bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Maddeyi aşmak, maddeden taşmaktır
Özgür bir ifadeyi gerçekleştiremeyenler, bunlar bir halk, inanç ya da meslek grubu ya da herhangi bir kesim olsun, özgürlükten söz edemezler. Çünkü yaşanan bir anlam damlası varsa muhakkak ifadesini de bulacaktır. İnsan fikrinde oluşanlar, zikrinde de kendini gösterdiği gibi bunu eyleme taşımak insan özgürlüğünün bir imtihanı mahiyetindedir. Öz biçim çelişkisi de denilen tanımlamayı ikilemlere mahkûm etmeden anlamak, insan varoluşunun uyumunu bizlere işaret etmektedir.
Kürt halkının kendini ifade etmeye başladığı zamanlardan itibaren özgürlükten ve kendisi olmaktan söz etmesi buna tarihi bir örnektir. Evrendeki, doğadaki tüm varlıkların oluşlarına bir anlam vermek, her oluşta bir anlam bulunduğunu ve bunun insana uzak ya da ters olmadığını bilmek, bir anlamda diğer varlıkları insan varlığına yönelik bir saldırı olarak görmemek, bunun yanında da insanda dile gelen ve evren yaşamının yüceltilmesi olan evrensel mükemmeliyetin farkında olmak, kim olduğuna dair arayışlarına bir cevap niteliğindedir.
Yaşamın sırrı belki de, bir gülün söyleyemediklerini dile getirebildiğimiz, rüzgarın şarkısını besteleyebildiğimiz, güneşin rengini anlatabildiğimiz, sonbahar yaprağının sararışına hüzünler yüklediğimiz, uçurumların anımsattıklarını sansürsüz haykırabildiğimiz ya da insan olarak yapabileceğimiz birçok şey gibi, evrene ileri bir ifade olabildiğimiz ve evrenin yüreğini seslendirebildiğimiz için, kendi benliklerimizdedir. Bunların hepsi, insanın metafizik bir varlık olmasıyla ilgili hususlardır. İnsanın kendi madde oluşundan taşması, metafizik düzeye gelmesi, aynı zamanda bugünkü insan tanımına bizleri ulaştıran düzey olmaktadır. Maddeyi aşmak, bir anlamda maddeden taşmaktır. Simgesel dilin, ahlak ve politika anlayışının oluşmasının, korkunç acılara katlanabilmenin düş-düşünce gücünün ortaya çıkmasının ve daha birçok şeyin metafizikle bağlantısını düşündüğümüzde bu durum daha anlaşılır olmaktadır. Var olan anlamın insan sayesinde ifadeye kavuşması, bu yolla yücelmesi ya da kendisine duvar olan sınırlarından kurtulması, insanın evrensel varoluştaki farkını ortaya koymaktadır. Ve tüm bu farklılıkların, yücelişlerin, kendi ifademizle ayrıcalık diyebileceğimiz özelliklerin ortaya çıkması, toplumsallıkla, toplumsal yaşamla mümkün olduğundan, toplum olarak var olmanın koşullarını ve toplum olarak anlamlı yaşamı sürdürmenin gerekliliklerini bilmek, bilmenin sınırlarını arttırmak ve yaşam tanımını hak ettiği konuma kavuşturma çabası içinde olmak, anlamlı yaşamanın bir zorunluluğu olmaktadır.
Zira toplumsal yaşamı oluşturmak, evrensel bir hamledir ve bugünkü varoluşumuzun da temelidir.
Kadını görünür kılmaya çalışıyoruz
Anlamlı yaşamak, kim olduğunu bilmekle başlayan, ne için ve nasıl yaşanması gerektiğine verilecek cevaplar bulmakla devam eden bir arayış, bir akıştır. Cevapların insan yaşamı için bir değer ifade etmesi şartı vardır. İşte bu akışta kim olduğumuz sorusuna cevap, büyük oranda tarihten, tarihi anlamaktan, geçmişte yaşananlara anlam vermekten geçmektedir.
İnsanın kendini arayışının temeli tarih araştırmalarıdır. Kendine anlam vermek ve kendini tanıyarak dünya insanlığı içinde bir yere yerleştirmek isteyen insanın ilk başvuracağı yol tarihtir. İnsanın büyüme isteğidir geçmişini bilme istemi. Kendi arayışında yanlış tarih yorumlarıyla, gerçeğin saptırılması yoluyla insanlara egemenlik aşısının yapıldığı bilinmeyen bir konu değildir. Her ne kadar insanlar kendini tarihte arıyor olsa da kadınlar olarak kendimizi yazılmış olan tarihlerde göremediğimizden, kendimizden ve yazılmamış olan direnişçi topluluklardan yola çıkarak tarihte yazılmayan kadını anlamlandırmaya, görünür kılmaya çalışıyoruz. Çünkü bizim dışımızda yazılanlar bizi yok sayıyor ve nesneleştirerek bu nesne olma durumunu kalıcılaştırmayı hedefliyor. Bizleri hakikatin uzağına düşürmeye ve bu hakikat uzaklığını bize hakikat diye benimsetmeye çalışıyor. Kadın tarihine ilişkin yorumlarla kadınların tarihsel özne olduklarını ispatlama hedefinde değiliz. Kadınların toplumun ve tarihin kurucu öğesi olduğunu bilmeyenlere ve bilip de gizleyenlere göstermek istemindeyiz. Yazılmayan tarihi anlamaya, yorumlamaya bir adım atmak, kadının köleleştirilmesiyle başlayan ve topluma indirgenen ötekileştirme, nesneleştirme, metalaştırma ve marjinalleştirme gibi her tür yok edici edimlere karşı bir özgürlük adımı atmaktır.
İnsan, tarihin öznesi olarak kabul edilir. Tarihi yazan-yapan, her şey hakkında kader belirleme lüksüne sahip olan, yaşamın gidişatında, olay ve olguların gelişiminde belirleyici olan temel etken sayılan insan olgusu, egemenlik sistemine göre bir bütün insanlığı anlatmaz. Burada kastedilen, seçilmiş türün, seçilmiş cinsinin seçilmiş kişileridir aslında. Tarihin hiyerarşik yorumuna göre tanrılar sesini hep erkeğe duyurur. Erkeği kendi sözcüsü yapar. Egemenlerin erkeğe verdiği bu icazet egemenliğin karakterinden kaynağını alır. Topluma dayatılan cinsiyetçi erkek sistemi, egemenlik aracı olarak erkeği seçer ve seçilmişler, ötekilerin üzerinde yaşamın nasıllığından öldürmeye kadar her tür hakka sahip olur. Seçilmiş olan özne kılınırken ötekiler tümden nesneleştirilir ve üzerlerinde iktidarın her tür baskı ve nüfuzunu uygulamaya açık bırakılır. Ve bundan itibaren tarih, egemenlerin elinde bir silah olup ezilenlere karşı kullanılagelir.
Hiçbir sistem ezeli de ebedi de değildir
Tarihin incelenmesinde önemli olan konulardan biri tarihi sürelere, toplumların oluşum, gelişim ve yaşayış biçimlerine göre dönemlere bakmasını bilmektir. Tarihi süreler toplumla ilişkisiyle anlam kazandığından, yaşanmış olan olayları kendi süresinden ve gerçekleştiği coğrafyadan kopararak, gerçeği parçalara ayırarak ve bu parçaların tarih gerçeği içindeki anlamını muğlaklaştırarak tarihi ele almak aslında gerçeğin gizlenmesinden başka bir şey değildir. Doğru anlam verilmezse ve o zaman diliminde yaşayanların ne yaşadıkları, nasıl yaşadıkları ve yaşadıklarını nasıl ele aldıkları bilinmezse, bu doğrular yanlışlanmış olur ve kanıt diye sunulan tarihsel belgeler de gerçek değerlerinin çok uzağına düşmüş olur.
Liberalizmin dayattığı tarihin sonu kavramı aslında gerçek tarih algılamasını engellemek ve kendini ebedîleştirmek için ortaya atılmış bir spekülasyondur. Çünkü tarih, zamanı dolmuş bir olaylar yığını değildir. Hiçbir sistem ezeli olmadığı gibi ebedi de değildir. „Tarih bilincini yaşamsal yorumlara kavuşturamayanlar günümüzün yorumunu da anlamlı yapamazlar“ diyen Kürt Halk Önderi, savunmalarında, buzulların erimeye başladığı dördüncü buzul dönemi sonunda başlayan ve doğal bir kıyamete kadar sürecek olan en uzun süreyi bir anlamda temel kültürel toplumun kendisi olarak belirlerken yapısal süre kavramını da ortaya koyar. Yapısal süre kavramı içinde temel toplumsal yapıların kuruluş ve yıkılış süreleri tanımlanırken bu süre kavramlaştırması, toplumsal gerçekliği anlamlandırmamızda bizlere yardımcı olmaktadır.
Kürt Halk Önderi bu sürenin konularını, devlet kuruluş ve yaşamları, devletle birlikte var olan hiyerarşi, sınıflar, mülk, toprak-vatan, devlet biçimleri olarak rahip devleti, hanedanlık devletleri, cumhuriyet ve ulus-devletler, din biçimleri ve toplumların üretim tarzları ve çöküş durumları şeklinde belirler. Son olarak da olay ve olguları konu edinen orta ve kısa süre kavramı ortaya konulmuştur ki bu süre tanımı tüm kültürel yapısal ve dönüşüm olaylarını inceler. Sosyal, siyasal, ekonomik tüm olaylar, kuruluşlar yanında bireyin toplumsal faaliyetleri bu sürenin alanına girer. Kısa süre incelemeleri bir dönemin ayrıntılarını verirken, salt kısa süre yöntemiyle olay ve olguları incelemek, bütünlüklü bakış açısının oluşmasını engeller. Ayrıntıda derinleşme, bütün resmi görmeyi engelliyorsa ayrıntının doğru algılanışı da mümkün değildir.
Hiçbir olay ya da olgu bir diğerinin tekrarı değildir
Tarihin düz çizgisel algılanışı insanlığa kapitalizmden sonra sosyalizmin geleceğini vaadettiğinden ezilen, sömürülen ve tarihin direniş odaklarını oluşturan toplum kesimlerine büyük umutlar vermiştir. Reel sosyalizm girişimi bu umudu güçlendirirken bu sistemin Sovyet sahası somutunda yıkılması bütün umutları kırmıştır. Tarihin düz çizgisel bir akışa sahip olduğu algısının yanlış bir algı olabileceğinin ciddi bir sorgulanış sürecidir bu süreç. Kaldı ki bu algılama biçimi, verilen mücadelelerin kapitalizmin bunalımlarını çözdürme anlamında kapitalist sistem çıkarları için hizmet rolü oynamaktan kendini alamamıştır.
Tarihin tekerrürden ibaret olduğu belirlemesi en gelişmiş evren parçası olan insana hakaret gibi dile gelir. İnsanların, halkların ve toplumların yaşantılarında benzer olay ve olguların görülmesi, bir anlamda insanın algılama formundan kaynağını alır. İnsanlığın aklı her ne kadar esnek ve sonsuz gelişimleri potansiyel olarak barındırsa da bir insanın ya da bir çağ insanının aklı görecelidir. Çağın bilgi sınırlarını aşacak düzeye ulaşmak imkansız olmasa da kolay ve yaygın değildir. Bu anlamda tarihin olaylar zinciri olduğu, birbirine benzer olayların tezahür ettiği, her ortaya çıkanın bir öncekilerin tekrarı olduğu görüşleri dile gelir. Özünde hiçbir olay ya da olgu bir diğerinin tekrarı ya da aynısı değildir, olamaz. Kendi egemenliklerini tekrar tekrar uygulamak isteyen sistemler dahi bunu gerçekleştiremediklerinden içinden geçtikleri darboğazdan kurtulmak için tekrarlardan özellikle kaçınmak zorunda kalmışlardır. Kapitalist sistem tekrara düşmenin kendi ölümü olduğunu bildiğinden, değişim adına tüm toplumsal gelişmeleri ve özgürlükçü çıkışları kendinde eritecek bir ideolojik formasyon oluşturmuştur. Bugün yaşanan toplumsal sorunların temelinde tarihsizlik, toplumsal belleğin doğru ele alınmaması ya da yanlış tarih algılamaları vardır. Bu sorunların giderilmesi akıl ve yürek gözümüzü kapitalist modernitenin kör ediciliğinden arındırarak tarihe yeniden bu gözle bakabilmemizle mümkündür.
DILZAR DÎLOK